Mücahit BİLİCİ



Bookmark and Share

George Floyd’u nefessiz bırakan egemenlik fıtığı


3.06.2020 - Bu Yazı 227 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

  Amerika’da ırk ilişkilerine özellikle de polis ile siyah Amerikalılar arasındaki ölümcül ilişkiye aşina olanlar açısından Minnesota’da yaşanan olay yeni bir durum değildi. “Black Lives Matter” hashtag’i ile gündeme gelen onlarca örnekten biri. George Floyd’un polisin elinde tutuklanırken öl(dürül)mesinin yankıları Amerika’nın değişik şehirlerinde protesto eylemleri şeklinde sürüyor. Floyd’un can verdiği videoyu izleyenler şunu merak edebilir: Beyaz polis siyah vatandaşın sırtına niye dizini koyup bastırıyor? Tutuklanan kişiye binen (ve bu örnekte Floyd’u nefessiz bırakan) o ağırlık nedir ve nereden kaynaklanıyor? Nihayet, Floyd’un boynu ile polis memuru Chauvin’ın dizi arasındaki mesafeyi belirleyen nedir?

Bu ağırlığın neden ölümcül ve ölçüsüz olduğunun bir hikayesi var. Cevap egemenlikle ilgili. Ama cevaba gelmek için biraz gerilere gitmek, biraz dolanmak gerekiyor. (Yola düşmeden küçük bir not düşelim: Bu yazıda egemenlik kavramını Türkiye’deki yaygın kullanımıyla hegemonya’nın karşılığı olarak değil, hükümranlık anlamına gelen “sovereignty” karşılığı olarak kullanıyorum).

Afrikalı siyah insanlar, emeklerini gasp için 17. yüzyılın başlarında köleleştirilerek yeni kıtaya götürüldüler. Bunun hem ülkenin inşasındaki ekonomik harç ve siyah emeği hem de bugüne uzanan siyah-beyaz ilişkileri açısından belirleyici bir önemi var. Köle olanın eşit insan haline gelmesi sanıldığı gibi kolay bir süreç değildir. Kölenin eşitliğe alışması gerektiği gibi efendi geçinmiş olanın da eskiden köle yaptığı insana eşit olmayı öğrenmesi, eşitliği içine sindirmesi gerekir.

Kölelik tecrübesinin siyah kadın ve erkekler üzerinde farklı sonuçları oldu. Bugün George Floyd üzerinden bahsini ettiğimiz sorun siyahlıkla ilgili olduğu kadar siyah erkekliği ile de ilgili. Bu yüzden olayı bir ırkçılık vakası olarak görmek yanlış olmaz ama eksik olur.

Erkekliğin geçmişteki kurgulanışı bugün için haklı olarak cinsiyetçi sayılıyor. Ancak eski dünyada bağımsızlık yani baş olmak (reislik) erkeklik ile ifade buluyordu. Köleleştirme bağımsızlığı yokettiği için bir anlamda erkekliği de sindirmiş veya söndürmüş oluyordu. Tarihsel olarak azınlık kimliğe sahip toplulukların (Avrupa’da Yahudiler, Amerika’da Siyahlar) erkeklerinin neden çekinik olmak zorunda olduklarının yapısal bir nedeni vardı. Azınlık olan kimlikte toplumsal cinsiyet rolleri çoğunluğun yapısal ve kurumsallaşmış şiddeti karşısında kırılmaya uğruyordu. Azınlık kimliğe mensup olanların kadınlarının neden çok daha atak ve konuşkan olduğunun bir sebebi sindirilen ve baskılanan erkeklik rolünün bir kısmını üstlenmek zorunda kalmalarıdır. Yani çoğunluğun azınlık erkeği üzerinde estirdiği hükmetme şiddeti (ve diklenme durumunda öldürülme tehdidi), azınlık erkeği geriye doğru iterken azınlık kadına aynı şeyi yapamıyordu. Eski (eşit ölçüde cinsiyetçi olmakla birlikte bugün hala geçerli olan) “kadına el kaldırılmaz” ilkesi bu şiddet makinasını kadın karşısında işlemez kılıyordu. Bu yüzden azınlık kadının sesi daha yüksek çıkar ve telafi edilmesi gereken erkeklik rolünün bir kısmını üstlenirdi. Bu da azınlık kimliğe mensup kadını istemese de daha kamusal, konuşkan ve atak olmak zorunda bıraktı.

Bir tür egemenlik ifadesi olarak siyah erkekliğinin restorasyonu nasıl olacaktı? Haiti’dekine benzer köle isyanları bu egemenliği hedefleyen çabalar olarak da anlaşılabilir. Cılız da olsa böyle teşebbüsler hep olmuştu. Kunta Kinte gibi kaçmaya çalışan, mücadele eden her köle, insan olarak egemenliğini yeniden kazanmaya çalışıyordu. Ancak egemenliğin ilk önce eşitlik formunda gelmesi 1861’deki Amerikan İç Savaşı’nda (Civil War) kölelikten yeni çıkmış ve çıkacak siyahların Kuzey’in tarafında askerliğe dahil olması ile gerçekleşti. Yani eline silah alan (silah egemenlik demektir) siyahlar hem vatan için savaşmanın meşruiyetiyle yurttaşlık imtiyazına ortaklık talebinde bulunabildiler, hem de gerektiğinde silah kullanabilecek bir şiddet potansiyeline eriştiler. Silahla temas, eşitliğe girmenin başlangıcıydı. Yüzyıl sonra siyahların asker olarak 2.Dünya Savaşı’na katılması da bu sürecin bir parçasıydı. Silahla tanışan eski köle ilk kez kendisinden sakınılacak insan halini alıyordu.

İç savaş sonrası yeniden inşa döneminde anayasada yapılan düzenlemeler (14. ve 15. maddeler) sayesinde seçme ve seçilme hakkı kazanıldı. Ancak zaman geçtikçe Güney’deki ırkçı alışkanlık bu kez (“Jim Crow”) eşitliği sureten kabul ettiği halde siyah ve beyazların ayrı kalmasında ısrar eden hamleler ile devam etti. Siyah egemenliğinin bir parçası olarak siyah erkekliğine dair beyaz ırkçı “kaygı,” yakıcı ifadesini, siyahlar için başka bir vahşet dönemi olan meşhur “linç etme” olaylarında buldu. Beyaz kadının siyah erkeği arzulamasından korkan beyaz erkekliğinin bu tedirginliği, en küçük “namus” şüphesinde (aslında bahanesinde) bütün mahalleli toplanıp çoğu kez iftiraya maruz kalan siyah erkeği iple asmak şeklinde gerçekleşti. Egemenlik kendini erkeklik üzerinden gerçekleşen bu kapışma ile tesis ediyordu. Kapışmanın sonucu teşhir ile ilan ediliyordu (Çoğunluğun egemenliğine karşı çıkanların cesetlerine ip bağlanıp panzerlerin arkasından şehirlerde dolaştırılması ile benzer bir dinamik).

Amerika’nın siyah hakları mücadelesinde Martin Luther King ile Malcolm X sırasıyla eşitlik ve bağımsızlığı temsil ettiler. Spike Lee, Malcolm X’e dair filminde Malcolm’ün siyahların erkekliğini temsil ettiğini vurgular. Beyaz toplum tam da bu yüzden MLK’i her zaman Malcolm’dan daha çok sevmiştir. Malcolm’da ilk belirtilerini gösteren siyah egemenliğinin nihai tezahürü Black Panthers (Kara Panterler) hareketidir. Siyahlara temel hakları vermekle eşit olmaları onları yurttaşlığa soksa da onları devletin sahipliğine (yani egemenliğe ortaklığa) eriştirmiyordu. Kara Panterler hareketi siyah kimliğin egemenliğe giriş veya egemenliği tadış momenti olarak anlaşılmalıdır. İlk kez beyazlar siyahlardan korkar hale gelmiştir. Siyah benliğin beyazın ona saldığı dehşetin bir benzerini karşı tarafa ilk kez hissettirmesinden bahsediyoruz.

Hükümranlığa bu kısmı erişimin bir maliyeti de vardı. Acınma nesnesi olmaktan çıkıp, egemen eşitliğe girince, en küçük kıvılcımda çoğunluk tarafın kahredici hışmına maruz kalmaya da evet demiş oluyorsun. Silahın buradaki ikircikli durumunu şimdilik tartışmayacağım. Ancak bu şiddet potansiyelinin hakim kimlikte büyük bir endişeye yolaçtığını görüyoruz. Ve azınlık eline silahı aldığında, çoğunluğun bütün gücüyle onun üzerine abanacağı da muhakkak. Böylece elinde silah olan (yani egemenliğini ilan eden) her siyah erkek devlet ile karşı karşıya (iki eşit, evet eşit) taraf haline geliyordu. Kimin kazanacağı baştan belli miydi? Belki. Ama neden bu kadar büyük bir risk alınıyordu? Çünkü siyah adam hayatında ilk kez üstünde hiç kimsenin (koskoca Amerikan devletinin bile) amir konumda olmadığı mutlak özgürlük duygusunu tadıyordu. Bir dağın başına çıkmış olmayla aynı duyguydu bu: Zirvede kirlenmemiş bir özgürlük oksijenini solumak. Egemenlik, yasanın üstüne çıkan bir özgürlük biçimi olduğu için öldürülmenin de meşru olduğu bir doğal hukuk(suzluk) halidir.

Stanley Nelson’ın yönettiği “Kara Panterler: Devrimin Öncü Kuvvetleri” belgesel filminde sonlara doğru bir FBI baskını detaylarıyla anlatılır. O baskındaki silahlı çatışmada etrafı sarılan panterlerden birinin o ana dair hatıraları ilginçtir: Şimdi ismini hatırlayamadığım bu panter ilerigeleni mealen şöyle diyordu: ‘Etrafımız sarılmıştı. Ama bize yaklaşamıyorlardı. Ucunda ölüm olan bir karşı karşıya gelme hali içindeydik. Hayatımda hiçbir zaman kendimi o anlardaki kadar özgür hissetmemiştim.’ Bu ifadelerde bir abartı vaya patoloji aramak mümkün. Ancak ben aksini düşünüyorum. Bu tanıklıkta ilginç bulduğum taraf şu: Karşında bütün bir devlet bile olsa sana karşı rastgele adım atamıyor. İlk kez muhatapsın, ciddiye alınıyorsun. Ölümü göze alabildiğin için egemenliği tadıyorsun.

Bugün Amerika’nın büyük kentlerindeki siyahların çoğu belli semtlere mahkum kalmış durumda. Erkeklerin önemli bir kısmı kölelikten bugüne uzanan yapısal şiddetin sonucu olarak sosyo-ekonomik olarak dikiş tutturamadığı için kötü ve kriminal koşullara mahkum kalıyor. Şiddete bulaşıldığında da en küçük bahane oluşunca polis ve mahkemelerin sevkiyle hapiste. Siyahları hapse atarak onlardan beyazları korumayı sağlayan adli ceza sistemi siyah nesilleri babasız ve imkansızlığa mahkum ediyor. Fasit ve çürütken bir daire. (Konumuz değil ama Obama’nın Trump’ın onda biri kadar cesur olamaması da makbul siyahlık ile ilgilidir).

Siyah erkeğin günümüzde süren trajedisinde “görülmemek,” “yok sayılmak”, “sakınılmak” gibi mikro şiddetler karşısında erkekliğin restorasyonuna bir çözüm, insanların sana saygıya mecbur kalmasını sağlamaktır. Saygınlık, başka türlü elde edilemediğinde geriye bir yol kalıyor: Korku. Bu erkeklik ve egemenlik ilanının kuşkusuz bir maliyeti var. Korku, polise korku olarak yansıyıp silah namlusu olarak siyah erkeğe geri dönüyor. O takdir hakkının (direndi, kaçmaya çalıştı, elini cebine attı vesaire) kullanımından kaynaklanan bir boşluk var. O boşlukta egemenlikler arasındaki sınırın çizilmesi süreci (bazan birkaç saniye, bazan birkaç dakika sürebiliyor) ölümcül sonuçlar doğuruyor.

Beyaz bilincin derinliklerinde siyah erkeğin suç ile irtibatlandırılmasının iki yeni örneği geçtiğimiz günlerde Central Park’ta çevre koruma memuru bir siyah erkek olan Christian Cooper ile aynı soyadı taşıyan beyaz bir kadın olan Amy Cooper arasında geçti. Parkın tenha bölgesinde karşılaştığı ve emin olamadığı siyah muhatabına karşı hemencecik bütün bir devlet (polis) şiddetini seferber edip konuşlandırmak suretiyle ırkçı hissiyatını ortaya koyan o meşhur beyaz kadın olayı. Diğeri de Ahmaud Arbery’nin hakikaten yürek burkan o güpegündüz infaz olayı. Irkçı beyazların olduğu bir semtin sokağından spor koşusu yaparken geçen ve ne de olsa ‘hırsızdı deriz polis inanır’ diye düşünen ve ellerine silah alıp onu pikapla kovaladıktan sonra cadde ortasında katleden beyaz baba-oğul olayı.

Bunlar istisnai hadiseler değil. Amerika’da ekseriyetle beyaz olan polisler ile siyah erkeklerin karşılaşmaları tam anlamıyla ölümcüldür. Kendi can korkusunu mazeret gösteren (Blue Lives Matter) polislerin hangi sebeple olursa olsun, bir sorgulama, tutuklama için muhatap oldukları siyah erkeklere karşı elleri tetiktedir. En küçük mazerette ateş etmek meşru sayılıyor. Çünkü direndi veya elini silaha götürdü iddiasının ileri sürülebileceği her yerde muhatabın kurşun yağmuruna tutulması “hukuki” sayılıyor. Bu yüzden Amerika’ya yeni gelen sürücülere ilk şu nasihat yapılır: ‘Polis durdurduğunda asla yerinden kıpırdamayacaksın, eğilmeyecek, bir şeylere uzanmayacaksın’.

Peki niye bu kadar gerilim var ve neden polisler tutuklarken Amerikan filmlerinde hep bir itiş-kakış olur? Burada da erkeklikle ilgili önemli bir boyut var: Amerikan kültürüne göre bir erkek tutuklanırken kollarını rızayla teslim etmez ve derdest edilmeye direnmesi gerekir. Aksi, erkekliğe yakıştırılmıyor. Tutuklanması gereken taraf direndiğinde ise polisin zor kullanması (üstüne basarak yere yatırma), kaçmaya çalışması durumunda ise ateş edilmesi yasal sayılıyor. Bütün bunları daha da karmaşıklaştıran şöyle bir boyut var: Polis, Amerikan kültüründe yasal olan silah bulundurma hakkının siyah Amerikalılardaki kullanımı karşısında kendini sürekli tehlikede görüyor. Bunun sebebi, bazı siyahlardaki kriminalitenin bütün siyah azınlığa teşmil edilmesini sağlayan ve bütün toplumlarda gördüğümüz çoğunluk önyargısı. Bir beyazın suçu şahsi kalırken, her siyahın suçu tüm siyahların suçu haline geliyor.

Şimdi şu senaryoyu düşünün: Eğer George Floyd ölmeseydi, polisin onun sırtına ve boynuna basması yanlış bir şey sayılacak mıydı? Hayır. Çünkü bu tamamen yasal bir şey. Floyd tutuklanma karşısında direnç (egemenlik vurgusu) gösterdiği için polisin onu “zor” ile tutuklaması polis ve yasa açısından mazur hale geliyor.

Asıl ilginç olan soru şudur: Peki polis ne kadar ağırlık koymalı? İşte bu sorunun cevabı yoktur. Çünkü polisin koyacağı ağırlık tamamen muhatabın derdest edilmesi için gerekli olan ağırlık olduğundan objektif olarak bilinemez. Floyd ölmeseydi, bir suç işlenmiş olmazdı. Burada polisin kötü niyeti (ırkçılığı) çok belli olsa da polisin kendi yaptığı şeye tamamen hakim olmadığı gerçeği o kadar belli olmayabilir. Ama öyledir. Polis, böyle bir durumda öldürmeye kast etmeksizin ölüme yolaçabileceği bir egemenlik boşluğundadır. Orada kullanılan şiddet (ağırlık, bastırma) her an bel verebilir ve egemenlik fıtığına yol açabilir. Nitekim, polis memurunu, beyaz ve polis olduğu için ırkçı saysak bile (ki öyle bir zorunluluk yok ama yüksek ihtimalle öyledir) Floyd’un ölümünün (varsa ırkçılık kadar) yasanın içindeki bu egemenlik fıtığından kaynaklandığını söyleyebiliriz.

İşte bu egemenlik fıtığı karşısında siyah kimliğin elinde ne var? Palyatif bir çözüm: Azınlığın ağrılar arttıkça arada bir (1992’de Rodney King’in Los Angeles polislerince dövülmesinde olduğu gibi) ayaklanmalarla çoğunluğa maddi ve manevi bir maliyet üretmek. Yani zulme isyan. Şu anda yaşanan durum buna benziyor. Ancak bunun da bir sınırı var. Protestolar yağma ve talana dönüştüğünde bu çözümün de sınırlarına ulaşmış olacağız. O yüzden şimdiki olaylardan bir “Amerikan baharı” beklemek hata olur. Protestoların doğal sınırı, yağmaya dönüşme eşiğidir. Görebildiğim kadarıyla tek risk, Trump taraftarı milliyetçi-mukaddesatçı (ve ağır silahlarla mücehhez) beyaz lümpen takımın sahaya inerek daha ciddi çatışmalar tetiklemesi. Onun dışında siyah kimliğin yapısal trajedisi kolay kolay bitmeyecek gibi görünüyor.

.

Facebook Yorumları

Emlak8
13.07.2020
Ayasofya’da tarih yeniden yazılırken
30.06.2020
Bir alegori: Et ile tırnak
15.06.2020
Kürtlerin temsil sorunu
3.06.2020
George Floyd’u nefessiz bırakan egemenlik fıtığı
30.05.2020
Sol nedir, sağ nedir?
22.05.2020
Kürtler neden Türkiye’yi kurtaramıyor?
17.05.2020
Düşünür neyi düşünür?
11.05.2020
Bir peygamber kıssası
13.04.2020
Küresellesme ve Korona
4.04.2020
Kürt Türk ilişkisi: Nezaret, vekalet, bakanlık
15.03.2020
Korona’ya karşı dua nasıl ilaç haline geldi?
8.03.2020
Kedi sevmek imandandır
23.02.2020
Düşünür kime denir?
19.02.2020
Anneler ağlamasın diye Kürtçe ninni
17.02.2020
AKP'nin insanlığa yaptığı katkılar
10.02.2020
İki bin bir ekmek aç bir adamı kurtaramadı
3.02.2020
Kürtler zalim olabilir mi?
20.01.2020
Sahte peygamber mümkün mü?
31.12.2019
Kanal İstanbul İslam’a uygun mu?
23.12.2019
Türklere eşit haklar istemek neden garip geliyor?
15.12.2019
Xelk’in demokrasisi
10.12.2019
Türk sorunu değil Kürt sorunu
2.12.2019
Şehir, üniversite, iktidar
28.11.2019
İslamcıların sandıklarında bir şey var sandık
18.11.2019
Bir koltukta iki dünya
12.11.2019
Dağların büyüsü nasıl kaçtı?
5.11.2019
Kürt cumhuriyetinin general hali
22.10.2019
Kürt mülk sahibi olmasın
28.12.2018
Donald Trump’ın Zülkarneyn Olarak Portresi
26.12.2018
Bir fiyat sorusu: Kürt müsünüz?
25.10.2018
Evrenselci kurtuluş ideolojileri ve Kürtler
10.8.2018
Başörtüsü ve Silah
3.11.2017
Sosyolojinin Tanrısı
3.10.2017
İSLAM VE ATEİZM Kutsallık Yere Düşünce
20.9.2017
Kürdistan Özerk Bölgesi Referandumu
22.8.2015
Kürdistan’ı harabeye çevirmek
11.8.2015
Nurculuk da eleştirilmeli
9.8.2015
Öcalan’ın yarım kalan portresi
4.8.2015
Nurculuk eleştirisi ve mesiyanizm
1.8.2015
HDP ile PKK arasında fark bırakmamak
26.7.2015
Milliyetlilik ve milliyetçilik
23.7.2015
İki hazine: benlik ve milliyet
23.7.2015
Ümmeti bölen Kürdler!
18.7.2015
Mele Hikmet û Remezan Çavuş
12.7.2015
Kader ile irade’nin dansı
5.7.2015
Kürd sorununda insan haysiyeti
27.6.2015
İttihad-ı İslam ve Kürdler
21.6.2015
HDP devrimi, AK Parti devrimi
13.6.2015
Din elden gidiyor diyen tûtî kuşları
8.6.2015
HDP ve Kürdlerin Temsil Zaferi
6.6.2015
Kürtçülük ile suçlanmamış Kürd ‘yok’tur
30.5.2015
Düşman bitince, kendi göründü
25.5.2015
Kırmızı Kitap’tan Anayasa’ya
17.5.2015
Müslüman ol, Kürd olma!
9.5.2015
Bazı sosyal bilim kavramları
2.5.2015
İslam’ın solundaki boşluk
25.4.2015
Dua ve doğa
19.4.2015
Ermeni Soykırımı ve Ayasofya Mabedi
11.4.2015
Kullanışlı aptallık ve entelektüel popülizm
05.04.2015
Üç parti: Türklük, Kürdlük, Müslümanlık
28.03.2015
İslam’da siyasi partiler
21.03.2015
Demokrasinin yeni taşıyıcısı Kürdler
15.03.2015
İdeolojiden menfaate dindar benlik
08.03.2015
Ateistlerin inanç hürriyetini savunmak
01.03.2015
Cemaat yazısına tepkiler
21.02.2015
Cemaat’te özeleştiri alametleri mi
14.02.2015
İfade özgürlüğü niye önemli
08.02.2015
Said nasıl Kürdi oldu
31.01.2015
Kürdlerin teori hastalığı
24.01.2015
Kamusal alanın kökeni
18.01.2015
Hegemonya ve müsbet hareket
11.01.2015
İslamofobi nasıl düşman oldu
04.01.2015
Dindar Cumhuriyet’in sağı solu belli mi
27.12.2014
Fotoğrafçının ölümü
21.12.2014
Darbenin sıradanlaşması
13.12.2014
Said Nursi ‘bana yazdırıldı’ derken
07.12.2014
Eleştirel bir dindarlık ihtiyacı
30.11.2014
Kader kredisiyle dindar sarhoşluğu
22.11.2014
İyilikler hep bizde
15.11.2014
İslamda savaş bitmiştir
08.11.2014
Jefferson Kur’an’ı üstüne Ellison yemini
01.11.2014
Kürd öğrenci, Türk öğretmen: Konu ‘evrensellik’
25.10.2014
İntihar postacısı
19.10.2014
Yeni Türkiye’de devleti takdise devam
11.10.2014
İslamcılığın cesareti ve süreçteki zaaf
08.10.2014
IŞİD’in devleti, Kürdlerin milleti
04.10.2014
Mektup okumanın mantığı: Mana-yı harfi
02.10.2014
Ehmedê Xanî Hazretleri’nden Kürdlere mektup
28.09.2014
Çıplaklık ve örtünme
24.09.2014
Halepçe, Roboski, Kobani ya da Kürdlerin devletsizliği
20.09.2014
İskoçlar ne elde etti
17.09.2014
Hâkim Türk ile mahkûm Kürd’ün birbirini ağırlaması
13.09.2014
Nurdan bir üniversite
10.09.2014
Paralel etnikliğe milli temizlik
07.09.2014
Kafa kesenlerin şeriatı
03.09.2014
Dindar Cumhuriyet’in Müslüman ulusu
30.08.2014
Şehir nedir
28.08.2014
Kürtlerin uluslaşması
24.08.2014
Yeniden uluslaşma süreci
20.08.2014
Demokrasi Müslüman’a helal mi
16.08.2014
Bronzlaşmadan beyazlaşmaya Caprice Hotel
13.08.2014
Hıyarizma: Hıyarlığın sosyolojik analizi
09.08.2014
Siyasaldan put yapmak
06.08.2014
Nurculuk ve İslamcılığın devlette kesişen yolları
03.08.2014
İslamcılık ve Nurculuk (2)
31.07.2014
İslamcılık ve Nurculuk (1)
27.07.2014
Gülen Cemaati’ni bitirmek
23.07.2014
Müslümanlar Siyonizm’i aşabildi mi
19.07.2014
İslamcılığın Kürtlere borcu
16.07.2014
Adolf Eichmann kimdir
13.07.2014
Erdoğan’ın başarısının sırları
09.07.2014
Bediüzzaman’ın Türkleştirilmesi, Risale-i Nur’un devletleştirilmesi
05.07.2014
Aşk çevreye yeterince duyarlı bir yol mu
02.07.2014
Üç hilafetten hangisine aşinayız
29.06.2014
Kürtlerin boşanma hakkı
26.06.2014
Korkunç varlık
21.06.2014
Bir vicdan koalisyonu ihtiyacı
18.06.2014
Post-Kemalist laiklik yahut İslam içi siyaset
14.06.2014
Xweda, God ve Allah
12.06.2014
Barış süreci böyle olmak zorunda mı
08.06.2014
İslamcılık ve mukaddesatçılık
04.06.2014
Devrim ayakları ve demokrasi yorganı
31.05.2014
Kuyudaki adam: Tolstoy, Bediüzzaman ve Buda
28.05.2014
Gülen Cemaati için özeleştiri vakti
24.05.2014
Gere gere kazanmak
21.05.2014
Psikopat laikler ve ihtilalci demokratlar
17.05.2014
Tozlu çizme’den kibir tekme’sine
14.05.2014
Nihilist cihad
10.05.2014
Halk ihtilali ve meşruiyet
08.05.2014
Pennsylvania’nın yol haritası
04.05.2014
Milliyetçilik: Bir gönüllü körlük
30.04.2014
İlkel milliyetçiliğin faydaları
27.04.2014
Ermeni soykırımı ve Müslüman milliyetçiliği
24.04.2014
Milliyetçilik meselesi
20.04.2014
Ermeni Apo’dan Ermeni Gülen’e devlette devamlılık
17.04.2014
İslamcılığın ikinci momenti
13.04.2014
Marx ve Fakr
10.04.2014
Nurculuğun devletleşmesi
06.04.2014
Haklılık ve millilik
03.04.2014
Çekiç ile Kalem
29.03.2014
Halife çürük çıkarsa din elden gider mi
26.03.2014
Doğrunun iktidarına doğru
22.03.2014
Newroz ve özgürlük
19.03.2014
Yeni iç düşman
15.03.2014
Siyaset ve iman
12.03.2014
Müslüman’ın bencilliğiyle karşılaşmak
08.03.2014
Vazodaki akrep
05.03.2014
Türkiye’nin kayıp anayasası
02.03.2014
Cemaat’in Kürt sorunu (hükümetle mukayeseli)
27.02.2014
Kürt politikaları itibariyle hükümet ve Cemaat
22.02.2014
Sevgilinin yüzü zamanın durduğu yerdir
20.02.2014
Üçüncü Abdülhamid ya da AtaDindar
15.02.2014
Fethullah Gülen Cemaati’ne tavsiyeler
12.02.2014
Çocuk ve Lego
09.02.2014
Teşkilatın örgüt organizasyonu
05.02.2014
Trajik sınırların sakinleri
01.02.2014
Cemaat’in siyaset hakkı
29.01.2014
Hobbes’a bir dakikalık saygı duruşu
25.01.2014
Bir komplo teorisi
23.01.2014
Kürt ve Ermeni: Kendine gelme stratejileri
19.01.2014
Neden Cemaat kazanır
16.01.2014
Devlet nedir
11.01.2014
Hükümetin Cemaat hatası ve paralel çözüm süreci
09.01.2014
Zemberek boşaldı, balayı bitti
04.01.2014
Propaganda çöplüğü
01.01.2014
Roboski ve Paralel Devlet
28.12.2013
Mentoxe ve ölüm
25.12.2013
Cemaat ve hükümet mücadelesinin ihlâs ekonomisi
21.12.2013
Anarşinin sebep ve çareleri
18.12.2013
Cemaat’in anlamadığı
14.12.2013
Laikistan ve Kürdistan
12.12.2013
Türklük ve Müslümanlık özdeşliği
07.12.2013
Türk kime derler
04.12.2013
Dindar Cumhuriyet’te çok partili dönem
30.11.2013
Kürt olma sırası Cemaat’te
27.11.2013
Cemaat ile hükümet çatışmasının politik teolojisi
23.11.2013
Erdoğan, Gülen, Öcalan
20.11.2013
Kardeşlik vergisi ve Kürdistan
16.11.2013
Kürtlerin bölünmüşlüğü ve kardeşlik testi
13.11.2013
Halife, Mehdi ve İsa
09.11.2013
Devlete karşı çırılçıplak
06.11.2013
Soru neyin cevabıdır
02.11.2013
Kemalizm neydi
30.10.2013
Suyu dile getiren Feqiyê Teyran
26.10.2013
Suyla güreşen adam
23.10.2013
Kürdistan’a dair oryantalizm
19.10.2013
Devlet millet barışması
16.10.2013
Nihilizm ve tevhid
12.10.2013
Bilme ya da nesnenin insandaki yolculuğu
09.10.2013
Gundî’liğe övgü
05.10.2013
Kürtler kavim mi, millet mi
02.10.2013
İslamcı doktorun milliyetçilik teşhisi
28.09.2013
Bir atın ölümü
25.09.2013
Dinime dahleden İslamcı bari Müselman olsa!
21.09.2013
Kürtler zımmi midir
18.09.2013
Camcı Şafi’nin Türkiye sevgisi
14.09.2013
Bediüzzaman ve anadilde eğitim
11.09.2013
Meleke yırtılması
07.09.2013
Kürtlük ve çocukluk
04.09.2013
Misafir ve evsahibi
31.08.2013
İslam içi siyaset
28.08.2013
Diyarbekir’de balkon medeniyeti
24.08.2013
Akıl kamaşması
21.08.2013
Hamaset ile teenni
17.08.2013
Kardeşlikte zorlama yoktur!
14.08.2013
Parti, Cemaat, Örgüt
10.08.2013
Ağustos ağacı
07.08.2013
Demokraside bencillikten fazilete
31.07.2013
Devrimi bitirmeme ısrarı
27.07.2013
Mülkün temeli iktidar olunca
24.07.2013
Dış Kürtlere ‘kardeşlik’ ihracatı
20.07.2013
Vahşet, ünsiyet, medeniyet
17.07.2013
Kürdinsan mı, Kürdistan mı
10.07.2013
Duvar, çadır ve delik
03.08.2013
Yolculuğun dört bileşeni
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive