Çin’in küresel açılımı kendi iç çelişkilerini taşıyor. Ulaştığı ihracat temelli üretim seviyesini muhafaza etmek için iç tüketimi baskılamak ve mâliyetleri düşük tutmak zorunda. İç tüketimi baskılamak ve kontrollü bir artışı başarması hâlen bir dereceye kadar mümkün. Ama özellikle mâliyetlerin düşük tutulması kaliteli ve rekâbet gücü yüksek yeni bir açılımı başarmasının önündeki en büyük engel. Kalite, mâliyetleri arttıran bir tesir doğuruyor. Diğer taraftan devâsa üretim hacminin yüksek enerji talebini doğurması Çin’i başka coğrafyalardaki enerji kaynaklarına bağımlı hâle getiriyor. Asya, Afrika ve Avrupa’yı eklemlemeye mâtuf yeni açılımı bu sebeple çok hayâtî bir mâhiyet taşıyor.

ABD, Çin’in üç kıt’a açılımlı siyâsetlerini en az iki düzeyde karşılıyor. İlk olarak Ortadoğu ve daha genel manâda Doğu Akdeniz’de enerji bölgelerini istikrarsızlaştırıp güçten düşürerek kontrolü altına almaya mâtuf siyâsetlerl geliştirdi. Diğer taraftan, Pasifik’de Çin’i her manâda abluka altına alıyor. İkinci olarak Avrupa’yı çökertmek yolunu seçti. Bunda da başarılı oldu. Britanya’nın AB’den çıkması ABD’nin de işine geldi. Özellikle Macron ile berâber Fransa ve Almanya arasındaki bağ da alabildiğine zayıflatıldı. Özellike Obama döneminde, Ukrayna ve Gürcistan sorunları temelinde, kökleri Brandt doktrinine kadar uzayan, AB’nin Rusya ile geliştirmiş olduğu ilişkiler de donduruldu.

Bu boşlukta Fransa ve Britanya, kendi ulusal çıkarlarının peşine düştü. Fransa, Afrika ve özellikle de Mağrip coğrafyasını elde tutabilmek için bağımsız kararlar almaya başladı. (Libya meselesi bunun tipik misâlidir). Britanya’nın hesaplarının ise, temelde Çin ile yakınlaşmaya ve kriz yaşayan ABD hegemonyasının boşluklarını değerlendirmek sûretiyle, yeni küresel paylaşımda avantajlı konuma geçmeye çalışmak olduğu anlaşılıyor. Bu duruma ABD tabiî ki seyirci kalmıyor. Bir taraftan NATO üzerinden, diğer taraftan da ticâret savaşlarıyla Avrupa’yı sıkıştırıyor. Terörün haritası dikkâte alındığında özellikle Britanya ve Fransa’yı hedefe koyan saldırılar, nihâî tahlilde ABD’nin Avrupa’yı istikrarsızlaştırma siyâsetlerinin güdümündeki olaylar olarak anlaşılmalıdır.

Bütün bu gelişmelerde, açığa çıkan Rusya oldu. Rusya bir taraftan Pentegon’un, diğer taraftan da Avrupa devletlerinin baskılarını karşılamak zorunda kaldı. Baskılara Ukrayna’nın bir parçasını ve Kırım’ı işgâl ederek cevap verdi. Diğer taraftan da, ABD’nin siyâset üretmekte zorlandığı bir aşamada yaşanan bir boşluğu değerlendirerek Suriye’ye müdahil oldu. İran ve Türkiye ile yeni ilişkiler kurarak bölgede güçlü bir konuma gelmek istedi. Yükselen umudu ise, Trump ile anlaşmaktı.

Gelişmeler Rusya’nın umduklarını bulmakta zorlandığını gösteriyor. Putin’in son seçim zaferinin keyfini yeteri kadar süremediğini zannediyorum. ABD’de anti-Rusya siyâset güç kazanmaya başladı. Trump’ın İsrâil’in çıkarlarını önceleyen ittifakın (İsrâil, Mısır, Suudi Arabistan ve BAE) mantığı; bölgede İran ve ABD ile sorunlu Türkiye ile iş yapan Rusya’yı zor durumda bırakıyor. Son casus suikastında olduğu üzere, bir anda kendi aralarında çatışsalar da, ABD, Almanya, Fransa ve Britanya’yı karşısında buldu.

Son günlerin en düşündürücü gelişmesi, kanâatimce bu. İlki değerlendirmeler, en başta ABD ve Britanya arasında kapsamlı bir anlaşmanın gerçekleştiği doğrultusunda. Bu değerlendirmenin aşırı bir yorumun konusu olmaması gerektiğini düşünüyorum. Britanya ABD ile yeni bir anlaşma yapabilmek için kesin olarak Rusya’nın devre dışı bırakılmasını istiyor. Bu, ABD’nin yükselen anti-Rusya siyâsetleriyle örtüşüyor. Lâkin Britanya’nın Ortadoğu’da istediği yeni ittifak dizilimi, Rusya’yı dışlamasının yanı sıra ABD-Britanya ve Türkiye odağında olmasından yana. May’in ardışık olarak ABD ve Türkiye ziyâretleri bunun göstergesi. Britanya bir hayli zamandır sıcak bir Türkiye siyâseti izliyor. Bu teklifin ABD’nin mevcût siyâsetleriyle örtüşmediği ortada.

Her şeye rağmen, Avrupa ve ABD’nin, farklı sâiklerden de temellense, ortak paydası olarak şekillenen anti-Rusya siyâsetlerinin derinleşmesinin bâzı tesirlerinin olacağı âşikâr. Bunun tesirlerin bölgede Rusya-Türkiye ve İran arasındaki dayanışmayı tehdit ettiği apaçık görülüyor. Doğrusu, yakın zamanda Ukrayna veyâ Kafkasların ısınmasına şaşırmamalıyız. Bir başka mesele de İran ile âlâkalı görünüyor. Nükleer anlaşmaya imza koyan ve desteklerini sürdüren Britanya, Fransa ve Almanya’nın İran’ın dışlanmasına soğuk baktıkları ortada. Diğer taraftan gerek Fransa gerek Britanya ABD’nin katıksız İsrâil yanlısı siyâsetler izlemesini desteklemiyor.

Toparlayalım; manzarada Rusya’yı sıkıştıran; ama İran ve Türkiye ile yakın duran Britanya ile Rusya; ama daha ağırlıklı ve öncelikli olarak İran’ı sıkıştıran ve Türkiye ile geçimsiz bir ABD var. Buradan yeni bir ittifak diziliminin türeyeceğini ve Türkiye-Rusya ve İran arasındaki ortak strateji geliştiren zeminleri ortadan kaldıracağını iddia etmek biraz da sindirilmemiş, aceleci bir değerlendirmenin ürünü olsa gerekir. Yalta sonrası ve onun yerini alabilecek bir dünya paylaşım ve işbölümünün daha bir hayli uzağındayız.

  • Abone ol