• 12.06.2012 00:00
  • (4116)

 Sorgularda, sokakta “tatlı tatlı” adam döven “ama iyi” polislerin başrol oynadığı dizilerden, filmlerden eskiden beri hazzetmem. Bu şablondan layıkıyla faydalanan Behzat Ç’ye de bayılmıyorum.

Politik bir nedeni yok. Eli kolu bağlı adamları, eşit olmayan koşullarda ezmenin aşağılık bir durum olduğunu düşünüyorum. Ve vakanın “karikatürize” edilemeyecek bir insanlık ayıbı olduğundan şüphem yok. Adalet anlayışımda, sol soslu olsa da, kısasa kısasın yeri yok.

Devletin sokaktaki eli polisten bu kadar dayak yemiş bir halkın “polis dizilerine” merakını Stockholm sendromuyla falan açıklamak ne kadar mümkün bilmiyorum.

Sanırım mevzu daha ziyade ahalinin adalet açlığıyla alakalı. Ama sözünü ettiğimiz hukuka uygun bir adalet değil. Sokağın fiili adaleti.

Senaristler ve mutlaka yapımcılar da bu durumun farkında olmalı. Sözkonusu dizilerde polisin “adaletine maruz kalan” zanlıların ne kadar da suçlu olduğuna ve bu durum karşısında mevzuatın elinin kolunun bağlılığına dair girizgâhların tekrar düşmek pahasına dramatik ezgiler eşliğinde uzatılması da bunun kanıtı.

Zira bu sayede izleyicinin az sonra şahit olacağı polis şiddetini garipsememesi bir yana adeta arzulamasını sağlamak hiç de zor olmuyor.

Ondan sonra gelsin sapla samanın pornografik ilişkisinin ardından yakılan sigaralar; bağımlı olmuş gani gani fanlar.


Behzat Ç.
 üzerine ayrıntılı bir okumayı mutlaka yaparız. Ama bence asıl üzerinde durmamız gereken nokta, dizinin bugüne değin seyircilerinde yarattığı katarsisin meşruiyetinde, son bölümünde doruğa tırmanan “alayına isyan”. Ve kuşkusuz bu son isyanın popüler alanda müesses nizama verdiği hayat öpücüğü.

Kot taşlama işçilerinin, travestilerin vs. sorunlarına duyarsız kalmayarak, RTÜK’ün saçma sapan uyarıları karşısında dizinin Sakarya Meydanın’da toplu izlenmesini sağlayan kahramanımız Behzat Ç. çok zor durumdadır.

Zira üstüne gittiği “yeni derin devletin” ayak oyunları had safhaya ulaşmıştır.

Öyle ki, bu “yeni” derin devletin “badem bıyıklı savcısı,” işi Behzat’ın savcı eşi Esra’nın makam odasını aratmaya kadar vardırır. Arama sırasında illa ki, savcının çekmesine bir sahte delil, flash disk de yerleştirilir elbette.

Ya, tıpkı makamı aranan Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner gibi.

Behzat Ç. bile ilk kez çaresiz kalır. Göğsüne vurup “seni bırakırım bu davayı bırakmam Behzat” diyen Esra’ya bir savcı olarak değil eşi olarak, yani yüreğinden, yani yüreğimizden haykırır:

“Artık senin hukukun yok bitti o! Onların hukuku var!”

“Senin hukukunun” yıllardır imtiyazsız Türkiyelilerin ensesinde boza pişiren ve Behzat’ın pratik çözümlerle yoluna koyduğu eski, bizim hukukumuz mudur? Yoksa “onların hukuku” Balyoz’u, Ergenekon’u yürüten, kozmik odaya giren, yeni, onların hukuk mudur, bilemiyoruz tabii ki?

Derin devleti Behzat’ın ve savcı eşinin üzerine salanın, “Başgan” lakaplı tipin kontrolündeki Susurlukçu- Ergenekonvari yapı olmasının doğurduğu çelişki de önemsiz bir senaryo ayrıntısıdır elbette.

Ama sonuca varmak için göstergelere ihtiyaç duyanları karmaşaya sürükleyecek bu noktalar, twitter’ın bir anda yıkılıvermesine engel değildir elbette. Tüm dizi karakterleri aynı anda TT oluverir twitter’da.

Çünkü bir tweet’in gayet güzel özetlediği üzere, “Sergilenen bir kurmaca değil, Balyoz ve Ergenekon soruşturmalarının bir belgeselidir”.

Ertesi gün de ilgili gazeteler ve “ulusal” kanallar Behzat Ç’nin finalini “Badem bıyıklıların operasyonu” olarak işlerler.

İtiraf etmeliyim ki, etkileyici bir finaldi. Twitter’da dendiği gibi Balyoz ve Ergenekon’a dair kamuoyu algısını değiştirmede, yönlendirmede “bin tane Erdoğan konuşmasına” bedeldi.

Zira ceberut hukukun körlüğünden mustarip pek çok kişi, memlekette esen “yeter la” havasıyla, son örneğini ÖYM tartışmalarında gördüğümüz üzere, dönüşüm sürecine ve onun enstrümanlarına isyan ediyor.


AMK
 isimli bir futbol gazetesinin de medyaya kazandırılmasıyla tavan yapan bu “lümpen isyan” hâli, kimi zaman bir akademisyenin süresi bitmiş sözleşmesinin altında aranan buzağıyla, bazen de tatile çıkan bir programcının olası mağduriyetiyle çoğaltılıyor.

İşin fena yanı ise bunlar dönüşüm sürecinin niteliğini manipüle eden bir argümana dönüşüyor.

“Hııı, kaynımın da başına geldi aynısı.”

“Ya aynı Behzat Ç’deki gibi...”

Tamam, adalete karşı susuzluğumuzla ağzımızı bozabiliriz, hakkımızdır da. Ama bu, London’ın romanlarındaki “uçurum insanları” ruh hâli, onca zamandır “adabımızla” elde ettiğimiz kazanımlarımıza mal olmamalı.

Ha illa ağzımızı bozacaksak, şahsen ben de “yeter la” hakkımı, benim diyen demokratların bile siyaseten doğruculuk batağına çektiği ya da hukuki mevzuat noktasında tartıştığı “Özel yetkili” konusunda kullanırdım.

Yeter la... Cemaat- hükümet geyiğinize. Elma-armut misali DGM-ÖYM kıyasınıza. Başkanlık hayalinin dayattığı itidalinize.

Özel yetkilerinizi kozmik odalarda, dokunulmayan asker-sivil bürokratların makamında falan görmek istiyoruz yine; pankart açan çocukların karşısında, üniversite kavgasının orta yerinde değil.


[email protected]