Saniye İçinde Yönlendiriliceksiniz


A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

Okurla kurgunun buluştuğu 'Çarpıtma Sanatı' ve Vasquez


12.11.2019 - Bu Yazı 94 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Edebiyat üzerine yazılan farklı türlerdeki metinlerde en fazla rastlanan temel meseleler - okuyan kimdir, okuma eyleminin değişik veçheleri, gerçeklik ve kurgu arasındaki ilişki, edebiyat nedir, ne değildir - her yazarın yorumuyla farklı bir boyut kazanır. 

Edebiyat üzerine yazılan denemelerde ilgimi çeken, okumanın insanı “bağımlı” kılan gücünü hatırlatan anlatılardan ziyade okuru dönüştüren etkisini anlatan yaklaşımı oluyor. O loş, gölgeli alanda, okumanın hazzıyla kaçırdıklarımı gösterebilen, neredeyse yepyeni bir okuma serüveni ve “varoluş” ihtimali hediye eden yazarları önemsiyorum. Romanlarından (Gammazlar, Düşen Şeylerin Gürültüsü, İtibarlar) etkilendiğim, kitapları epeydir dünyayı dolaşan Kolombiyalı yazar Juan Gabriel Vasquez onlardan biri. 

Onun ‘Çarpıtma Sanatı’ başlıklı kitabındaki “asi” ve bozguncu denemelerinin yansımasını, başka bir Latin Amerikalı yazar Ricardo Piglia’nın Kafka’ya dair bir tespitiyle anlatmak, kitabın çerçevesini belirleyecek.

Piglia, Kafka ile Felica Bauer arasındaki sonsuz mektuplaşmada meydana gelen dönüşümün, edebiyat tarihinin en önemli olaylarından biri olduğuna dikkat çeker. Bu mektuplaşmanın, bir başkasının yazdıklarını okumaya duyulan tutkunun, okumanın ötekinde harekete geçirdiği şeylere duyulan güvenin, yazıyla “baştan çıkarmanın” olağanüstü bir örneği olduğunu söyler.

Kafka, Felice’yi tanımadan altı ay önce Max Brod’a yazdığı bir mektupta, “Bir insan genç bir kadına yazı aracılığıyla bağlanabilir mi” diye soruyor. “Olan tam da budur” diyor Piglia. Kafka’nın Felice’yi saf anlamıyla bir okura dönüştürme stratejisinden bahsediyor. Ona göre Felice aslında bir yabancı, mektuplarda uydurulan bir kişiliktir, aynı zamanda hayal edebileceğimiz en ısrarlı ve olağanüstü okur figürlerinden birinin inşasıdır; “Felice, hayal edilmesi gerekli okurdur; Kafka’nın da yaptığı budur”. 

Bence Vasquez’in de kurgu edebiyatının, romancıların açık ve gizli niyetlerini, düşünsel ve duygusal dünyalarını, yöntemlerini, okur-kitap ilişkisini, yazarların, eleştirmenlerin konumlarını yine yazarlar aracılığıyla anlatırken yaptığı bu. Hayatın boğucu derecede dar bakış açısından kurtulmak, kendisininkinden farklı bir yaklaşımla empati kurmak için kurgu okuduğunu ve aynı nedenle yazdığını söyleyen Philip Roth gibi başka hayat tecrübelerinin nasıl yaratıldığını kavrama ve gösterme çabası. 

Vasquez, hoşnutsuz olan kurgu okuruna giydirilen deli gömleğini, “edebi kurgu tarafından” ele geçirme arzusunu deneyim susuzluğuyla açıklıyordu: “Aynı anda hem kadın, hem erkek, hem sadık, hem sadakatsiz, hem ateist, hem inançlı olamayız. Ama öyle olduğumuzu hayal edebiliriz ve iyi bir kurgunun okunması, bu durumda yönlendirilmiş hayal gücünün bir deneyimidir; ya da (bizimkinden daha zengin, daha derine nüfuz edebilen, daha çağrışımsal) başka bir hayal gücünün bizi elimizden tutup daha önce hiç gitmediğimiz o yerlere götürdüğü bir deneyim”. Bu tespit kuşkusuz epey tanıdık. 

“Romanları ve öyküleri neden okuruz? Kurgu hayatımızın hangi boşluğunu, bazılarımızda saplantı ya da zaafa dönüştürecek denli doldurabiliyor” sorularını Cervantes üzerinden anlattığı bu bölümün sonunda tanıdık olamayan büyülü bir andan bahsediyordu. Vasquez’in benzerlerinden farkı, her yönüyle hissetmek istediğim o “anı” tarif etme coşkusunda. Edebiyatın sihri de tam o anın içinde gizli. 

Nabokov’a göre yüreğimizle ya da beynimizle değil, omuriliğimizle okuyoruz, çünkü büyük edebiyatın varlığını ele veren gıdıklanma orada oluşuyor. Yazar bu estetik hazzı ve gerçekten özgür olduğumuz tek yerin edebiyat olduğunu örneklerle gösterdikten sonra Proust’un saptamasını hatırlatıyor önce; “Bilgeliğimizin yazarınkinin bittiği yerde başladığını çok net bir şekilde hissederiz; ondan bize cevaplar vermesini isterken onun bütün yapabileceği bizde arzular uyandırmaktır”.

Ve sonrasında hemen itiraz ediyor: 

“Bütün yapabileceği, diyor Proust. Bir tür sızlanma biçiminde; Ben ise ‘bütün yapması gereken’ diyorum, büyük romanların asla cevaplar veremedikleri saptamasında bulunarak. Bize bildikleri en zekice ya da ilginç soruları sormakla yetindiler. (Sormanın basit önemini hatırlatıyor) İşte o yüzden herhangi bir biçim altında din yaymaya çalışan o kurgular - kılık değiştirmiş kişisel gelişim, tez romanları - bizde tiksinti uyandırır, hatta onları son derece rezil buluruz. Okurla kitap arasında bin yıldır var olan bir anlaşmayı ihlal ettiklerini daha iyi işlediğinde bir çoğumuz için hayatın bir anlamı olduğu varsayımına en çok benzeyen o ilişkiyi bozduklarını hissederiz”. 

Bu uzun alıntıyı biraz da Vasquez’in bu denemeleri, yazı sanatının sorgulanması gereken sorunlarını en çıplak haliyle gösterdiğini ve kimilerine fazla keskin gelebilecek, klişeleri taammüden hedef alan  anlatımının daha iyi anlaşılması için yaptım. Yazar bu yol haritasını izleyerek, modern insanı ele geçiren dikkat dağınıklığın arasından ustaca süzülüp o büyülü ana geri dönüyor; 

“..Biz okurlar bir süreliğine yaşama, o dikkatle bir samimiyet anına girme, bilincin öylesine yüksek bir seviyesini paylaşma tuhaf ayrıcalığına sahip oluruz. Orada, okuma saatleri boyunca, kalıcı olan, koşulumuz bir parçasını teşkil eden ve dikkat dağınıklığının gözümüzden kaçmasına neden olan o şeyleri - fikirler, duygular, küçük ya da büyük hakikatler - geri kazanır ya da hatırlarız. Bir an için anladığımızı hissederiz. Birbirimizi anladığımızı hissederiz. Ve bu şey orada olur, okumanın yalnızlığında..”

Kitap boyunca onun “bir an için birbirimiz anladığımızı hissederiz” diye tarif ettiği o tekinsiz, baş döndürücü duyguyu, yazarlarla, edebiyatın yolculuğuyla hesaplaşma sürecinde, “o anları” iyice esneterek yoğun bir biçimde yaşadım. Vasquez’in Cervantes, Garcia Marquez, Philip Roth, Conrad, Naipul, Çehov, Sebald gibi yazarları farklı okuma tecrübeleriyle resmetmesine, Latin Amerikalı bir yazar olarak dünya edebiyatındaki yerini sorgulamasına eşlik ederken edebiyatın derin dip akıntısında sürüklenmenin sonsuz bir haz olduğunu hatırladım. Dahası Vargos Llosa’nın deyişiyle “yalanların hakikatini” keşfettim. 

Zihin kamaştıran çarpıcı yorumları içeren denemeler, böyle bir yazıda anlatamayacağım kadar geniş bir ‘edebiyat coğrafyasında’ dolaşıyor.

Tarihsel romanın esas yüzü, çarpıtma mekanizmaları, politika ve roman arasındaki uyumsuz, gerilimli ilişki, duyguların özünü anlatmanın imkansızlığı, öykü yazmanın sevecen yalnızlığı, Kolombiya ve benzeri ülkelerde eleştiri yokluğunun tahribatı, ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ veya ‘Don Quijote’ gibi büyük romanları hapsedildikleri sınırların dışın taşan yeni anlam arayışlarıyla okumanın kazancı, geleneğin bıktırıcı ısrarlarını eleştirerek, onu muhafaza ederek “yeniye” ulaşmak gibi epey çetrefilli başlıklar altında onunla birlikte düşünebilmek kıymetli bir kazanç. 

Vasquez’e kendi ülkesinde ve dünyada epey kızan yazarlar ve okurlar olduğunu tahmin etmek zor değil. Bu tür yazıların, dikenli düşüncelerle okuru rahatsız ederek henüz düşünülmemiş olana yer açması gerektiğini de düşünüyor çünkü. Ama bu tavrı onun edebiyatın incelikli yanını görmek isteyen okurun elinden tutmasına engel değil. 

Kitaba adını veren ‘Çarpıtma Sanatı’ başlıklı yazıda, “Her tarihin kurgu olduğu fikri, kurgunun daha önce görmediği bir özgürlük kazanmasını sağladı. Tarihi çarpıtma özgürlüğü” diyor ve Julian Barnes’dan bir alıntıyla farklı okuma kodlarının neden önemli olduğunu hatırlatıyor; 

“‘Bilmediğimiz olayların üzerini örtmek için tarihler uyduruyoruz; birkaç gerçek olay etrafında sohbet ediyor ve onların etrafında yeni bir öykü oluşturuyoruz. Korkumuzu ve kederimizi sadece uydurmak hafifletebiliyor ve buna tarih diyoruz’. Yüzyıllık  Yalnızlık’ta da aynı süreç işlemiyor mu? Romanın bu şifrelere göre yapılacak okuması, onu biz romancılara geri kazandırmıyor  mu?”. 

Vasquez bu soruyla birlikte “büyülü gerçekçilik” koduyla yapılan  okumaların dünyanın dört bir yanında sayısız bitik taklidini doğmasına neden olduğunu, buna karşılık tarihsel çarpıtma kodlarıyla yeniden okumanın ona bereketini yeniden kazandıracağını ve bazı çağdaş büyük romancıları okunmasında bize yeni yollar açacağını söylüyor. Bu onun köhnemiş olana sıkışanın ardındaki parıltıyı görebilen iyimser ve “devrimci” yanı. Bir de edebiyatın insanı iyileştiren ve ona her koşulda eşlik eden inceliklerini gösteren merhametli bir yaklaşımı var. 

Romancı Joseph Conrad’ın karanlık dünyasını tasvir ettiği yazısını ondan bir alıntıyla sonlandırıp kendi yorumunu yapıyor: 

“Varoluşumuzun herhangi bir anının yaşamsal duygularını, ona gerçeklik ve anlam kazandıran duyguları, onun incelikli ve derinlere nüfuz eden özünü aktarmak imkansız. Bu mümkün değil. Rüyayı nasıl görüyorsak, hayatı öyle yaşıyoruz: Tek başımıza”. 

“Conrad şöyle der gibi: Edebiyat işte o yalnızlığın hafifletildiği (en azından insani olarak mümkün olduğu yere kadar) evrendir. Ben de diyorum ki, Karanlığın Yüreği, o evrenin en ürkütücü, ama en güzel yerlerinden biridir. Her zaman geri döndüğümüz ve biraz şanslıysak, daha önce görmemiş olduğumuz bir şeyi gördüğümüz bir yerdir”. 

Vasquez bu yazılarda yalnızlığı hafifletmenin ötesine geçip edebiyatın imkanlarını idrak etmek isteyenlere çok daha fazlasını sunuyor: Tükeniyor denilen edebi türlerin, sınırlara hapsedilen tanımların, can sıkıcı ezberlerin dışına çıkıp oradaki canlılığı ve yeniliği keşfetme cesaretini uyandırmak. Esas olarak yaptığı bu. 

“Gurbetteki yazar” klişesinin sorunlarını anlattığı yazıda bu tavrı çok açık; “Roman tür olarak çoktan görevini yaptı, her yolu çoktan kat etti, her şeyi çoktan aydınlığa kavuşturdu ve şaşırtma duygusunu yitirdi. Buna karşılık benim geldiğim topraklarda romanın hala yapacak çok işi var, şaşırma duygusu hala yerli yerinde”. 

Eğer söylediği gibi bir romanın başarısı, okumanın ardından aklımızda kalan sahnelerle, kendi anılarımız kadar yoğun bir şekilde deneyimimizin bir parçasını teşkil eden o imgelerle ölçülüyorsa, böyle bir denemeler bütünü de okuma tecrübelerimizden süzülen hatıralarla buluştuğunda edebiyat tahayyülümüze derin bir çentik atacaktır.  Philip Roth’un başlangıçtaki tespiti, bu noktada daha anlamlı görünüyor; 

“Roman okumak, derin ve eşi benzeri olmayan bir zevk, seksten daha çok ahlaki ya da politik gerekçelendirme gerektirmeyen tutkulu ve gizemli bir insani etkinliktir”. 

* Çarpıtma Sanatı - Juan Gabriel Vasquez, Çev. Süleyman Doğru / Everest Yayınları 

kitap

  
.

Facebook Yorumları

Emlak8
12.11.2019
Okurla kurgunun buluştuğu 'Çarpıtma Sanatı' ve Vasquez
4.11.2019
‘İçimizdeki Ermeni’, Yüzleşme ve Yesayan
28.10.2019
Kendini doğuran Furuğ Ferruhzad’ın dünyasında yolculuk
21.10.2019
Ferrante’yle hayatı ve yazıyı sorgulamak: ‘Tesadüfi Buluşlar’
7.10.2019
'Ötekilerin yolculuğu' ve Ulrich Alexander Boschwitz
9.09.2019
'Son tetikçi' Hitler'in düşündüren portresi ve Haffner
25.08.2019
Diyarbakır Hikâyeleri, kelimeler ve Murat Özyaşar
14.08.2019
‘Ötekilerin Kökeni’, ırkçılık ve Toni Morrison
7.07.2019
İtiraz günlüğü 'Jakop Von Gunten' ve Robert Walser
19.06.2019
Aşkın doğası, Marie Curie, Blanche ve Enquist
10.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
20.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
13.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
22.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
15.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
8.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
11.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
06.04.2015
Yüzleşmenin ınsanı katmanları
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive