Göç olgusu, köklü anlam değişiklikleri geçiriyor son beş asırdır...

Göçebe toplumlardan yerleşik toplumlara, oradan “sanal göçebelik hayatı” yaşayan insanlara geçiş süreci çok travmatik oldu...

Önceden toplumlar yer değiştiriyordu: Mekânda gerçekleşen bir yolculuk eylemiydi göç olgusu.

Bugün göç olgusu, artık zihinsel olarak gerçekleşiyor; mekân duygusunu, aidiyet bilincini buharlaştıracak niteliksel bir dönüşüm gerçekleşiyor...

Ancak göç olgusunun kendisinde yaşanan bu niteliksel değişim, niceliğin, araçların hükümran olduğu, anlamın anlamsızlaştığı, değerin değersizleştiği, hayatın çölleştiği hakikat fikrinin yitirildiği, güçlünün haklı olarak görülebildiği darwinyen orman kanunlarının hükmünü icra ettiği kaotik bir felâketin eşiğine fırlatıyor bütün insanlığı...

KÜRESELLEŞME SÜRECİ: ÖLÇEK BÜYÜMESİ AMA UFUK DARALMASI

Küreselleşme süreci, bütün dünyada hissediliyor artık...

Küreselleşme süreci, ölçek büyümesi ama ufuk daralması, demek: Evet bir ölçek büyümesi var: Ekonomik, kültürel ve zihnî sınırlar ortadan kalktı: Paul Virilio’nun yerinde tanımlamasıyla “coğrafyanın sonu”nu yaşıyoruz.

Sadece coğrafyanın sonunu değil, mekân duygusunun, geçmiş ve gelecek zaman duygusunun iptal edilmesi, zamanın tek bir zamana, genişletilmiş bir geniş zamana hapsedilmesi, zamanın sadece buradan ve şimdi’den ibaret hâle gelmesiyle birlikte tarih duygusunun, dolayısıyla zaman fikrinin de problemli hâle geldiği ontolojik bir ufuk daralması olgusuyla karşı karşıyayız.

Ölçek büyüyor ama insanın ufku da, dünyası da daralıyor: İnsan, sadece hızın, hazzın ve ayartanın peşinde koşturan insanaltı bir varlığa dönüşüyor, nefs-i emmaresi’nin, kötülüğü emreden nefsinin arzularının kölesi hâline geliyor...

Ölçek büyürken yani ekonomik, kültürel ve entelektüel sınırlar ortadan kalkarken, insanın insanaltı bir varlığa dönüşecek kadar ufkunu ve ruhunu yitirmesi, dünyanın orman kanunlarının hükümfermâ olduğu yeni-barbarlık biçimlerinin arenasına dönüşmesini kolaylaştırıyor...

FELÂKETİN KÖKENİ: MODERNİTE PROJESİ

Bir açıdan bakıldığında ontolojik bir felâkete dönüşen küreselleşme süreci, modernite sürecinin nihâî aşaması ve mantıkî sonucu.

Modernite projesi, insanın tanrılaştırılması çabasıdır: Heidegger, bu gerçeği, “insanın her şeyin ölçüsü ve ölçütü katına yükseltilmesi” olarak tanımlar.

Tanrı fikrini yitiren modern insan, elbette ki, tanrılaşma açmazına soyunacaktı. Modern insanın tanrılaşma açmazına soyunmasını, modernliğin kurucu düşünürü Descartes, “tabiatın efendileri ve hâkimleri olacağız” diyerek hem izah etmiş hem de meşrûlaştırma yoluna gitmişti.

Modern insanın tabiatın efendileri ve hâkimleri olma çabasına soyunması, insanlığa çok pahalıya patladı: Neredeyse bütün kıtalar ve denizler sömürgeleştirildi: Toplumlar, yerlerinden edildi, kitleler hâlinde katledildi: Avrupa’nın nüfusunun 31 milyon olduğu 16. yüzyılın başlarında sadece Latin Amerika kıtasında 20 milyon insan katledildi; Latin Amerika’daki derinlikli medeniyetlerin kökü kazındı, tarihe gömüldü.

20. yüzyıla gelindiğinde, yerinden edilmeyen, kültürleri tarumâr edilmeyen toplum kalmadı dünya coğrafyasında!

19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarına denk gelen yarım asırlık zaman dilimi içinde, Balkanlar’daki halklar hallaç pamuğu gibi savruldu, 300 milyon müslüman katledildi; Balkan Müslümanlarının geri kalan kısmı Anadolu coğrafyasına sürgün edildi.

Benzer bir barbarlık biçimi, Kafkaslar’da da, Orta Asya’da da, Hindistan’da da, Afrika kıtasında da yaşandı.

Bütün bu barbarlıklar, katliamlar ve sürgünler, “uygarlaştırma misyonu” ile yapıldı, meşrûlaştırılmaya çalışıldı.

YÜZYIL ÖNCESİNE DÖNEN DÜNYA

20. yüzyılın son çeyreği ile 21. yüzyılın ilk çeyreği, yüzyıl öncesini andırıyor.

Bu kez, Bosna’da katliam yapıldı, Batılı BM askerlerinin gözetiminde.

Irak’ta 1,5 milyon insan katledildi, Irak içinde kitlesel göçler, Irak dışına göçler ve sürgünler yaşandı... Bütün bunlar da, “Irak’a demokrasi getireceğiz” denilerek yapıldı.

Son olarak Suriye’de yaşanan katliamlar, Suriye nüfusunun yarıya yakınının iç savaştan ve katliamlardan kurtulmak için ülkeyi terketmek zorunda kalması, göç kavramının ve olgusunun nasıl barbarca bir niteliğe büründüğünü göstermeye yetiyor olsa gerek.

Örnekleri uzatmaya gerek yok.

Dünya, bir yandan katliamdan kurtulmak için göçe zorlanan onlarca toplumun sürüklendiği felâkete tanıklık ederken, öte yandan da, göç kavramı ve olgusunda yaşanan bambaşka bir olguya, göçün ontolojik olarak geçirdiği köklü dönüşüme tanıklık ediyor...

DÜNYA İSLÂM’A BU KADAR GEBE OLMAMIŞTI

Göçebe toplum kavramı, tarihe karıştı artık: Mekân duygusunu, aidiyet şuurunu yitiren sanal bir dünyada göçebe olarak yaşayan daha doğrusu sanal dünyanın labirentlerinde oraya buraya yuvarlanan kimliksiz yığınlardan oluşan, ruhu çalınmış bir “dünyasız insan” ve “insansız dünya”nın tam ortasındayız.

İnsana yerini, konumunu, kimliğini, ruhunu, emaneti üstlendiği şuuruyla yaşayan, insanlığın yükünü omuzlarında taşıma şuurunu koruyan tek insan tipi Müslüman İnsan’ın önü alabildiğine açılıyor aslında.

Tam da İslâm’ın hayata değen hakikatinin insanlığa yeniden hayat sunacak ilkelerine bütün insanlığın ekmek kadar su kadar ihtiyaç hissettiği bir ontolojik felâketin orta yerinde, nefes alıp verme savaşı, insan kalma, insanca bir hayat sürdürme mücadelesi veriyor bütün insanlık...

Dünya’nın İslâm’a bu kadar gebe kaldığı ender bir zaman diliminin tam ortasındayız.

Ama öte yandan da İslâm’a bu kadar saldırıldığı ve Müslümanların dünyanın İslâm’a ekmek kadar su kadar ihtiyaç hissettiği gerçeğini görebilmelerinin bu kadar zorlaştığı zaman dilimi yaşanmadı tarihte.

Dünyanın nereye gittiğini, nasıl bir ontolojik yok oluş felâketinin eşiğine sürüklendiğini kavrayabilirsek ve İslâm’ın bize yüklediği emaneti bihakkın taşıma şuuruna kavuşabilirsek, gelecek İslâm’a dünden daha fazla gebedir.

Küre ölçeğinde yaşanan bu hem sosyo-kültürel göç hem de ontolojik sanal göçebelik hâlini ancak o zaman insanlığın kendine gelebileceği, âdil bir dünyanın kurulması imkânına dönüştürebiliriz Allah’ın (cc) lûtfu ve keremiyle...

*

Not: Bu yazının tam metni, bu ayki Mostar dergisinde yayımlandı.

  • Abone ol