• 6.02.2017 00:00
  • (1840)

 New York Times'da, Diyarbakır'da olmuş bir duruşmayı okuyorum. New York Times'da okuyorum, çünkü böyle şeyleri Türkiye'nin basınında, medyasında izlemek mümkün değil. Yazıyı yazan kişi burada yaşıyor olsa muhtemelen tutuklarlar. Cumhurbaşkanı onun PKK üyesi bir terörist olduğunu söyler ve kendi ömr-ü hayatında hapisten çıkamacağını ilân eder. Bildiğimiz şeyler- tabii bunu ilân ederken bu ülkede "yargı"nın verdiği "karar"ları aslında kimin verdiğini de afişe eder. 

Afişe etmekte bir sakınca görmez, çünkü ona göre bir toplumda siyasî yönetimle (yani yürütme erkiyle) yargı arasındaki ilişkinin ideal biçimi budur. Zaten başka türlüsü olamaz. Onun için başka ülkelerde yargının verdiği (ve Türkiye'nin çeşitli nedenlerle beğenmediği) kararlardan, o ülkelerin yönetimini sorumlu tutar.

Neyse, dönelim söz konusu yazıya. Birçok ilginç yanı var da, şurası özellikle önemli göründü. Yargılanan kişi Diyarbakırlı bir doktor. Savcı iddianamesinde bir "gizli tanık"tan söz ediyor. Kentte devletin bir sağlık ocağı olmasına rağmen gösterilere katılanlar yaralanınca bu doktorun çalıştığı kliniğe (İngilizce "public health clinic" denmiş) gidiyorlarmış. Bu da doktorun PKK üyesi olduğunu kanıtlıyormuş. Bunları söyleyen "gizli tanık" yargılanan doktorun adını vermemiş, avukatın dediğine göre. Duruşmada da yok kendisi. Ama "böyle söyledi" diye bir rivayet var.

Anglo-Sakson gazeteciliği gazetecinin bireyselliğine önem verir. Onun için yazıları imzalı yayımlanır. Sadece kuru haber yazmaz, genel atmosfer hakkında fikir vermeye çalışır. Yazıya kendilerini katma biçimi bir "vaiz" ya da "propoganda" biçimini almaz, çünkü okurlar böyle üslûplardan hiç hoşlanmazlar. Gazeteci-yazarın yorum yapacaksa (ya da, daha önemlisi bazı imalarda bulunacaksa), bunları bilgiye dayanarak yapması beklenir. Öznel biçimde taraf tuttuğu, içi boş yorumlarda bulunduğu anlaşılırsa, kariyeri biter. 

Bu yazar da anlattığıma uygun bir üslûp tutturmuş. Bir doktorun duruşmasını anlatıyor ama haziran seçimlerinden bu yana bu ülkenin güneydoğusunda olaylara, yıkılan binalara, boşalan kentlere, ölen insan sayısına yer veriyor; işinden olanların, hapse atılanların sayılarına da değiniyor. Türkiye'yi açıkça suçlayan ya da mahkûm eden bir söz bulamazsınız yazıda ama herhangi bir satırı okurken içinizden "Aferin Türkiye'ye! Ne iyi yapıyor!" diyemezsiniz. Öyle açıkça suçlamadan iler tutar yerini bırakmayan bir üslûp. Bizim burada pek alışık olmadığımız bir şey.

Ben de bir yazıdan, son okuduğum (30 Mayıs tarihli) söz ediyorum; ama Türkiye'yle ilgili aşağı yukarı her yazı saydığım bu özelliklere uygun. Söylenenler de gerçeğe uygun. Evet, Türkiye böyle bir ülke, bu anlatılanların gerçek olduğu bir ülke haline getirildi. Dolayısıyla, bunların yazıldığı, söylendiği Türkiye'de bilinmeyecek (Wikipedia'yı yasaklamış ülkede ne olabilirdi?); ama bütün dünya, Türkiye" dendiğinde, gözünün önüne bunların olduğu bir ülkeyi getirecek. Ancak, Wikipedia'ya erişmenin yasaklanmasının Türkiye'ye bir şey kaybettirmediğini düşünen bir zihniyet açısından, dünyada böyle tanınmanın sakıncaları da yok ya da önemsiz. Burada yaşayan seksen milyon insana Tayyip Erdoğan'ın sözlerini dinlemek yeter de artar. Zaten o da gün sektirmeden anlatıyor, neye inanmalıyız, neye inanmamalıyız.

Dolayısıyla bu gibi olaylara o mertebeden bakıldığında, New York Times'ın bu yazarının anlattığı türden olayları önlemek gibi bir kaygı söz konusu değil. Yani, bunlar, yenileri eklene eklene, devam edebilir.

Sakınca burada değil, bu güzel OHAL'li düzenin yarattığı durumları eleştiri konusu yapmaya kalkışanlarda. Susturulması gerekenler onlar. New York Times'da yazanları susturmak -şimdilik- mümkün görünmüyor. Şu halde onların "Türkiye düşmanı" olduğunu söylemek gerek. Biz burada köprü yaptıkça onlar hasetlerinden kahroluyorlar ve böylece soylu Türk hukukuna saldırıyorlar. Dolayısıyla söylediklerine de kulak asmamak gerek. 

Ama buradakileri susturabiliriz. İşte zaten kaç tanesini susturmuşuz, çeşitli hapishanelerde oturmuş bekliyorlar. Bu kafayla gitmekte devam ederlerse şimdilik dışarıda olanların varacağı yerin de aynı olduğunu anlatmak, göstermek gerek.

Bilinsin ki bu yönetimi ve bu rejimi eleştirmek doğrudan doğruya "hiyanet-i vataniye" demektir.