Taner AKÇAM

Taraf GAZETESİ



Bookmark and Share

Birinci Cumhuriyet esas alınıp İkinci Cumhuriyet'e muhalefet yapılamaz


2.8.2018 - Bu Yazı 2256 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 İttihat ve Terakki, 23 (24) Temmuz 1908’de II. Meşrutiye rejimini kurdu ve bu gün 1909 yılından çıkartılan bir kanunla “Hürriyet Bayramı” olarak kutlanmaya başlandı. Mayıs 1935’de çıkartılan bir kanunla “Hürriyet Bayramı” iptal edildi ve yerini “30 Ağustos Zafer Bayramına” bıraktı. 

Birinci Cumhuriyetin kuruluş yılı 29 Ekim 1923 ise 1925 yılından itibaren resmî tatil olarak kutlanmaya başlandı. Hala da öyle...

Acaba İkinci Cumhuriyet’in resmi kuruluş ve kutlama günü hangisi olacak? 24 Haziran (seçimler), 7 Temmuz (İkinci Cumhuriyet’in ilk Meclisinin açılışı), 9 Temmuz (Erdoğan’ın Meclis’te yemin etmesi) ve 15 Temmuz (başarısız darbe girişimi) tarihlerinden hangisi? Bunların içinde en kuvvetli aday 15 Temmuz. Ama acaba bunun için, bu tarihin hayırlı bir Cuma’ya denk geldiği 2022’ye kadar beklemek mi gerekecek?

Semboller önemlidir. 23 Nisan 1920 bir Cuma idi. Birinci Cumhuriyet’in ilk Meclisi, o gün Hacı Bayram Camiinde kılınan bir öğlen namazından sonra açıldı. 13 Temmuz 2018 de bir Cuma idi. İkinci Cumhuriyetin kabine üyeleri ile ilk resmi toplantısını o gün yaptı.

Toplantı öncesi, Hacı Bayram camiinde kılınan bir öğlen namazından sonra,  Nutuk’un okunduğu tarihi Meclis binasında, İkinci Cumhuriyetin kuruluşu kutlandı. Törende konuşan Erdoğan, “tarihi dönüşümün ilk adımını bu kutlu çatının altında atıyoruz” diyerek, Birinci Cumhuriyet ile “kopuş ve süreklilik” ilişkisi üzerine ilginç bir mesaj verdi.

T. Erdoğan Mustafa Kemal Dersini İyi Çalışmıştır

Semboller önemlidir. Erdoğan’ın, Atatürk dönemini çok iyi incelettiğini ve adımlarını buna göre attığını tahmin ediyorum. Kendi Cumhuriyetinin kuruluş koşullarının, Birinci Cumhuriyetin kuruluş koşullarına çok benzediğini düşünüyor. Ve adımlarının M. Kemal’in attığı adımlara benzemesine büyük özen gösteriyor.

Fazla haksız sayılmaz. Şu anda bölgemizde yaşananların 1918-1923 dönemi ile kıyaslamada hiçbir mahsur yok. Bölgede, başta enerji kaynakları üzerinde kontrol olmak üzere egemenlik alanları savaşına girmiş büyük devletlerin oluşturdukları bloklar ve yerel güçlerin bu bloklara göre konumlanmaları fazlası ile 1918 sonrası dönemi andırıyor.

Bolşevikler ve Putin Rusya’sı ile M. Kemal ve Erdoğan Türkiyesi bir tarafta, karşılarında ise önce İngiltere ve sonra ABD ve Batı Bloku... Ve Suriye Kürtleri sanki Kafkas Ermenilerinin yerini dolduruyor gibi...

Amacım, içinde yaşadığımız koşulların ne kadar çok 1918-23 dönemine benzediğinin ispatı değil, şu anı ve geleceği anlayabilmemiz için geçmişe bakmak gerektiği basit gerçekliğinin altını çizmek istiyorum. 

Kıyaslamayı bir adım daha ileri götürmek gerek: sadece içinde yaşanılan koşullar değil, Birinci Cumhuriyet kurucularının bu koşulları okuması, sorunları tanımlamaları ve ileri sürdükleri çözüm önerileri, İkinci Cumhuriyetçilerin koşulları okuma, sorun tanımlama ve çözüm önerileri de birbirine çok benziyor.

Her iki Cumhuriyet de esas olarak, yıkılan bir İmparatorluğun üzerinde, Türklerin neyi ve nasıl inşa etmeleri gerektiği sorusuyla uğraştı ve uğraşıyor. Ve verilen cevaplar, bölgede büyük bir güç olma arzusu ve ama aynı zamanda bölünme ve parçalanma korkusu cenderesine sıkışmanın ürünü. Büyük, güçlü bir devlet olma ile dağılma korkusunun yarattığı bu gerilimi siyaset yapış tarzının her alanında gözlemek mümkün. 

Oluşturulmakta olan devletin güvenlik kaygısının herşeyin merkezinde olduğu bir siyaset üretme tarzı bu. Güvenliği tehdit eden “iç ve dış hainler” buna göre tanımlanıyor ve siyaset esas olarak bu “hainlerin” ortadan kaldırılması üzerine kuruluyor.

Suriye Politikaları

Benzerliği, en çarpıcı olarak geçmişte ve bugünkü Suriye politikalarında gözlemek mümkün. Tayyip Erdoğan’ın Suriye politikaları, başta CHP olmak üzere laik-sol kesimlerce, geleneksel politikalardan büyük bir sapma olarak telakki edilip, saldırılara uğramıştı, hala da uğruyor. 

Oysa, Kurtuluş Savaşı yıllarında izlenen Suriye politikaları ile bugünkü Suriye politikaları arasında fazla fark yok aksine büyük benzerlikler var. Birinci Cumhuriyet, kuracağı devletin sınırlarını Misak-i Milli olarak ilan etmiş ve ama bu sınırların açık ve net olarak tanımlamamıştı, bu bilinir.

Mustafa Kemal’in, “menfaatlerimize azami uygun çizdirebileceğimiz sınır hagisi ise, işte o milli sınırımız olacaktır... kuvvet ve kudretimizle tespit edeceğimiz hat, sınır hattı olacaktır”, sözleri sıkça tekrar edilir. 

Fakat bu muğlak tarifin ötesinde, “Deyri Zor hududu millimiz dahilindedir” biçiminde kesin tanımlara da yer verildiği, [Mustafa Kemal, TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt II, s. 355, Ankara 1985] ve Suriye’ye yönelik politikaların, Suriye ile federasyon veya konfederasyon biçiminde birleşmek biçiminde tanımlandığı pek bilinmez.

[Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt 5, s. 353-4, Kaynak Yayınları]. Oysa 1919-20’lerde bu anlayış uygun olarak, Suriye ve Irak’ta gizli örgütlenmeler de dahil, her türlü askeri ve siyasi faaliyetler bolca yürütülmüştü.

Eklemek gerekir ki, yukardaki sözler, bugünkü Suriye’nin, Ekim 1921’de bir anlaşma ile Fransa’ya bırakıldığı, yani bu toprakların kaybedildiğinin bilindiği koşullarda yapılmakta ve söylenmektedir.

İkinci Cumhuriyet kurucuları, Birincilerin bölgeye yönelik izledikleri siyasi hattın bilincindedirler. Bu nedenle, yaşadığımız koşulların fazlası ile 1920’lere benzediği ve büyük belirsizlikler yaşandığı inancı ile, Lozan ve Misak-i Milli tartışmalarını bilerek yeniden açtılar. Kurmakta oldukları devletin sınırlarını mümkün olduğu kadar geniş tutmaya çalışarak Birinci Cumhuriyet kurucularının izinden gidiyorlar.

Tezimi tekrar edeyim: Erdoğan, Birinci Cumhuriyet’in inşa dönemini çok iyi çalışmış ve incelemiştir ve adımlarını da buna göre belirlemektedir. Bu nedenle, aradaki bu kuvvetli irtibatı ve ilişkiyi görmeyerek, Birinci Cumhuriyeti savunmayı eksene oturtarak, AKP’ye ve Erdoğan’a [İkinci Cumhuriyete] karşı muhalefet yapılacağını zannetmek, eğer cahillik değilse büyük bir siyasi körlüktür.

Eğer, günümüz Türkiye-Bölge sorunlarının, 1918-23 dönemi ile benzerliklerini göremez veya en azından Türk yöneticilerinin durumu böyle kavrayıp, politikalarını buna göre belirlediklerini anlayamazsak, kendisini solcu, demokrat, laik-ilerici veya liberal olarak tanımlayan çevrelerin içine düştüğü büyük hataya düşülür ve Paris-Berlin hattının ötesine geçemeyen bir siyasi ufka sahip olunur.

Bu çevrelerin görmesi gereken gerçeklik, Tayyip Erdoğan’a yönelik Batı merkezlerinden gelen her saldırıyı insan hakları ve demokrasi yolunda atılmış derin anlamlı adımlar olarak telakki edip, sevinç çığlıkları atmaları, onları Batı liberal-emperyalizminin bölgemize yönelik siyasetlerinin basit bir uzantısı durumuna sokma tehlikesini bağrında taşır. Burada şimdilik Uluslararası ilişkilerde genel kabul gören bir kuralı tekrar etmekle yetineyim: demokratik ülke hükümetleri ve liderleri, diktatörlerden daha çok yalan söylerler!

Her şeye karışan bir devlet ve diktatör

Her iki Cumhuriyet arasında, bölgede büyük ve güçlü devlet olma ile dağılma korkusunun yarattığı gerilim üzerinden siyaset yapma tarzını başka alanlarda da gözlemek mümkün. Güvenlik kaygısının her şeyin merkezinde durduğu böylesi bir siyaset yapmanın doğrudan sonuçlarından bir tanesi de bürokratik ve otoriter devlet kurma ve koruma arzusudur.

Tayyip Erdoğan’a karşı yöneltilen eleştirilerin başında onun, her şeye karışan ve her şey hakkında karar vermek isteyen bir diktatörlük rejimi kurduğu iddiası gelir. Oysa Erdoğan bu konuda da Birinci Cumhuriyet’in kurucu felsefesini devam ettirmekte veya yeniden inşa etmektedir. 

1920’li yıllarda Cumhuriyet Halk Parti yöneticilerinin İtalyan Faşizmini Türkiye için ideal örnek olarak göstermelerini veya 1940’ların ikinci yarısına kadar hiçbir partiye izin verilmemesi ve Meclise gelecek her vekilin M. Kemal tarafından atanması gibi gerçekleri bir kenara bırakalım. Sadece, Cumhuriyet gazetesinin 3.11.1930 tarihli başyazısını okuyalım. Birinci Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin en güzel özetidir bu: 

“Modern devletin ilk zamanlarında, mazinin hukuk zihniyetinden kendini kurtaramamış bazı millet vekilleri, Avrupa’da devletle milleti iki ayrı yapı şeklinde muhakeme etmişlerdi. Üstünden yıllar geçmiş, yosun bağlamış fikirler ile, bugün iş görmek imkânsız bir şeydir.

Modern devlet tam sözü ile hâkim bir müessesedir. İçilen suya, oturulan yere, tavanın yüksekliğine, pencerenin genişliğine, hulasa her şey karışır. Modern devlet, zaten her şeye karışmak için kurulmuştur.” [Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet, s. 31-2, Kırmızı Yay., 2008]

Bir diğer büyük eleştiri, Erdoğan’ın yasama, yürütme ve yargının tüm yetkilerini elinde toplayarak bürokrasiyi yıktığı ve devlet geleneğini ortadan kaldırdığıdır. Bu eleştiriye göre Erdoğan, Parti ile Devlet arasındaki sınırları ortadan kaldırmış ve devlet organlarını partizanca partisinin şubeleri haline getirmiştir.

Oysa Erdoğan bu konuda da Birinci Cumhuriyetin felsefesini yeniden inşa etmektedir. Burada bilinen bir örneği tekrar etmekle yetinelim: 18 Haziran 1936 tarihinde CHP Genel İdare Kurulunun, Başbakan İsmet İnönü başkanlığında aldığı bir karara göre, CHP’nin Genel Sekreteri aynı zamanda İçişleri Bakanı olacaktır. Valiler, CHP il başkanları olarak atanacaklardır. Kararla, devlet ve CHP bir ve aynı şey haline getirilmektedir.

Oysa o gün yürürlükte olan Memurin Kanununun 9’uncu maddesine göre, devlet memurlarının siyasi partilere girmesi yasaktır. Dönemin Dahiliye Vekili olan Hilmi Uran, TBMM’de, kanunun bu maddesinin değiştirilmesini ve kanunun genelge ile uyumlu hale getirilmesini ister. Sorun Atatürk’e anlatılır.

Gerisini Hilmi Uran hatıratından dinleyelim:

“Atatürk maddeyi okudu ve biraz düşündükten sonra: ‘Ben bu maddede değiştirilecek bir şey görmüyorum. Çünkü burada memurların siyasi cemiyetlere girmemesinden maksat, onların benim partimden [CHP] başka bir partiye katılmaması demektir; bu bakımdan bu madde hatta faydalıdır ve katiyen değiştirilmemelidir” (Meşrutiyet, Tek Parti, Çok Parti Hatıralarım: 1908-1950, s. 250).” [Bilgiler için: Ayhan Aktar, http://www.duzceyerelhaber.com/Ayhan-AKTAR/6567-Ataturk-ve-hukuk ]

Üçüncü bir Cumhuriyet için

Birinci ve İkinci Cumhuriyet arasındaki benzerlikleri artırmak ve çeşitlendirmek mümkün. Hukuktan özgürlükler konusunda takınılan tutumlara; “ahlaklı bir toplumun” nasıl kurulacağından buna uygun kuşakların nasıl yetiştirileceği konusuna; din-devlet ilişkilerinin hangi esaslara göre düzenleneceğinden sivil-asker ilişkilerinin düzenlenmesine ve dış siyasete kadar birçok alanda bu kıyaslamalar yapılabilir.

Ve Türkiye Akademik Dünyası, bunu kolayca yapabilecek entelektüel bilgi birikimine sahiptir. Yapılacak olan, bu alanlarda yapılmış yüzlerce çalışmayı siyasetin diline aktarmaktır. Buradan konu hakkında bilgi sahibi akademisyenlerimizi aydınlatıcı yazılar yazmaya davet etmek isterim.

İşin özeti şudur: Birinci Cumhuriyet’e sahip çıkarak İkinci Cumhuriyete Muhalefet yapılamaz. Tayyip Erdoğan’ın İkinci Cumhuriyet’ine karşı çıkmak ve mücadele etmek isteyenler, eğer Demokratik, Üçüncü bir Cumhuriyet için mücadele etmek istiyorlarsa, Birinci Cumhuriyet eleştirisini de gündemlerine almak zorundadırlar. Aksi taktirde, Erdoğan’ın İkinci Cumhuriyetine koltuk değneği olmaktan başka bir işlev göremezler.

Birinci ve İkinci Cumhuriyet, Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasına verilmiş BENZER cevaplardan ibarettir. Aralarında esasa ilişkin bir fark yoktur. Ve bir başka gelecek, bir başka Cumhuriyet, Üçüncü Cumhuriyet kurmak isteyenler, bu iki Cumhuriyete de aynı noktadan eleştirebilecek bir siyasi duruş sergileyebilmelidirler.

Bu, her iki Cumhuriyetle “hesaplaşma”, “yüzleşme” çağrısıdır.

Bu çağrı bir “yıkma” çağrısı değildir, hele “kazanımların yok sayılması” hiç değildir. Sadece yüzyıllık büyük yüzleşmeye, Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu problemleri yüzyıllık bir perspektiften okumaya çağrıdır.

Önerdiğim yüzleşme çağrısı toplumadır, kendimizedir. Düşüncede radikal bir devrimdir. Ama bunun için önce siyaset zemininin yeniden tanımlanması gerekiyor ve unutmayalım saat zaten 12’yi çeyrek geçmektedir.

.

Facebook Yorumları

Emlak8
4.05.2020
24 Nisan, Hrant Dink ve fabrika ayarları
27.04.2020
Koronalı günlerde 24 Nisan üzerine konuşmak
24.04.2020
23.5 Nisan ve yeni bir kuruluş hikâyesinin zorunluluğu
6.04.2020
Tekalif-i Milliye (Milli Vergi) emirleri ve korona için bağış
28.01.2020
Yeni bir cumhuriyet ve tarihi buluşma
21.01.2020
Hrant, Talat Paşa'nın intikamı için öldürüldü
28.12.2019
Siyasetin 'söylenecek sözü' bitmiş 'yeni söz' lazım
16.12.2019
Amerikan Senatosu’nun soykırım kararı ve olası sonuçları
18.11.2019
Bizim mahallenin hocası Mümtaz Soysal
15.11.2019
Tarihi hakikatleri inkâr ve editoryal politika
11.11.2019
T24 meselesi bize niçin Hrant Dink’i hatırlatıyor?
17.10.2019
15 soruda Suriye ve Kürt meselesi
23.08.2019
Ermenilerin imha kararı: 1 Aralık 1914
22.06.2019
Bir açıklama ardından bazı sorular
23.05.2019
Büyük koalisyon ve Erdoğan’ın seçimleri erteleme veya iptal etme ihtimali
12.11.2018
Erdoğan’ın İkinci Cumhuriyet'i ve Atatürk’ün Birinci Cumhuriyet'i: Kuvvetler Birliği, Suriye Politikaları ve Tarihle Yüzleşme
22.10.2018
Kaşıkçı cinayeti ve devlet-yurttaş arasındaki ‘güven’ ilişkisi
20.9.2018
Orta Doğu kördüğümü için alternatif çözüm: Türkiye İsrail ortaklığı
17.8.2018
“Kuşatma savaşı” ve düşündürdükleri
2.8.2018
Birinci Cumhuriyet esas alınıp İkinci Cumhuriyet'e muhalefet yapılamaz
7.7.2018
'Umdenken': Düşünme tarzımızı değiştirmek
30.6.2018
İkinci cumhuriyete hoş geldiniz
14.1.2018
HDP ve 'Türklük'
5.12.2017
Ya “safradan” kurtulmak ya da iç savaş
13.11.2017
Kavala’nın tutuklanması AKP-Ergenekon koalisyonunun resmi ilanıdır
24.9.2017
'Zamanı değil' tezinin düşündürdükleri
21.9.2017
Kürdistan referandumu ve bağımsızlık
18.9.2017
Korkunç yalnızlığın intikamı mı?
24.8.2017
Bülent Uluer, bir ölüm ilanı ve altında birkaç satır ya da aydın kırımı
19.7.2017
CHP ve Adalet: Olmayacak duaya âmin demek mi?
20.6.2015
Çıplak kadın resmi
16.6.2015
Tarihî şans mı
14.6.2015
Şiddet ile hesaplaşma!
11.6.2015
PKK- Hizbullah çatışması mı
7.6.2015
Devlet aklı
19.5.2015
‘Ermeni takıntısı’ ve Türklük
17.5.2015
Türklük ve cinayet ilişkisi!
16.5.2015
Türklük ve tarihle yüzleşme
14.5.2015
Siyasette zemin kayması
7.5.2015
HDP ve soykırım
2.5.2015
Samantha Power ve Soykırım’ın 100. yılı
23.4.2015
Bıktırdınız gerçekten!
17.4.2015
Eğer Amerika isterse!
17.4.2015
24 Nisan yaklaşırken!
8.4.2015
HDP ve demokrasi
7.4.2015
Siyaset zor zanaat
27.02.2015
Gürsel Tekin ve Şafak Pavey’e
25.02.2015
MHP, CHP ve tuhaf işler
20.02.2015
Perinçek nefret ve kin yaymaktan ceza aldı
17.02.2015
Bir trajedi olarak Perinçek davası
10.02.2015
Perinçek’i cami avlusundan almışlar!
06.02.2015
Saray soytarısı
01.02.2015
Türkiye 1915 ile nasıl yüzleşmeli
30.01.2015
Hrant Dink ve 1952 Luxemburg (4)
29.01.2015
Hrant Dink ve 1952 Luxemburg (3)
28.01.2015
Hrant Dink ve 1952 Luxemburg (2)
27.01.2015
Hrant Dink ve 1952 Luxemburg
04.01.2015
Sarıkamış’ta savaşan Ermeni askerler ve esaret mektupları
04.12.2014
Ermeni ders kitaplarında 1915: Genel bir değerlendirme (5)
03.12.2014
Ermeni ders kitaplarında 1915 (4)
02.12.2014
Ermeni ders kitaplarında 1915 (3)
01.12.2014
Ermeni ders kitaplarında 1915 (2)
30.11.2014
Ermeni ders kitaplarında 1915 (1)
17.11.2014
Hrant Harvard’da
12.11.2014
Benim Nasuh Abim (2)
11.11.2014
Benim Nasuh Abim (1)
14.10.2014
İç savaşın başındayız
07.10.2014
IŞİD’e terörist diyerek sorun çözülmez
29.09.2014
Çok şey anladığımı iddia edemem!
18.09.2014
Kasıtla nefret suçu işlenmektedir!
17.09.2014
Yeni Türkiye’nin ders kitapları (III)
16.09.2014
Yeni Türkiye’nin ders kitapları (II)
15.09.2014
Yeni Türkiye’nin ders kitapları (I)
26.08.2014
C. Bayık, E. Kürkçü ve HDP
17.08.2014
CHP yenileniyor!
06.08.2014
Genel af şart
20.07.2014
Mesafe koymanın tahammül sınırı ve derin anlamı!
26.06.2014
Birleşmiş Milletler 1985 Whitaker Raporu
23.06.2014
Tarihle yüzleşme: Bir başka bahara!
18.06.2014
Kürt meselesi çözülmeden...
16.06.2014
Bıkkınlık...
20.05.2014
Eğer yaşım 60 olmasaydı!
08.05.2014
Milletler Cemiyeti Halep Kurtarma Evi
06.05.2014
4 Mayıs Dersim Tertelesi
25.04.2014
Heyecanlandırmadı, çünkü biz çok değiştik!
19.02.2014
Holokost’u inkâr edemezsiniz ama Ermeni Soykırımı’nı inkâr serbest (2)
18.02.2014
Holokost’u inkâr edemezsiniz ama Ermeni Soykırımı’nı inkâr serbest
18.01.2014
Muammer Güler ve Dr. Reşit; ya da Erdoğan ve Talat
02.01.2014
Yeni yılın gidişatı
30.12.2013
Gene mi kurtuluş savaşı!
26.12.2013
Operasyon yapanın niyeti!
24.12.2013
CIA ve MOSSAD’a teşekkürler, MİT’e çağrı!
19.12.2013
İsrailli savcı istiyorum
16.12.2013
Eski tas eski hamam
12.12.2013
Los Angeles Examiner 1927
09.12.2013
Los Angeles Examiner 1926
05.12.2013
M. Kemal ve 2015 (2)
02.12.2013
M. Kemal ve 2015
28.11.2013
1920 Ruhu ve 2015
25.11.2013
Şivan Perwer ve Ahmet Kaya
21.11.2013
Namus bekçileri
18.11.2013
1968, cinsel özgürlük isyanı idi
14.11.2013
Doku değişimi
11.11.2013
İkinci Gezi
07.11.2013
Bilinmeyen bir darbe girişimi (2)
04.11.2013
Bilinmeyen bir darbe girişimi
31.10.2013
İdari reform ve derin travma
28.10.2013
Reform ve ademimerkeziyetçilik
21.10.2013
BDP ve Millet-i Hâkime
17.10.2013
Yine Millet-i Hâkime sorunu
14.10.2013
Reform, gecikme ve millet-i hâkime
10.10.2013
Reform ve zihniyet
07.10.2013
Reform Paketi
03.10.2013
Özkök niçin hesap vermeli (2)
30.09.2013
Özkök niçin hesap vermeli
26.09.2013
Medya ve operasyon
23.09.2013
Gerçek adalet için
19.09.2013
Defterler nerede
16.09.2013
Bizim Martin Luther King’imiz
11.09.2013
Kendini kurban saymak
10.09.2013
İktisatçılarımız ve Ermeni malları
09.09.2013
6-7 Eylül 1955 ve Suriye
05.09.2013
Müdahale iyi mi kötü mü
04.09.2013
Evdeki mutfak mı, dışarıdan ithal mi
02.09.2013
Zor şey be yazmak
26.08.2013
Ergenekon: Genel değerlendirme
22.08.2013
Bir kıyaslama
21.08.2013
İttihatçılar’ın yargılanması ve hukuk
19.08.2013
Devlet görevlilerinin yargılanması ve hukuk
15.08.2013
Veli Küçük, Ergenekon ve Ermeni soykırımı
14.08.2013
Ergenekon ve Ermeni soykırımı
13.08.2013
Adalet arayışı
13.08.2013
YETMEZ ama EVET
05.08.2013
Devlet bilir!
31.07.2013
Mısır ve akla getirdikleri
29.07.2013
Gezi Türk 68’idir!
24.07.2013
Hitler’in seçimle işbaşına geldiği efsanesi
22.07.2013
Zihniyet sürekliliği niye
15.07.2013
AKP: Kuş mu, deve mi
09.07.2013
Türk siyasetinin iki ana damarı
02.07.2013
Hrant, Lice ve Gezi: Yeni bir yarın
24.06.2013
Lyndon Johnson ve Tayyip Erdoğan
18.06.2013
Erdoğan iç savaş mı istiyor
10.06.2013
Yeni Türk ulusal kimliği ya da başladığı anda biten hareket mi
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive