A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

‘Korkunun Felsefesi’, gelecek umudu ve Svendsen


22.03.2020 - Bu Yazı 125 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Kapıyı hafifçe aralayıp mesafeyi korumaya çalışarak ellerine baktım. Yüzüne, sesine, bakışına aşina olduğum kargo görevlisi değildi sanki. Paketi keskin bir bıçağı uzatır gibi elime tutuşturup bir an evvel bırakıp kaçmak istediği için her zamanki gibi kimlik ve imza istemedi. Bir an ormanda ansızın karşılaşan iki yabani hayvan gibi birbirimizin gözlerine ürpertiyle baka kaldık. Havada asılı kalan kırık bir teşekkürden sonra hızla kapıyı kapadım. 

Önce poşeti sabunlu bir bezle sildim sonra açıp çöpe attım. Virüsün plastik yüzeyde kaç saat kaldığını hatırlamaya çalışırken yaptığımın saçma olduğu bilinciyle kendime gülüyor ve bir yandan temizliğe devam ediyordum. Virüs savaşılması gereken bir acımasız bir düşmandı. Asla zaafiyet gösterilmemeliydi. Mandalina kolonyasıyla kitapların kapağını silmeye başladığımda, limon bahçelerinde tekrar yürüyemeyeceğimi düşündüm. Gelecek kenarlarından yanan eski bir kartpostalın içinde eriyip yok oldu. Zaman kıpırtısız bir göl misali halka halka genişledi. 

Ne vakit sona ereceğini bilmediğim hayatım, sevdiklerim ve tabiatın bütün varlıkları için endişelenmeden yürüyebileceğim, deniz kuşlarıyla konuşabileceğim, kunt bir zeytinin gövdesine dayanıp şiir okuyabileceğim bir gelecek tahayyülüm, umudum yoktu. Sakinleşmek için kahve yapmak üzere mutfağa gittim. Marketten yeni aldığım kahve kavanozunu elime alınca virüsün camda ne kadar yaşadığını hatırlamaya çalıştım. O kısacık anın içinde, buzdolabındaki süt kutusuna değen binlerce el, onların endişeli hayatları, market çalışanlarının kaygılı yüzleri, maskesiz sağlık çalışanları, işsizler, evsizler, mülteciler, mahkumlar, ellerini yıkamak için su bile bulamayanlar çamurlu bir nehir misali akmaya başladı zihnimden. Soluğum kesilince her şeyden vazgeçip yatağın üzerine cenin gibi kıvrıldım. Bulantının ve içimdeki kanat çarpıntısının geçmesini bekledim bir süre. O anın en belirgin duygusu mutlak bir belirsizlik ve hiç geçmeyeceğini sandığım bir korku bulutuyla kuşatılmış olmamdı. 

Distopik bir romanın başlangıcı gibi okunabilecek bu hikaye, dünyada milyonlarca insanın bildiği, anladığı, tecrübe ettiği sıradan bir gerçeklik. Hikayeye hakim olan “korku”, asırlar boyu insanlığı bir biçimde kontrol eden, modern dünyanın her alanına nüfuz edebilen çok güçlü bir duygu. 

Epeydir okuma listemde olan ‘Korkunun Felsefesi’ni böyle bir zamanda okumak, korkunun tabiatını keşfetmek, farklı veçhelerini ve disiplinlerle ilişkisini anlamak bakımından faydalı oldu. Daha önce ‘Yalnızlığın Felsefesi’ başlıklı kitabını değerlendirdiğim Norveçli yazar, felsefeci Lars Svendsen, insanlık hallerinin felsefeyle ilişkisini kurcalamayı seviyor. Toplumsal korkunun tezahürlerine bilimin, sosyolojinin, siyasetin, kitlesel medyanın ve edebiyatının penecelerinden bakarken esas itibarıyla gelecek imkanını tartışmaya açıyor. 

İlk bölüm korku kültürünü yani insan zihniyle nasıl şekillendiğini inceliyor. Daha sonra bir fenomen olarak tanımlarken farklı yaklaşımlarını ele alıyor. “Risk toplumuna” farklı davranış biçimleriyle bakıyor. Korkunun cazibesinin paradoksal boyutlarını aktarıyor. Korkunun güven üzerindeki ezici üstünlüğüne dikkat çekiyor. Korkunun siyasi olarak “teröre karşı savaşta” nasıl kullanıldığını örneklerle hatırlatıyor. Sonunda nihayet bu korku iklimiyle nasıl baş edeceğimizi sorguluyor. Ve korkuyla kaygıyı ayıran farkı açıklayıp sığ sanılan “korkuyla” uğraşmayı sevme sebebini itiraf ediyor; “Kaygıya eşlik eden tüm o ‘metafizik yükün’ icabına bakmak da esasında hayli zevkli”. 

Kitabı bu başlıklar altında okurken Svendsen’in ne yapmak istediğini bir kez daha kavradım. Okuru felsefi kavramlarda boğmadan, güncel ve hayatın içinden örneklerle meselenin özünü anlamaya davet etmek. Bu ifademden ‘rehber kitaplardan’ olduğu sanılmasın. Sonundaki on beş sayfalık kaynakça bile yazarın araştırma merakını ve meselesini derinlemesine tartışma arzusunu açıkça gösteriyor. 

Kitaba geçmeden, siyaset felsefecisi, yazar İtalyan Agamben’in (Kitapta ona da referanslar var) bugünlerde maruz kaldığımız küresel salgın için yayımlanan yazısının şu kısmını hatırlatmak istedim; 

“Virüs için savaş tabirlerinin kullanılması şaşırtıcı değil. Acil durum önlemleri gerçekten sokağa çıkma yasağı altındaki bir hayata mecbur ediyor bizi. Gel gör ki öteki kişilerin her birinde pusuya yatabilen görünmez bir düşmanla savaşmak, savaşların en saçma olanı. Aslında bu bir iç savaş. Düşman dışarıda değil, içimizde”.

Agamben, korkunun kötü bir yol gösterici olduğuna inanıyor ama görünür olmayan pek çok şeyi de görünür kıldığına inanıyor. 

Korku, acaba onun söylediği gibi insanları birleştiren bir şey olmaktan ziyade ayrıştıran, ötekine karşı körleştiren bir duygu mudur? Bu soruya net bir cevap vermek zor bana göre. Bugün sadece atıfta bulunduğu İtalyanlar değil, kültürleri, yaşama alışkanlıkları ve toplumsal yapıları farklı olan milyonlarca insan, hastalanma tehlikesine karşı pek çok şeyi feda etmeye hazır görünüyor. Hayatı kaybetme tehlikesi ve  ölüm korkusu, sosyal ilişkileri, işi, arkadaşlıkları, siyaseti, dini ve esas itibarıyla insanın duygularını değiştiriyor. Bu sürecin sonundaki dönüşümü bugünden öngörmek mümkün değil ama hiç değilse bu anlamda korkunun bireysel ve toplumsal tezahürlerini anlamaya çalışabiliriz. 

Belirsizliğin yarattığı korku, bulaşıcı olması, somut tehlikelerin yanısıra hayali olanlarla da savaşması, varsayımlarda bulunması, ihtimalleri değerlendirmesi nedeniyle bastırılması en zor olan duygulardan biri. Bugün insanlığın sebep olduğu iklim değişikliğinin ve doğal felaketlerin daha da kötüye gideceğine inanıyoruz haliyle. Hatta son 50 yıldır yaşadığımız küresel salgınlardan “insanı” sorumlu tutuyoruz. Bu çok doğal. 

Svendsen elbette bu tehlike ihtimalini kabul ediyor ama aynı zamanda şu basit gerçeği hatırlatıyor;

“Potansiyel tehlikelerin fiili bir tehlikeymiş gibi sunulması sürekli yinelenen bir özelliktir. Dünya potansiyel tehlikelerle doludur..Kaldı ki potansiyel tehlikelerin çoğu gerçekleşmez”. 

Peki o halde her çağın ve zamanın ruhuyla değişen, güvenlik odaklı Batı toplumlarına hakim olan korku kültürü ve tehditleriyle  - bugün kanser, terörizm, ekolojik felaketler, salgın hastalıklar - nasıl başa çıkılır? Özellikle bizimki gibi parçalanmış, ötekine güvenmeyen, “yabancıyı” pek sevmeyen, ırkçılık eğiliminin yoğun olduğu toplumlarda korku varoluşa, kurgulanmış tehlikelere dair birleştirici bir unsur olabilir mi? 

İyimser bir bakış açısıyla evet ama tersi de olabilir. yazara göre neyden ne kadar korktuğumuzu, yaşadığımız coğrafyanın kültürü, sahip olduğumuz imkanlar, tecrübelerimiz ve toplumsal ilişkilerimiz de belirliyor. Svendsen’in korkuyu açıklarken onlarca yazar ve felsefeciyle “tartışmasının” içeriği zenginleştirmekten öte daha temel bir sebebi var. ‘Korku Politikaları’nı siyaset felsefecileriyle anlattığı bölüme  Giambattista Vico’nun 1744’de yazdığı eserden yaptığı bir alıntıyla başlıyor; 

“Korku bütün insan medeniyetlerinin temeli olarak görülebilir; insanların etrafını kuşatan her şeyin gelişmesine yön veren ana saiktir, evler ve kasabalar, aletler ve silahlar, yasalar ve toplumsal kurumlar, sanat ve din böyle doğmuştur”.

Vico medeniyeti yıldırım korkusuyla başlatmış. Korkuya neden olan şeyin, başka insanlar değil daha ziyade bütün insanların aynı biçimde karşı karşıya kaldığı bulunduğu tehdit olması vurgulanıyor. 

O çağdan bugünkü küresel salgın tehlikesine gelindiğinde, şu an bizi olduğumuz varlıklar yapan o “muhteşem medeniyete” ne kadar güvendiğimizi de sorgulamamız gerekmez mi? 

Svendsen de soruyor;

“Kayda değer bir kesinlikle şunu söyleyebiliriz ki yeni salgın hastalıklar ve tüm kıtalara yayılan salgınlar hep ortaya çıkacaktır ama şu doğrudur ki dünyanın en zengin kısmında yaşayan bizler - iyi hijyen ve iyi tıbbi bakım - bunları görece daha az hasarla atlatacağız, oysa dünyanın yoksul halkları çoğu kez gaddarlıkta sınır tanımayan bir kaderin kurbanı olacaklar”. 

Öyle mi olacak acaba? Muhtemelen evet ama bu durum bugün dünyanın “iyi tarafında” yaşayanlar için bir korku kaynağı olmaktan çıkmadı mı? “Çok güvendiğimiz vücudumuz, virüse dair bir işaret vermezse” korkusu yeni hastalıklarla ilişkimizi nasıl belirleyecek mesala? Don Dellilo’nun ‘Beyaz Gürültü” isimli romanındaki profesör gibi hastalıkların veya küresel felaketlerin artık bizim yaşadığımız “mahalleye” gelmeyeceğini düşünme ihtimalimiz kalmadıysa eğer, artık dünyanın “güvenli” bir yer olmadığı düşüncesiyle nasıl baş edeceğiz? 

Svendsen, sosyolog Zygmund Bauman’ın kendini bir belirsizlik hissi olarak dışavuran korku biçiminden bahsediyordu. Bu dünyada yaralanabilir oluşumuzun her şeyin üstünde tutulduğunu hatırlatıyordu. Sanırım insanın en kırılgan yanlarından birisi bu düşüncenin diğer her şeyi kolaylıkla ezmesi. Ucu ölüme varan varoluşsal bir korkudan söz etmiyorum. Kendini güvende hissetmemenin, her an, her türden tehlikeye açıkmış gibi hissettiren yaşam pratiklerinin sonucu olan bir savunmasızlık bu. 

‘Korku ve Güven’ bölümünde, bu türden bir “yabancılaşmaya” değiniyor;

“Bir toplumda güven azaldığında bu, bir başına ve evhamlı bireyleriyle daha büyük bir toplumsal ayrışmaya sebebiyet verir. Herkes bir başkası için potansiyel bir tehlikedir”. 

İçinden geçtiğimiz bu zor dönemde, herkesin bir diğeri için risk teşkil ettiği gerçeğine, olası tehditlere karşı korkuyu tamamen gidermek mümkün değil. Anlaşılan gerekli de değil. Korkunun bazen güven gibi birleştirici etkileri de olabiliyor. Kaldı ki korku, “insani temasın” sakıncalı olmadığı zamanlarda bile aşina olmadığımız için korktuğumuz şeylerden kaçınmamızı söylüyor. Ve o doğal korku, aslında kendimiz hakkında da bir şeyler anlatıyor.   

Svedsen, insanlığın tarih boyunca korktuklarını sıraladıktan sonra, “Her zaman korkulacak bir şeyler vardır” diyor. Nesnesi sürekli değişen korkunun olmadığı bir dünyada yaşamak mümkün olmadığına göre Frank Roosevelt’in “Korkmamız gereken tek şey korkunun kendisidir” mesajını içselleştirebilmenin çarelerini aramalıyız belki de. 

Bu yazıda anamadığım onlarca yazar ve filozof, korkunun insanla ve toplumla ilişkisi üzerine düşünmüş. Aralarında korkuyu ciddiye alanlar, onu bir tehdit olarak görenler, iktidarın baskı aracı olarak değerlendirenler, tedbire inanlar, riskleri reddedenler, onu estetik ve cazip bulanlar, özgürlüğü yok ettiğini düşünenler ve rolünü abartanlar var. 

Korku kültürünün kötümser bir kültür olduğuna inanan Svedsen, her şey rağmen iyimser bir felsefeci. Korkunun yerine umudu koyabilmenin mümkün olduğuna inanıyor. Ona göre korkumuz lüksümüzle doğan ve yaşayan bir problem. 

Diyor ki, “Öyle güvenli hayatlar sürüyoruz ki hayatlarımız üzerinde fiilen bir tesirde bulunma şansı olmayan sayısız tehlikeyi de kendimize dert edinebiliyoruz”. 

Chuck Palahniuk’un romanındaki soru (Invisible Monsters) korkunun kötümserlikten beslenen yanını hatırlatıyor;

“Gelecek ne zaman vaat olmaktan çıkıp bir tehdit unsuru haline geldi?”. 

Cevabı, çok eski çağlardan beri. Svedsen’ın dediği gibi, melesele korkunun kökünü kazıyıp yok etmek değil. Yoksulluk, gelir eşitsizliği, iklim değişiminin neden olacağı felaketler, savaşlar, hastalıklar, salgınlar, belirsizlik her zaman olacak. Ama bu yazıyı yazdığım gün olduğu gibi baharı müjdeleyen tomurcukların her şeyin kötüye gitmesinin önüne geçen iyimser umudu da hep varolacak. 

Korkunun dayattığı tehditlere umutla direnmek, dünyayı her şeye rağmen daha iyi bir yer yapabilme ihtimaline tutunmakla mümkün. Tedbirin, özgürlüğü ve hayatı çalmadığı bir dünyada, belirsizliğe meydan okuyarak korkunun birleştirici gücüne sığınabiliriz. Thomas Aquinas, “Tüm korkular bir şey için duyduğumuz sevgiden kaynaklanır” diyor. Aristoteles, korkunun daima umutla bağlantılı olduğunu söylüyor. 

Eğer söylendiği gibi en eski ve en güçlü insani duygu korkuysa, ona eşlik eden umut, sadece haklı korkuları değil, bugün olduğu gibi hayatımızı felç eden, gerçek bir karşılığı olmayan “hayali” korkuları da yenebilir.  

kitap

* Korkunun Felsefesi - Lars H. Svedsen, Çev. Murat Erşen / Redingot Kitap 

.

Facebook Yorumları

Emlak8
22.03.2020
‘Korkunun Felsefesi’, gelecek umudu ve Svendsen
9.03.2020
Virginia Woolf, Maya Angelou ve yazının kadın sesi
24.02.2020
Irkçılığın kökeni, 'Yeraltı Demiryolu' ve Whitehead
10.02.2020
‘Gürültülü Yalnızlık’, Hrabal ve kitaplara ağıt
27.01.2020
Rilke, Zweig'ın soylu vedası ve nergisler
23.12.2019
‘Tehdit Mektupları’, vicdan ve Aslı Biçen
2.12.2019
Yazarlar anlatıyor: İlham, yaratıcılık ve o kristal an
19.11.2019
Victor Jara, umut ve 'Yarım Kalan Şarkı'
12.11.2019
Okurla kurgunun buluştuğu 'Çarpıtma Sanatı' ve Vasquez
4.11.2019
‘İçimizdeki Ermeni’, Yüzleşme ve Yesayan
28.10.2019
Kendini doğuran Furuğ Ferruhzad’ın dünyasında yolculuk
21.10.2019
Ferrante’yle hayatı ve yazıyı sorgulamak: ‘Tesadüfi Buluşlar’
7.10.2019
'Ötekilerin yolculuğu' ve Ulrich Alexander Boschwitz
9.09.2019
'Son tetikçi' Hitler'in düşündüren portresi ve Haffner
25.08.2019
Diyarbakır Hikâyeleri, kelimeler ve Murat Özyaşar
14.08.2019
‘Ötekilerin Kökeni’, ırkçılık ve Toni Morrison
7.07.2019
İtiraz günlüğü 'Jakop Von Gunten' ve Robert Walser
19.06.2019
Aşkın doğası, Marie Curie, Blanche ve Enquist
10.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
20.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
13.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
22.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
15.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
8.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
11.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
06.04.2015
Yüzleşmenin ınsanı katmanları
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive