5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü'nü 53 yıldır kutluyoruz. Gelin bu hafta Türkiye’de öğretmen yetiştirmenin mutlu günlerini analım, yaşadığımız sıkıntılara göz atalım. 

Eğitim Enstitüleri ile Yüksek Öğretmen Okulları 1950’den itibaren Türkiye’de öğretmen yetiştirme sisteminin bel kemiği oldular. Köy Enstitüleri ile öğretmen okulları deneyimi üzerinde yükselen İlköğretmen okulları ise, çoğu kırsal kesimden gelen dar gelirli aile çocukları, 1954’den itibaren bu sisteme hazırlayan, taşıyan, öğretmen yetiştirme sistemine ruhunu veren belirleyici kaynaklar oldular.

Türkiye’de öğretmen yetiştirme sistemi bu okullaşmaların bir biri ile eklemlenmesi ile ortaya çıktı, sistem bütünlüğüne ulaştı. 1954-1970 arasında ise altın dönemini yaşadı, kaliteli öğretmenler asıl bu dönemde yetişti.

Bu sistemin başlıca özellikleri şöyleydi:

- Bu okullarda öğrencilerin kabaca yüzde 75’i yatılı, yüzde 25’i gündüzlü okudular.

- Okullar, öğrencilerini kendileri seçtiler. Seçimde öğretmen yeterlilikleri dışında başka bir ölçüt kullanılmadı.

- Öğrencilerin başarılı olması, hem kuramsal hem uygulama düzeyinde ciddi bir çabayı gerektiriyordu.

- Mezun olanın öğretmen olup olamayacağına, öğretmen olarak atanacaksa hangi okullaşmalara atanacağına, kimin yüksek öğretmen okulunda okuyacağına, öğretmenleri karar veriyordu.

- Öğrenciler okul yaşamına ve okulun işleyişine, örgütleri aracılığı ile aktif biçimde katılıyorlardı.

- Bu okullarda, o dönem koşullarına özgü, demokratik bir süreç işliyordu.

Bu sistem içinde yetişen öğretmenler toplum içinde öğretmenliğin itibarı, saygınlığı bu öğretmenlerin elinde arttı. 1970 - 1980 arası çatışmalı süreçte bu sistem dağıtıldı.

Milli Eğitim Temel Kanunu'yla (1974) her seviyede öğretmeni yüksek öğretim yoluyla yetiştirme ilkesi gelince önce ilk öğretmen okulları 1974’de liseye dönüştürüldüler. Ardından kaynağı kuruyan Yüksek Öğretmen Okullarının önce hazırlık sınıfları (1974), sonra kendileri (1978) kapatıldı, 1979’da da Eğitim Enstitüleri.

Bütün bu müdahalelerde gerekçe hep aynıydı: "Siyasete bulaştılar, terör eylemlerine karıştılar". İlginçtir, bu oldubittilerin altında hep CHP imzası var. Koşulları ise sağ iktidarlar, MC hükümetleri hazırladı.

Öğretmen yetiştirmede aşamalılık, bütünlük ortadan kalktı. Öğretmenler, bütün kademelerde, eğitim fakültelerinde yetiştirilir oldu. MEB ise öğretmeni istihdam eden taraftı. Yani davul birinin boynunda, tokmak diğerinin elinde kaldı. 2000’den sonra ise eğitim fakülteleri öğretmen yetiştirme rolünü, önce fen ve edebiyat fakülteleriyle, sonra ilahiyat fakülteleri ve Milli Eğitim Vakfı gibi kurumlarla paylaşmaya başladı. MEB, bugün öğretmeni kendi yetiştirmeyi dillendiriyor.

Eğitim fakültelerinde eğitici kadrolar, öğretmen yetiştirme rolü ile alanlarında kariyer yapma hedeflerini, birbirini destekleyecek biçimde yazık ki kullanılamadılar. Bu ikilik, eğitim fakülteleri ile fen fakülteleri arasında süre giden bir tartışmaya, rekabete de yol açtı. Fen fakültelerinde öğretim üyeleri, asıl alan uzmanının kendileri olduğunu, eğitim fakültelerinde alan derslerine girme önceliğinin de kendilerinde olması gerektiğini savundular.

Aslında enerjilerini öğretmen yetiştirmenin, neden ille de "fakülte" bünyesinde örgütlenmek zorunda olduğunu tartışmaya harcasalardı, sonuçları bakımından bugün belki daha iyi olacaktı.

Bu süreçte asıl eğitimci kadrolar, asistanlık sistemi içinde yetişti. Fakat asistanlık sisteminin her eğitim fakültesinde, hatta aynı fakültenin farklı bölümlerinde, aynı standartlarda işlediğini söylemek çok zor. Dışarıdan öğretmen atamalarının ise her zaman liyakate dayalı işletildiğini söylemek de zor. Öğretmen yetiştirme sisteminde, MEB bünyesinde deneyim kazanmış öğretmenler artık kendilerine yer bulamıyorlar. Asıl olan, bütün alanlarda (branşlarda) öğretmenlerinin aynı zamanda iyi birer eğitimci olarak yetiştirilebilmeleri olmalı. Fakat bu becerilemedi.

Öğretmen atamalarında siyasi tercihlerin, kayırmaların, adrese teslim ilanların, belirleyici olduğu bir süreç yaşıyoruz. Dekanların, bölüm başkanlarının görüşü bile alınmadan ana bilim dallarına, o dalla ilgisi olmayan branşlarda atamalar yapılıyor. Öğretmen yetiştirmenin bir standardı, ölçülebilirliği, denetlenebilirliği kalmadı.

Ders dağılımları, liyakate, alan uzmanlığına göre değil öğretim üyesi hiyerarşisi içinde belirlenen öncelik hakkına dayalı işliyor. Programlarda kültür, meslek, alan derslerinin ağırlıkları, zorunlu ya da isteğe bağlı dersler sürekli değişiyor.

Öğretmenlik uygulamalarının batı ülkelerinde genel program içindeki ağırlığı kabaca üçte bir oranında ve teorik eğitimle iç içe yürüyor, birbirinden ayrıştırılmamış yani. Biz de ise öğretmenlik uygulaması altı yarıyıllık eğitimin son dönemine sıkışmış durumda. Her dönem görev alan rehber öğretim üyeleri ise sürekli değişiyor.

En vahimi de bugün eğitim fakültelerinde okul öncesi ile sınıf öğretmeni, lisede görev alacak matematik öğretmeniyle ortaokulda görev alacak müzik öğretmeni aynı sınıfta, aynı programlarla yetiştiriliyor. Bu çağda, bütün öğretmenleri aynı sınıfta aynı programla yetiştirmek nasıl bir mantık, anlamak mümkün değil.

Oysa öğrenci başarı düzeyleri bağıl değerlendirme ile belirleniyor. O bağıl değerlendirme ki, aynı dersi alan branş öğretmenlerinin başarılarını kendi alanı içinde belirleme ilkesine dayanıyor. Bu tutarsızlığı açıklayacak bir felsefe yok.

Bunun üzerine bir de sınıfların ortalama 60-70 öğrenci civarında olmasını, pandemi koşullarında bunun uzaktan eğitimde 100 öğrenciye kadar çıkmasını ekleyin. Sonra da gelin bu dönemde iyi öğretmen yetiştirildiğini iddia edin, buna toplumu ikna edin.

Türkiye öğretmen yetiştirme sisteminde bugün yaşanan karmaşa bu. Peki, sizce sistemi yönetenler bu durumdan rahatsızlar mı?

  • Abone ol