• 29.04.2011 00:00
  • (2422)

Çarşambadan beri bölgedeyim. Diyarbakır, Urfa, Mardin.

Çok değil, referandum öncesinde ülkenin içinde bulunduğu dönüşüm sürecine dair Kürt seçmende oluşan umudun ve heyecanın, yerini “boşvermişliğe” bıraktığı rahatça gözleniyor.

Bu durumda BDP ve PKK çevresinin yoğun politik faaliyetleri kadar AKP’nin yapamadıkları da etkili olmuşa benziyor.

BDP, sivil itaatsizlik eylemleriyle hedeflediği ivmeyi, seçim öncesi büyük oranda YSK kriziyle yakalamış durumda. YSK’nın bazı adayların başvurularını reddetmeye yeltenmesini, yine siyasal iktidarın bir icraatı olarak gördükleri KCK operasyonlarının bir devamı olarak seçmenine anlatan parti, reformlara karşın PKK’nin misyonunu zorunlu ve meşru kılan koşulların halen mevcut olduğu tezini ısrarla vurguluyor.

BDP’nin bu mesajı özellikle genç Kürt seçmenler üzerinde fazlasıyla etkili. Diyarbakır’da hangi köşe başında bir genç durdursanız, silahla elde ettiklerini düşündükleri bugünkü kazanımlarını korumak için AKP ile mücadelenin birinci görevleri olduğunu ifade ediyorlar.

Referandum sürecinde ülke ortalamasının üzerinde çıkan rekor sayıdaki “Evet” oylarına atıfta bulunan üst düzey bir AKP yöneticisinin tabiriyle “referandumun namusunu kurtaran” egemen Kürt siyasetinin dışındaki Kürtler arasında da siyasal iktidara ve reform sürecine ilişkin kaygılar artmış durumda.

Yeni anayasa bölgede de AKP’ye olan desteğin temel argümanı. Ancak partinin adaylarının nitelikleri de seçmenlerin refleksleri üzerinde bizlerin batıdan yorumladığı kadar etkisiz değil.


Diyarbakır’da BDP’nin güçlü adaylarıyla altı milletvekili çıkartacağına kesin gözüyle bakılıyor. AKP’nin işinin en zor olduğu il burası.


Urfa’da ise halk, bölgedeki feodal yapıyı kırmaya soyunduğunu ve bu hedefindeki tek istisna olarak gördüğü kentte aşiretlerden aday göstermediğini ifade eden AKP’nin bu söyleminin gerçekleri yansıtmadığı görüşünde. Zira listelerin ilk yedi sırasındaki adayların tümü yine aşiretlerden. Eskiye göre tek fark, Bucak ve İzol gibi büyük aşiretlerin yerine yeni aşiretlerden isimlerin aday gösterilmesi. “Ceket olayının” etkisi de hâlâ tam olarak geçmiş değil. AKP’nin sekiz, BDP’nin ise kentten iki vekil çıkartması bekleniyor.


Mardin’de ise eski İstanbul Valisi Muammer Güler’in birinci sıradan aday gösterilmesi, demokrat çevrelerde büyük rahatsızlık yaratmış. BDP de Güler’in mazisinin etinden sütünden sonuna kadar yararlanıyor elbette. AKP ve BDP’nin kentin vekil kontenjanını paylaşması bekleniyor.

AKP’nin Güneydoğu’daki serhat bölgesi için de benzerlikler taşıyan bu tabloyu doğru okuyup seçim öncesinde bölgede bir çılgınlık yapması şart gibi görünüyor. Üstelik öyle 10 milyar dolarlık maliyetli sürprizler de beklemiyor bölge halkı.

Başbakan’ın MHP ile girdiği milliyetçilik yarışında gaza basıp, 2005 yılında Diyarbakır’da yaptığı konuşmayı hatırlaması, bölgede silinmeye başlayan heyecanları dirilteceği gibi, gözleri “eskiyle” korkutulup hırçınlaştırılan genç Kürtleri de sakinleştirebilir.

Ayrıca bu perspektif batıda yükselen milliyetçiliğin bölgedeki yansımalarından pek de hoşnutsuz olmayan BDP’nin söylemini de daha demokratlaştırabilir.


Durun siz mağdursunuz

Diyarbakır-Urfa otobüsündeyim. Dışarıda alabildiğine ufuk. Ne insan görünüyor ne de herhangi bir canlı. Sağır dilsiz taşlar var sadece, arada da birkaç ev.

Otobüsün içi de sessiz. Şırnak’tan tezkerelerini almış dönen askerler var. Hiç biri birbiriyle konuşmuyor. Şakalaşmıyor. Oysa daha hepsi çocuk.

Tek satır laf almak mümkün değil ağızlarından. Evet, hayır...

Yanımda oturan Memed’e, “Bak,” diyorum “kentte özlersin ufku görmeyi, kaldır başını da bak.”

“Abi,” diyor “bir senedir hep tepelere baktım, hareket eden bir şey var mı diye. Uzağa bakmak istemiyorum.”

Bir an için onun yerine koyuyorum kendimi. Kuşkusuz 15 aylık paranoya talimin etkisini çok uzun süre atamayacak Memed üzerinden. Dünyaya, Türkiye’ye, kadınlara hatta çocuklara bakışını etkileyecek bu gergin günler. Ama memleketine döndüğünde hiç değilse, oyalanacak çılgın projeleri olacak.

Çarşamba akşamı TV 8’den Tayfun Talipoğlu’nun Diyarbakır’da yaptığı programda, konuşmasını dinleyenlerin gözyaşlarını tutmakta zorlandığı 76 yaşındaki Sakine Arat da hep önüne bakarak konuşuyordu.

Tam dört çocuğunu bu kirli savaşa kurban vermiş Sakine anne. “Pislik yememek için öldü” dediği oğlunu 1984 yılında Diyarbakır Cezaevi’ndeki ölüm orucunda, iki oğlunu da dağda kaybetmiş. Kızı ise ağabeylerinin acısına dayanamayıp intihar etmiş. “Cenazelerini bile alamadım çocuklarımın” diyor Sakine anne.

Program boyunca bir annenin acılarını anlatmasını bile kaldıramayıp “kınama” mesajları gönderen, tırnağı kırılsa diyet diye bağıracak kindarların aksine dört çocuğunu kaybetmiş Sakine annenin “Artık barış gelsin”den başka bir talebi yok. Öfkesi yok.

Bu kirli savaşın uzamından kaçıp kötü anıları zamanla unutmak gibi bir şansı da yok, programa Trabzon’dan mesaj yollayan pek bir milliyetçi askerimiz gibi. Belki bu yüzden programdan sonra şaşkınca söyleniyordu Sakine anne:

“Şimdi bana niye kızdılar ki?”


[email protected]