Türkiye'de demokrat ortalama, uzlaşma kültürü o kadar geri ki, 27 Şubat 2019'da yıllardır eften püften nedenlerle biraraya gelemeyen örgütler ortak bir açıklama yaptı diye katılan katılmayan, duyanlar bir hak sevinci yaşadı.

Vay vay, ne gün be, tam 9 insan hakları örgütü, Civil Rights Defenders, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, Hak İnisiyatifi Derneği, İnsan Hakları Derneği,

İnsan Hakları Gündemi Derneği, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF),Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Yurttaşlık Derneği ve Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi, ortak bir açıklama yaptı.

Ortak açıklamada olmayan ama altına imza atan hak örgütleri de vardı.

Açıklamanın teması, "hak savunucuları ağır baskı altında; ağzını açan her muhalif gözaltı, tutuklama, işten atılma ve cezaevi gibi yaptırımlara maruz kalıyor, böylelikle hükümet sivil toplumu yok ediyor,

oysa devletin görevi, hak ve özgürlükleri kulanmayı güvence altına almaktır". 

Açıklamada, "Osman Kavala, 14 sivil toplumcu, Büyükada tutukluları, Özgür Gündem dayanışmacıları ve barış akademisyenleri" örneklenerek "sivil toplumu yok etmeye dönük

bu baskılara karşı duruyoruz" dendi.

Açıklama, kişilere aktör, siyasi tazyiklerin kanuni müeyyidelerine hukuki taciz gibi siyasal literatüre pek denk düşmeyen sıfatlarla da olsa, demokrasi güçlerinden memnuniyet aldı.

Çünkü açıklama, özlemle beklenen ve gecikmeden dönülen yerdi.

Bundan sonra bu ortaklığın karşılığını bulması, üstlenilmesi, omuzlanması, devam etmesi şart.

Toplantıdaki  "güvercin"inki kadar olmasa da  tedirginliğin giderilmesi gerekiyor.

Ekmek, su, nefes almak gibi yaşamın temel gerekleri nasıl doğallıkla yerine getiriliyorsa temel hak ve özgürlükleri savunurken de aynı olağan doğallıkla, otokontrolsüz olmak gerekiyor.

O barışcı doğallık, gözaltı mı, cezaevi mi getirir, ne getirirse getirir, sonucu iddianın kanıtı, kanıtı da kanıtlayanın/icraatın suç işlediğini düşünmesi gerekiyor.

Demokrasi mücadelesinin "gölge etme başka ihsan istemez!" deme ucuz kabadayılığına kimsenin hakkı yok ama onu atla, buna dokunma, şurada kulağın üstüne yat gibi tereddütlü yaklaşımlar,

doğrudan mücadele edenleri en azından pisikolojik olarak olumsuz etkiliyor.

Ya hak savunucusu diye yola çıkmamalı ya da hakkı savunmanın hakkını vermeli!

Öyleyse, ortak açıklama metnine katkı yapan hak savunucuları neden tecritten hiç bahsetmedi, irdelemeden geçmemek gerekiyor.

Tecrit bir insanlık suçu; tecrittekinin kimliğine göre tanım değişmiyor.

Verilere göre 67 cezaevinde 331 hapis açlık grevinde, HDP milletvekili Leyla Güven 113. günde ve bütün cezaevleri greve katılma kararı almışken bundan tek söz edilmemesi hak örgütlerine yakışmıyor.

Bu tutum, niyetten azade devlet baskısı ve yasağından etkilenen/çekinen sivil örgüt kokusu yayıyor.

Bir insan tecrit kalksın diyor, ölümün kıyısında; yöntemi kendine, ama savunucunun kararlı bir duruşla tecrite karşı  olması  gerekiyor.

Tüm barış ve demokrasi güçlerinin hak ve özgürlükler mücadelesini dondurucudan çıkarılmış ihlallermiş gibi değil, cürm-i meşhut yapması, demokrasi yolunun açılmasına vesile etmesi gerekiyor.

  • Abone ol