• 19.06.2012 00:00
  • (4512)

 Emre Uslu, Oslo görüşmelerinde hükümetin “PKK ile barış anlaşması sağlanırsa ‘Güneydoğuda görev yapan güvenlik görevlileri savaş suçlusu olarak yargılanacak’ maddesini kabul ettiğini iddia ediyor.

Dün köşesinde Uslu’nun iddialarını destekleyen Mehmet Baransu da, bazı kaynaklarına bu iddiayı doğrulattığını yazdı.

Cemaat’in görüşleriyle uyum sağlasa da, ulusalcı medyada manşetten görülen bu iddianın sahipleri güvendiğim iki dostum. Suç değil elbette ama Cemaat’le organik bağları olmadığını biliyorum. Dahası olsa bile manipülasyon yapacaklarına inanmam. Vicdanları, müzakere mantığını savunuyor görünen pek çok şirinlik muskası zattan daha muteberdir benim için.

Zaten bu aidiyet ilişkisi de konumuzun, iddianın içeriğine dair yapılan tartışmaların yegâne belirleyicisi olamazdı. Bu zorunlu girizgâhı, peşin hükümlerle olaya yaklaşmadığımı kaydetmek için yaptım.

Bizler içerikle ilgileniyoruz. Doğal olarak da devlet refleksiyle uyuşmayan, ancak “yenik” bir tarafın kabul edeceği ve milliyetçilerin-ulusalcıların perspektifini yansıtan bu iddialar hakkında daha inandırıcı argümanlar bekliyoruz.

Emre ve Mehmet, iddiaları karşısında hükümetten ve MİT’ten yanıt beklediklerini söylüyorlar. Bu makamların sessizliğini ise “ikrara” yoruyorlar.

İyi de bu “ben lafımı ortaya korum, üstüne alınan alınır” denecek bir mevzu değil ki. Hükümet de, MİT de, Uludere sonrasında gördüğümüz üzere, pek konuşkan değiller. Bu durumda iddialarının ciddiyetine binaen, kendilerini enforme edenlerden daha ciddi, somut deliller talep edip bizlerle paylaşmaları gerekmiyor mu?

İddialarının, tıpkı Habur sürecinde olduğu gibi milliyetçi-ulusalcı cenahı ayağa kaldırdığını, hatta açılım sürecini destekleyen muhafazakâr kamuoyunu bile huzursuz ettiğini, bunun da barış sürecinin toplumsal algısında onulmaz bir gedik açtığını görmüyorlar mı?

İklim, güze dönen baharın ardından yeniden ılımanlaşmışken, Leyla Zana gibi, sağduyusuna sağlık isimler çözüm iradesinin desteklenmesi yönünde cesur açıklamalarda bulunurken bu “rahatlığa” dikkat çekmek hakkımız değil mi?

Başkentte konuştuğum hükümet cephesinden isimler ve bölgesel kaynaklar, “Oslo sürecinde sorunun bittiğine dair aşırı heyecana kapılan müzakerecilerin ‘sarhoşlukla’ ileri gitmiş olabileceklerine ancak bu denli ‘dağıtacaklarına’ ihtimal vermediklerini” söylüyorlar.

30 yıllık savaş süresince suça karışmış bazı asker, polis ve özel harekâtçılar hakkında soruşturma ve kovuşturmaların “engellenmemesi” noktasında bir uzlaşı olabileceğini kabul ediyorlar. Fakat “tüm personelin vatana ihanetten yargılanması” gibi bir maddeyi esrik müzakereciler kabul etmiş olsa bile nihai karar merci Başbakan Erdoğan’ın “asla” kabul etmeyeceğini belirtiyorlar.

Konuyu, Neşe Düzel’e verdiği mülakatta protokol metinlerini okuduğunu söyleyen Şerafettin Elçi’ye de sordum. Elçi “Ben protokol metninde böyle bir madde görmedim, böyle bir şey hatırlamıyorum” dedi.

Dediğim gibi, mantığımızın sınırlarını zorlasa da, iddia sahipleri güvenilir kişiler. Bunca ayak oyunun döndüğü memlekette, hiçbir ihtimali peşinen çöpe atmamak gerektiğini de öğrendim.

Ama barış sürecinin kamuoyundaki olumlu algısını akamete uğratacak bu denli ciddi bir iddiayı ortaya atanları da ciddi bir sorumluluk bekliyor sanırım.


Hem bu saatten sonra hükümet ya da MİT çıkıp “yok” dese ne olacak ki?


“Kanıtın yokluğu yokluğun kanıtı değildir” mi diyeceğiz o zaman da?


Kanıt!


Yalçın Hocam yapmayın Allah aşkına

Dün İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmasında savunma yapan Yalçın Küçük şöyle demiş:

“Yazar Melih Altınok ‘Yalçın Küçük suçtur’ dedi. Suça değil suçluya ceza verebilirsiniz. Ben suç olduğum için fail değilim, bana ceza veremezsiniz. Hiçbir şey veremezsiniz. Bana yaklaşanlar iyi olmuyor. Kâğıda yazdım ‘Zekeriya Bey siz beni tutuklayacaksınız ama görevden alınacaksınız’ dedim, görevden alındı.”

Son duruşmada üzerinde epeyce durulduğunu öğrendiğim bu zırvalığı, davanın daha önceki duruşmalarında da duymuştum. Belli ki oturtup çekirdek “çitlerken” savunma hazırlayan bir grup aklı evvelin kulaktan kulağa oyunundaki son halkanın “yaratıcılığı” pek bir rağbet görmüş.

Ne desek ki? Sussak olmaz. Zira pek çok kişi bu yalanları “veri” olarak kabul edip kelam ediyor, yazı yazıyor ve bu çamurlar üzerinize yapışıp kalıyor.

Yalnızca tiye almakla da olmuyor. Ama akıl tutulmasının bu boyutlara vardığı bir ortamda ironi yapmak intihar olur. O yüzden açıkça diyelim:


Yalçın Bey, asla böylesine ahmakça bir cümle kurmadım; ahmaklık, yalan da olsa böyle bir cümleyi kurup bana mal edenlere aittir.


Kaldı ki, demokratikleşme davalarını çok önemsiyorum. Ancak sizin bırakın davanın bir numarası olduğunuzu düşünmeyi, ciddiye alınıp tutuklanmanızın bile kötü bir şaka olduğunu kanaatindeyim.

Lütfen bir zamanlar sizin kitaplarınızı ciddi ciddi okuyor olmamızın ayıbını böylesine vurmayın yüzümüze. Üzerine savunma kuracağım diye bu kadar komikleşmeyin.

Allah kurtarsın; kurtarsın da biz de rahat edelim.


[email protected]