Zekeriya Kurşun

Yeni Şafak



Bookmark and Share

Cemal Kaşıkçı olayına tarihten bakmak


18.10.2018 - Bu Yazı 604 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Cemal Kaşıkçı meselesinde sona yaklaşıldı. Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan konsolosluğundan buhar olup uçmadığının emareleri ortaya çıkmaya başladı. Hiç bir şekilde kabul edilmesi mümkün olmayan bu menfur hadisenin bölgede derin tesirler uyandıracağı muhakkaktır. Mesele sadece bir katl hadisesi olarak kalmayacak, siyasi, ekonomik ve zaman içinde sosyal tesirlerinin de ortaya çıkacağında kuşku yoktur. Maalesef dünyada egemen olan anlayış bu tür krizlerde, mağdurların daha fazla mağduriyetine sebep olmaktadır. Meseleye ilk günden beri vakıf olan ABD Başkanının açıklamaları. Batı’nın sessizliği bunun en açık delilidir.

Bu hadisede asıl mağdur, maktul Kaşıkçı’dır. Ancak Türkiye de mağdur edilmek istenmektedir. Diğer taraftan -son anda da olsa- Kral Selman’ın harekete geçip Türkiye ile işbirliği yapmak istemesi, Suudi Arabistan devletinin ve makul yönetici ailenin de bu olaydan zarar göreceğini anladığını göstermektedir.

Mesele görünenden büyüktür ve olaylar vuzuha kavuşuncaya kadar temkinli konuşmanın kimseye bir zararı yoktur.

TARİHTEN BİR MİSAL

Bu tür durumlarda gelecekten bahsetmek yerine, tarihten söz etmek ve benzeri hadiseleri irdelemek ufkumuzu açacaktır. Daha önce Suud Tarihi ve Türkiye-Suud ilişkileri konularına değinmiş ve aynı konulara devam edeceğimi yazmıştım. Tabii o zamanki niyetim bu konuları tarihi ve mezhebî perspektiften irdelemekti. Ama gündem bizi bambaşka bir yere taşıdı. Dolayısıyla şimdi anlatacaklarım masal değil, misaldir.

Türkler ile Suudilerin kaderi on yedinci yüzyıldan beri çeşitli noktalarda defalarca kesişmiştir. Bugün bu uzun sürecin hikayesinden sarfı nazarla sadece bir kesitinden yardım alarak günümüze ışık tutmaya çalışacağım.

Osmanlı Devleti’nin Necid bölgesine (bugünkü Riyad civarı) kaymakam olarak atadığı Faysal bin Türki, bölgeyi ve Suud ailesini uzun yıllar idare etmiştir. Aile içinde İmam da olarak bilinen Faysal oldukça dirayetli bir yönetim oluşturduğu gibi Körfez’deki diğer şeyhlikler (Bahreyn, Katar, Umman) üzerinde de nüfuz sahibi olmuştur. Çölü aşmadığı müddetçe iktidarını zararsız gören İngilizler, gün geçtikçe nüfuzunun Körfez’de yayılmasından hoşlanmadılar. Zira onun güçlenmesi aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin nüfuzunun artması demek olacaktı. Oysa Faysal hakkında fazla bir şey bilmiyorlardı. Üstelik İngilizler ile de anlaşmak niyetinde olmaması onları çileden çıkarıyordu.

İNGİLİZLER DEVREDE

İngilizler, daha sonraki yıllarda çok ünlenecek olan Palgrave adındaki bir gezgini Suriyeli Hristiyan doktor kimliği ile bölgeye gönderdiler. Palgrave, 1864’te Riyad’a ulaştığında Faysal oldukça yaşlanmış, hatta gözleri görmez olmuştu. İdareyi kendi adına oğlu Abdullah yürütüyordu.

Palgrave burada gördüklerini ve bölgede yaptığı seyahatlerini iki ciltlik bir kitapta toplayacak ve eşsiz bir kaynak oluşturacaktı. Satır aralarında verdiği bazı bilgiler aslında kendi misyonuna da işaret etmektedir. Nitekim Faysal’ın oğulları Abdullah ve Suud arasında ciddi bir rekabetin olduğunu yazması görevini açık etmektedir. Zira Bedevi kültüründe kabile emirliği için kardeşler arasında rekabetin olduğu bilinmeyen bir şey değildir. Ama Palgrave’in iddiasına göre bu rekabet, Suud’un kardeşi Abdullah’ı öldürmek için kendisinden zehir istemesine sebep olacak kadar büyüktür.

Eğer olaylar bu şekilde kalmış olsaydı bu iddia tartışılabilir tarihi bir kayıt olacaktı. Oysa kısa zamanda gelişen hadiseler, aslında Palgrave’in -zehir vermese de- İngilizlerin aile içinden Abdullah’a karşı kullanabilecekleri bir kukla aradıklarını gösteriyordu. Başka bir ifade ile Palgrave, Suud’a sıradan zehir yerine daha etkili olan nifak zehiri vermişti.

Palgrave istediğini bulmuş ve bölgeden ayrılmıştı. Suud, ölen babasının yerine geçen ve Osmanlı Devleti’nden kaymakam olarak atamasını bekleyen kardeşi Abdullah’a karşı isyan etti. Faysal’ın oğlu Suud İngilizlerden aldığı destek ile bazı kabileleri de tarafına çekerek uzun zamandır barış içinde olan bölgeyi altüst etti. Bazı bedevi kabilelerden aldığı destek ile hem kardeşini ve hem de Osmanlı Devleti’ni uğraştırdı.

MİDHAT PAŞA’NIN TEDBİRİ

Kısa bir süre önce Bağdat’a vali olarak atanan Midhat Paşa olayları takip etmektedir. İngilizlerin bu girişimlerinin Basra Körfezi’nde meydana getireceği tehdidin farkındadır. Nitekim Bahreyn adeta İngilizlerin avucunun içine girmiştir. Sıra Kuveyt ve Katar’dadır. Durumun farkında olan devlet, bölgede etkinliğini artırmak için Abdullah’ı babası gibi kaymakam olarak tayin ettiyse de Suud’un İngiliz destekli faaliyetlerini engelleyememiştir.

Durumun vahametini kavrayan Abdullah, Midhat Paşa’ya müracaat edip kardeşine karşı yardım talep etmesi, Paşa’yı harekete geçirecektir. Önce İstanbul’a yazarak, bu meselenin sadece kardeşler arasındaki bir hanedan kavgası olmadığını bildirecektir. Meselenin büyük olduğunu bütün bölgeyi ilgilendirdiğini ve işin arkasındaki İngilizlerin bu bahane ile Körfez’e yerleşmek istediğini söyleyip merkezden askeri harekat yapma izni isteyecektir.

Belgeleri Osmanlı ve İngiliz arşivlerinde bulunan bu hikayenin detayları nerdeyse bir asır sonra ortaya çıkacaktır. Midhat Paşa uzun yazışmalar sonunda İstanbul’dan aldığı izin ve Kuveyt şeyhinin denizden sağladığı destekle 1871 yılında bölgede geniş bir askeri harekata girişecektir. Böylece hem İngiliz destekli muhtemel bir Suud hanedanının kurulmasını öteleyecek ve hem de Katar’ın gelecekte bir devlet olarak ortaya çıkmasını sağlayacak alt yapıyı hazırlayacaktır.

Bugün yaşananları ve bölgedeki aktörleri tarihi şahsiyetlerin yerine koyarak yorumlamak mümkündür. Ancak bilin ki; Cemal Kaşıkçı sadece kendi fikirlerinden dolayı katledilmedi. Bilakis tarihin tortusundan korkarak, Türkiye’yi ebediyen bölgeden dışlamak isteyenlerin müşterek ihtirasları yüzünden öldürüldü. Bu yüzden Türkiye temkinli davranmalı ve bu oyuna gelmemelidir.

.

Facebook Yorumları

Kod8
12.11.2018
Yüzyıl sonra Ortadoğu’da sınırlar ve bayraklar
18.10.2018
Cemal Kaşıkçı olayına tarihten bakmak
15.10.2018
Misyonerlik suç mu?
11.10.2018
Ka’be baskını niye yapıldı?
8.10.2018
Trump, Muhammed bin Selman ve Cemal Kaşıkçı
4.10.2018
Eğitim tarihimizden manzaralar ve bugünkü halimiz
1.10.2018
Diplomasi tarihimizden dersler
28.9.2018
Trump ne diyor?
24.9.2018
Türkiye’nin temsili meselesi: Zorunlu hatırlatmalar
20.9.2018
Kerbela’yı yâd etmek
17.9.2018
Malay Dünyası ve Türkiye
13.9.2018
Makyavelizm ve diplomasinin ince ayarı
10.9.2018
İdlib’de bir pencere
6.9.2018
Yemen’deki çocuk ölümlerinin sorumlusu kimdir?
3.9.2018
“Kisve bahâsı” ya da Osmanlı Arşivleri meselesi
30.8.2018
30 Ağustos İslam jeopolitiğinin başlangıç tarihidir
27.8.2018
26 Ağustos’un sırrı
23.8.2018
Çölde ‘iz’ aramak
20.8.2018
Türkiye Katar ilişkileri on beş milyar dolar ile sınırlı değildir
16.8.2018
Devlet arşivlerinde neler oluyor?
13.8.2018
ABD’nin bilmediği: “Bu da geçer yâhû”
9.8.2018
Dolar musibetinden hayır çıkarmak
2.8.2018
İran nefreti Arap Natosu için yeterli mi?
30.7.2018
Papazın öğrettikleri: Türkiye daha büyük tehdit altında
26.7.2018
Yükselen güç olmak fırsattan değil bilgiden geçer
23.7.2018
Yahudi Ulus Devleti nasıl kuruldu?
16.7.2018
15 Temmuz ibretlik halimizi değiştirdi: Unutmayalım!
12.7.2018
Yeni sistemde politika üretme kurulları
9.7.2018
Yeni hükümet sisteminden beklentiler
5.7.2018
Suriye-Ürdün sınırında Der’a’dan yükselen feryat
28.6.2018
Yeni devir ve ‘kültürel inşa’ mecburiyeti
21.6.2018
Seçim sistemlerimiz ve yüzde elli bir
18.6.2018
Bayram’ı hak ettik mi?
4.6.2018
Yüzyıl önce Hoy’da bir ramazan ortası
31.5.2018
İslam ülkelerinin ortak tarihi: Fetih ve Fatih
28.5.2018
Şantajcı Batı basını ve II. Abdülhamid
24.5.2018
Filistin neresidir, Kudüs ne taraftadır?
21.5.2018
İİT İstanbul toplantısı ve Kudüs’ün geleceği
17.5.2018
Kudüs’ü unutmayın, sadece unutmayın!
10.5.2018
Ortadoğu, Balkanlar ve Aliya İzzetbegoviç
3.5.2018
İran Türkiye’yi merak ediyor
30.4.2018
Hariciyeci mi, hariç mi?
23.4.2018
Arap Ordusu mu Arap Lejyonu mu?
16.4.2018
Suud Veliahdı’nı Türkiye’ye davet ediyorum
9.4.2018
Osmanlı’da Vehhâbîlik
5.4.2018
Suud veliahdı Muhammed bin Selman ne diyor?
26.3.2018
Tarihin en zor on beş yılı
19.3.2018
Çanakkale’yi san’atla anlatmak
12.3.2018
Türk Arap ilişkilerinde Zeytin Dalı
8.3.2018
Körfez’de sahneye yeni filmler konuluyor
5.3.2018
Halifelik kaldırıldı mı?
19.2.2018
ABD Afrin ve Menbiç’te ne yapabilir?
12.2.2018
İnsan mı Sultan mı?
1.2.2018
Saddam, Kaddafi, Esed ve Soçi
8.1.2018
Türkiye dünya gündemini takip edebiliyor mu?
1.1.2018
Türkiye’nin yüzyıl önceki ve yüzyıl sonraki gündemi
25.12.2017
Türkler ve Araplar tarihlerini yeniden okumak zorundadır
11.12.2017
Kudüs’ün statüsünü kim belirleyebilir?
13.11.2017
İslam dünyasında siyaset ve toplumsal cinsiyet meselesi
7.11.2017
Suudi Arabistan’da iç hesaplaşma mı yaşanıyor?
30.10.2017
Türkiye Cumhuriyeti’ni 100. yıla hazırlama kılavuzu
26.10.2017
ABD’nin eski konsolosluk elemanını kurtarma operasyonu
23.10.2017
Türkiye’nin “Kerkük Meselesi” yoktur
19.10.2017
Filistin devleti Gazze'de mi kurulacak?
16.10.2017
Türkiye’nin İdlib’te ne işi var, harekattan neler beklenebilir?
12.10.2017
Türkiye ABD ilişkilerinde medler ve cezirler
9.10.2017
Kral Selman’ın Rusya ziyareti ve değişen bölgesel güvenlik dengeleri
5.10.2017
İbret almazsan ibretlik olursun: İdrisî’nin kısa hikâyesi
2.10.2017
Devletçilik oyunu mu, devletler oyunu mu?
28.9.2017
İhanete prim vermek Türkiye’nin geleceğini rehin almaktır
21.9.2017
Barzani Kürtleri ateşe mi atıyor?
18.9.2017
Üniversiteler dış politikaya ne kadar katkı sunuyor?
14.9.2017
Ortadoğu’da yeni düzeni hangi değer belirleyecek?
11.9.2017
Körfez krizinde eski ve yeni düzen: Diplomasi ve genç liderler
7.9.2017
Hac, siyaset ve meşruiyet
5.9.2017
Türkiye’nin bölgesel ve küresel krizlerde alternatif arayışları
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kod8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Kod8