• 18.10.2013 00:00
  • (3130)

 Bugüne değin hiçbir hükümet, siyasi riskini üstlenmeyi göze alamadığı için Kürt sorununda siyasal çözüm alternatifine yanaşmadı.

Neticede kirli savaş, en naif demokratikleşme ve sivilleşme adımlarının bile önünü tıkadı. İktidarlarının “gerçek kaynağı” olan derin devleti kızdırmak istemeyen hükümetler de bu “bahaneye” dört elle sarıldı...

Derken bir hükümet, halktan aldığı yetkinin hakkını verip gerçek iktidar olmaya cüret etti. Bu cüret, yalnızca idealist bir perspektiften kaynaklanmıyordu. Söz konusu tavır, doğru bir okumayla, aynı zamanda siyaseten getirisi olan bir hamle olarak da görüldüğü için geçici heves olmadı.

Oslo ve Habur derken içinde bulunduğumuz Çözüm Süreci de işte bu devamlılığın meyveleri.

Ne var ki tüm dünyanın hakkını verdiği Çözüm Süreci’nde tarafların tavrına baktıkça, yukarıda tanımladığım “bahaneye sarılma” halinin yalnızca hükümetlerin karakteristiği olmadığını görüyoruz.

Zira askerî çözümün tek geçer akçe olduğu dönemlerde ön koşul olarak “siyasal çözüm” talep eden egemen Kürt siyasi hareketi, hükümet bu adımı atınca neredeyse tüm enerjisini söz konusu zemini değersizleştirmeye, yok saymaya vakfetti.

İnsan tepkilerine bakıp, sormadan edemiyor: Yoksa bunca yıl siyasi çözüm alternatifini gerçekleşmeyeceğini umdukları için mi böyle canı gönlünden talep ettiler? Acaba, gönülsüzlükleri, kendilerine müthiş bir siyasi konfor sağlayan yılların aşkın tavrının esiri olmalarından mı kaynaklanıyor?

Görmüyor musunuz, müzakeredeki prestijinizi, çözüm sürecinin kazanımlarının önüne koşmanız, bizzat diyalog zeminine zarar veriyor artık?

Bakın, Başbakan Erdoğan’ın, BDP’nin Adalet Bakanlığı ile ilişkisine dair “zorunlu” mesajı üzerine her kesimden ölü sevici ellerini ovuşturmaya başladı bile. Bu üzücü durumdaki payınızı görüyor olmalısınız.

Yerel seçim sürecinde, “bölücübaşıyla pazarlık yapılıyor” naraları atan CHP’yle bile fiili ittifakları müzakere edebilecek kadar kalender meşrep olabiliyorsunuz. Çözüm sürecinde, açlık grevleri zamanı cezaevine gidip eylemcileri ikna etmeye çırpınacak kadar barışın altına elini sokmuş bir Adalet Bakanı ile sağlıklı bir diyalog zemini kurmak daha mı zor?

AK Parti’nin tabanını ve parti içindeki bazı unsurları çözüme ikna etmek için harcadığı çabanın binde birini sizden niye göremiyoruz? Alanları, Kandil’den gelen “bak silah şurada” tehdidini çoğaltmak yerine, kitlenizin potansiyel enerjisini pozitife evriltecek mecralar olarak görmeniz gerekmez mi?

Kaldı ki tabanınız, Kürtler sizden afili restler değil, barış ve çözüm adına jestler görmek istiyor. Canı yanmış acılı insanların yaralarına merhem olmak, romantik çıkışlarınızın nedeni parti içi iktidar mücadeleleri ve koltuk sevdanızdan daha mı önemsiz? Görmüyor musunuz, çözümü gözünden sakınan kamuoyu, sizin olumsuz ve tehditkâr çıkışlarınızın İmralı tarafından tekzip edilmesini bekler hale geldi?

Hiç olmazsa, örnek gösterdiğiniz İrlanda Barışı’nın aktörlerinden Jonathan Powell size ne diye sesleniyor, kulak verin:

 “Kamuoyu önünde müzakere edemezsiniz. Olmaz... Taraflar kamuoyu önünde taviz vermez. Ancak çok dar kapsamlı, gizli görüşmelerde mümkündür bu. Ama müzakereler gizli sürerken, sokaktaki insanı da birlikte taşıyabilmeniz lazım.”

Evet, “50 yıl sonra ülkeniz için en önemli şey barış olacaktır” diyen Powell çok haklı.

Ama o kadar uzağa gitmeye de gerek yok. Hiç şüpheniz olmasın ki, daha kısa bir vadede, çözüm süreci başarıya ulaşsın ya da ulaşmasın, bu halk hepimizin yakasına yapışıp soracak:

“O gün barış için ne yaptın?”