A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar


16.7.2018 - Bu Yazı 360 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Kuşların şehirlileri tabiatın dinginliğe davet ettiği eflatun saatlerde, korkuları ve zaaflarıyla sınırlarını çizerek kendini korumaya çalışan modern insanın hırçın sesini de duyuyorum.

Dört asırı devirip huzuru bulan zeytin ağacımın altında, kurgulanan hayatları, sistemin dayattığı zorunlu seçimleri ve “yokluk” hissini çoğaltan orta sınıf kentli yaşamın varoluşun mucizesiyle çelişen iklimini düşünüyorum. Zihnimi kamaştıran düşünce kırıntılarını uyandıran dikenli yazar Erlend Loe.

Sıkıcı benzerliklerini farkedemedikleri için özel ve “biricik” olduklarını düşünenlerin hapishanesi, onun ironik anlatımıyla başka bir boyut kazanıyor. İnsanların önce onaylanmak sonra kendilerini birbirlerinden korumak için yolladıkları tuhaf işaretlerin ağı genişledikçe, karmaşık gibi görünen berrak düşünceler de çoğalıyor.

Hiçbir şey yapmamanın müthiş hazzıyla ormanın gizemli dünyasına çekilen Loe’nin kahramanı Doppler’la birlikte ağaçların  hışırtısını dinliyorum. Sonra onun kaygılarıyla birlikte sığındığı “yeni hayatında” söylediklerini usulca tekrarlıyorum:

“İnsanlardan hoşlanmıyorum. Yaptıklarından hoşlanmıyorum. Temsil ettiklerinden hoşlanmıyorum. Söylediklerinden hoşlanmıyorum”.

Doppler’ınkiyle benzer öfkelere sahip olan kalabalığın, böyle keskin cümleleri sıkça boşluğa doğru haykırmak istediğini ama kendilerine, topluma ve hayata yabancılaşmamak için kelimeleri zorlanarak yuttuklarını iyi biliyorum. Siz de bilirsiniz, herkes bilir ama kimse açıkça söylemez.

Noe, kabuklaşan hisleri, toprağın altına gömülen huzursuzlukları, insanın kendisiyle karşılaşmamak için kuytusunda biriktirdiği umutsuzlukları okura göstermekten haince bir zevk alıyor ve bunu saklamıyor. Eğer onun duyguları acılaştırırken köpürten ironisini de severseniz, başka hayat ihtimallerini  müstehzi bir tebessümle görüyorsunuz. Sahih bir özgürlük talebinde karşılığını bulan, gücünü samimiyetinden alan edebiyatı da böyle parlıyor zaten.

Görünmeden, çıt çıkarmadan durabilmenin benzersiz hazzını, para istiflemenin alternatiflerini, başarı hırsının yıkıcılığını, hakiki bir yalnızlığa alışmanın kıymetini, çok şey bildiğini sanan insanın “küçüklüğünü”, ihtiyacından fazlasını tüketenlerin “kötülük” sınırını geçivermesini, “gerçeklik” diye adlandırdığımız şeylerin gerçekte varolup olmadığını onunla birlikte sorgularken cazip ve kışkırtıcı bir rahatlama hissi beliriyor ufukta.

Loe’nin il bakışta karamsar gibi görünen fantastik dünyası, varoluşçu edebiyatın bugüne uyarlanmış modern versiyonu ve  geleneğin devamı aslında. Dostoyevski ondan bir asır önce hayal gücünü sınırlayarak kimliklerinin içine sıkışan insanı kendine has ironisiyle anlatmıştı:

“Tanrım “tüm güzel ve yüce şeylerin kurtarılmasıyla” hayallerimde öyle büyük aşklar yaşadım ki baylar; hayali bile olsa, gerçek bir insanla ilgili olmasa da bu aşklarımdan öylesine tatmin oluyordum ki, sonradan gerçek bir aşk duygusuna ihtiyacım kalmıyordu: Gerçek bir aşk benim için lüks oluyordu. Hepsinin sonunda keyfi bir uyuşuklukla, büyüleyici bir sanatsal dönüşüm yaşıyordum; yani aslında romancılardan, şairlerden çaldığım kusursuz hazır kurguları, hayallerime göre değiştiriyordum”.

Loe’nin huzursuz Doppler’ı sıra dışı hayallerini yaşamayı göze alan kaygılı ve tekinsiz bir 21. yy insanı. İsmini kahramanından alan ilk kitapta, modern kent hayatından, aile kurallarının hakim olduğu boğucu atmosferden, başarı takıntısından, yapay ilişkilerden, ezberletilen öğretilerden uzaklaşıp ormanın dinginliğinde “avcı ve toplayıcı” olarak yeni bir başlangıç yapmak isteyen Andreas Doppler’ın iç sesini dinliyoruz.

Sıradan hayat alışkanlıklarıyla sürüklenip kendini tanımayı reddeden Doppler, yegane dostu geyik Bongo’yla dertleşirken ormanın büyük boşluğunda yankılananlar, kimlik, aidiyet ve sınırlar üzerine bir tefekkür imkanı da sağlıyor.

O acayip konuşmaların birinde küçük oğlu Gregus’a sesleniyordu:

“İnsan oturduğu dalın en ucuna gitmeye cesaret edebilmeli ve hatta bindiği dalı kesebilmeli”.

erlend loe

 

Bu cümlenin romandaki esnetilmiş duygusu bana; “Kendini, alışkanlıklarını, yakın olduğunu sandığı insanları, çürümüş sistemin dayattıklarını, lüzumsuz ilişkileri koparıp atabilmeli. Ve mümkünse bunu sıradanlaştırılan bir özgürlük talebine sığınmadan yapabilmeli” gibi yerleşti.

Loe’nin bu kitaptaki ve devamı olan “Bildiğimiz Dünyanın Sonu”nda meselesi, kapitalizm ve modern hayat eleştirisiyle sınırlı değil. Öyle olsaydı kendisini bile şaşırtan yoğun bir ilgiyle karşılanmazdı muhtemelen. Sarkastik yaklaşımı, oklarını sistemden ziyade insanlık hallerinin en derinine mizahın yakıcı gücüyle atması onu benzerlerinden ayırıyor.

Noe’nin okura mealen “Gülünç görünen bu kederli adam biraz da sensin ve sandığın kadar yalnız değilsin” diyen ayrıksı ve tanıdık sesi, melankoliyle umudun müphem sevinci arasındaki cazip bir yerde duruyor.

Norveçli yazar ve film eleştirmeni Erlend Loe üniversitede sinema ve edebiyat eğitimi görmüş. Bir süre muhabirlik yaptıktan sonra psikiyatri kliniğinde çalışmış.

Çocuk kitapları da yazan Loe’nin aynı zamanda senarist olması pek şaşırtmadı. Kahramanı Doppler, babasının ölümü ve benzeri trajik hikayeleri, yalnızlığının üzerine kapanan buruk sesiyle aktarırken, okura ormanın insanın kucakladığı gibi yabanıl merhametiyle sarılıyor.

Bu romanlarda orta yaşın, orta sınıfın çöküşünü tüm klişeleri bir kenara bırakarak resmetmeye çalıştığını, söyleyen yazara akıl hastanesindeki tecrübenin yazarlığına katkısı sorulduğunda “Akıl hastalarının bakımı oldukça acımasız bir deneyimdi ve bende hayatın mantıksızlığına karşı merak uyandırdı” diye cevap vermiş. Sözünü ettiği “acımasızlığın” farklı boyutlarını ve onu bir yazar olarak nasıl harekete geçirdiğini her iki romanda da biraz ürpererek gördüm.

Hayatta kalmak içim ölüm yokmuş gibi yaşayan insanı en çıplak haliyle anlatmak istemiş Loe. Tolstoy’un unutulmaz kahramanı İvan İlyiç gibi ömrünü bomboş geçirdiğini, kendini kandırdığını, yanlış değerlerle yaşadığını farkeden Doppler, ondan farklı olarak maneviyatına zarar veren yalanları reddetmiyor.

Tersine insanlık hallerinin temelindeki hakikati eğip bükmeden, üstünü mazeretlerle, zaaflarla örtmeden olanca sertliğiyle göstermekten yana. İnsanın söylediğiyle kastettiği şey arasındaki derin uçurumu, düşmemek için tutunduğu hüzünlü aldanışlarını pırıltılı bi zekayla gösterme biçimi çarpıcı.

Doppler, “uzaklarda bir yerde, başka bir şeyleri temsil eden zekice bir yaşam bulunduğu gerçeğine” kısmen inanarak, ormanı terkedip eve dönerken yeni bir hesaplaşmanın dramatik çatısını kurmuş. Devamı olan ikinci roman “Bildiğimiz Dünyanın Sonu”, ailesini, düzendeki kaosu özlediğini düşünen Doppler’ın karısının hayatına bir başkasını aldığını görmesiyle başlıyor. Anlattığı mücadele, o kurgulanmış düzenden, modernitenin görkemli sefilliğinden kaçma sebebinin ayrıntılarıyla örülmüş.

Aileyi, sistemi eleştirirken bireyin zamanla ve kendisiyle ilişkisi üzerine düşünmeye de devam ediyor Loe:

“Çünkü insan hep olduğu yerdedir ve saniyeler tik tak geçer; insan başkası olacaksa çok büyük fedakarlıklar ve değişimler gereklidir. Bunu anladı Doppler çamın tepesinde”.

Kırkına varana kadar kendisiyle iletişim kurmayan Doppler, sonrasında da bunu yaptığından emin olamıyor. Bunun bir yanılsama olduğunu düşünmeye meyilli:

“Aslında böyle olmasa da insan iç dünyasıyla iletişim halinde olduğuna inandırıyor kendini. İnanılacak gibi değil. Ama yaşam, anasının gözü bir iblis gibi, diye düşündü. Tek derdi her şeye rağmen hayatta kalmak”.

İkinci kitabın ortalarında durup biraz soluklandım. Onun cümleleriyle, “başkası” olmak istediği halde yerinden kıpırdayamayanları, kendi ördükleri mutsuzluk kozası içinde çaresizce çırpınanları, iç dünyasına cesaretle bakamadığı için “ötekini” acımasızca yok etmek isteyenleri düşündüm bir süre. Sonra yine kederli ve huysuz Doppler’ımın zihin akışıyla çamurlu bir nehirde sürüklendim.

O dostu geyik Bongo’ya ailelerdeki acayip fazla sinyal miktarını anlatırken, aidiyet duygusunu büsbütün yitirdiğinde, karısının ve diğerlerinin sözcüklerine inanmaktan vazgeçtiğinde onun gibi içimi daha fazla  açmak için sabırsızlanıyordum:

“Her şeyin anında söylenmesi gerekiyor, söylenmezse anında kemikleşiyor. Başka şeylerin altında görünmez oluyor”.

Loe, duyguları etrafında fazla dolaşmadan keskin ve net anlatımı tercih eden bir yazar. Oyunun dışına atılanları, sistemin içinde kalamayanları yazarken kullandığı dil kendini tanımak isteyen okura da göz kırpıyor.

“Bildiğimiz Dünyanın Sonu”nda o acı ironisini şehirlilerin cinselliğe yaklaşımı üzerinde sıkça kullanmış. Erkekliğin şehirde ilkelleşen arzularına, kadını nesneleştiren veçhesine de bakıyor bu defa. İlişki sinyalleri arasında yolunu hepten şaşıran kentli orta sınıfın “çıplak yalnızlığı” internet dünyasının tuzaklarıyla buluştuğunda çember tamamlanıyor.

Haftalarca sanal dünyanın tuzaklarını inceleyen Doppler’ın “kıyamet alameti” listesindeki maddelerden biri: “Azgın gençleri tropik bir sahilde toplayıp insanı canından bezdiren toyluklarının haftalar boyu giderek artmasına göz yummak, bir yandan da her şeyi filme çekip diğer gençlere bunu göstermek - apaçık kıyamet alameti.

Ormanı bir metafor olarak kullanan yazar, yaşam biçimlerimizin, çok önemsiyormuş gibi göründüğümüz tabiatla zıtlık içinde olmasına da dikkat çekiyor. Eleştirilerinden en sert olanı, insanın evrensel sorunların bir parçası olduğunu görmemek için gösterdiği direnci hatırlatması.

Bana göre en yıkıcı olanı buydu. Şehirleri dolduran milyonların arasına karışarak kendini dinlemeyi unutan insanın, temel sorunların bir parçası olduğunu reddetmesi.

Yıkıma ve “düzenin” kaosuna aslında tutkuyla bağlı olduğunu unutması. Sorumsuzca kullandığı kelimelerin içini boşaltması. Ve nihayetinde kim olarak yaşadığını, hakiki sınırlarını bilmemesi. Bilmemek için ölene dek direnmesi.

  • Erlend Loe - Doppler, Çev. Dilek Başak / Yapı Kredi Yayınları

 

asd

 

  • Erlend Loe - Bildiğimiz Dünyanın Sonu, Çev. Dilek Başak / Yapı Kredi Yayınları

 

as

 

 
 
.

Facebook Yorumları

Kod8
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
06.04.2015
Yüzleşmenin ınsanı katmanları
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kod8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Kod8