• 21.12.2012 00:00
  • (6368)

 “Sistemin yanlış kurulduğunu” belirten Başbakan Erdoğan’ın “İşte bu kuvvetler ayrılığı denen olay var ya, o geliyor sizin önünüze engel olarak dikiliyor” sözleri üzerine kıyamet koptu.

Siyaset teorilerine dair birikimleri, milli güvenlik dersi müfredatının dışına çıkmayan ulusalcılara göre Erdoğan ne yasama istiyordu ne de yargı. “Gizli ajandalarını” açık etmişti işte.

Pilava yine su katıldı. Tıpkı Erdoğan’ın ve karısı başörtülü olduğu hâlde köşke aday olma “cüreti” gösteren Cumhurbaşkanı Gül’ün hedefe oturtulduğu “2007 seferberlik” günlerinde olduğu gibi.

Bizzat Genelkurmay’ın Ergenekon davasına gönderdiği deliller arasında yer alan, karargâhın o günlerde“kullanışlı gazetecilerle” ilişkilerine dair ayrıntılara bir bakın.


Taraf
’ın ilgili yayınlarını doğrulayan, Genelkurmay’ın bugün mahkemeye ulaştırdığı kayıtlar içinde birHürriyet yazarının adı da geçiyor.


Bu yazar 13 Aralık 2007’de Hürriyet’teki köşesinde, “Kuvvetler ayrılığı gitti, tarih oldu” başlıklı bir yazı kaleme alıyor. Ama işin fena yanı, bu yazı, sekiz gün önce yani 5 aralıkta Genelkurmay Bilgi Destek Dairesi hard disklerine kaydedilmiş. Yani yazıyı asker “ihtiyaçtan” yazıp kullanışlı gazeteciye göndermiş, o da köşesinde, artık hangi sebepleyse, yayımlamış.

Buyurun buradan yakın.

Bugün Erdoğan’ın kuvvetler ayrılığı çıkışına karşı, merkez medyadan yükselen seslere kulak verirken bu ilişki ağını ve mevzuun “tehlikenin farkında mısınız” edebiyatındaki yerini aklınızdan çıkartmayın derim.

Peki, bu hastalıklı noktanın ötesinde, Erdoğan sözlerini nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Gelin paranoyalardan ve komplolardan uzak bir kafayla bu konuya bakalım.

Öncelikle kuvvetler ayrılığı ilkesinin demokratik rejimlerin vazgeçilmezlerinden olduğunun hakkını vermek gerek.

Ancak bu sistemin sağlıklı şekilde işlemesi ve sonuçlar doğurması için demokratik siyaset kanallarının açık olması ilk şart.

Peki, Türkiye’de böyle bir durum sözkonusu mu ya da hiç oldu mu?

Cumhuriyet tarihinin en özgürlükçü ve katılımcı meclisi olan 1. BMM’nin yaptığı 1921 Anayasası’nda şöyle bir ifade var:


“Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Yönetim biçimi ise halkın kendi kaderini bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır.”
 (Osman Can, Yol Ayrımında)

Ancak Meclis’in tüm aykırı unsurlarının temizlendiği “darbenin” ardından 1924 Anayasası’nda “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ifadesine şu ek yapılıyor: “Türk Milleti’ni ancak TBMM temsil eder ve onun adına bu hakkı yalnızca o kullanır.”

Nihayet 1960 darbesinin ardından da, çok partili hayata dönülünce durup durup “makul olmayan partilere” yönelen Türkiye halkının “egemenliğini doğrudan kullanma hakkı” daha da sınırlandırılıyor. Ve halkın egemenlik hakkı 30’a yakın “Anayasal kuruma” paylaştırılıyor.

İşte solun bazı kesimlerinin hâlâ darbe diyemediği 27 Mayıs vahşeti ve onun anayasasının ardından 1980 darbesiyle de perçinlenen bu yapıda, halkın siyaset ve temsil kanallarının açık olduğunu söylemek komiktir.

Dolaysıyla anayasalarında egemenliğe değinilirken milletin gerçek temsilcisi olan siyasi iradenin ve yerel unsurların bir kere anıldığı, “aracı kurumlara” ise defalarca atıf yapıldığı bir ülkede de kuvvetler ayrılığı fiilen şöyle oluşur:


“Hava, kara, deniz!”

Başbakan Erdoğan’ın bu tartışmayı başlatması faydalı oldu. Demokrasi için önemli bir kriter olan kuvvetler ayrılığını gerçekten yaşama geçirmek istiyorsak, bu dengedeki yargı-yüksek yargı ve “Ankara” gibi unsurların “engelleyici, vesayet kuran, dışa taşan” niteliklerini mutlaka ama mutlaka tartışmak zorundayız.


[email protected]