A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk


6.8.2018 - Bu Yazı 352 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Kitabın adı, ilk bakışta kitapçıların ‘çok satanlar’ raflarında her zaman rastlayabileceğiniz türden “rehber” kitapları çağrıştırıyor. Bu anlamda biraz talihsiz bir başlık. Ama dikkatli bir edebiyat sever için değil. Onlar edebiyat tarihin kısa olamayacağını, özenli ve meraklı bir yazarın kaleminden çıkan kitabın adından çok daha geniş bir alanda dolaşma ihtimali olduğunu bilir. Bilmeyenler için, arka kapağa not düşmüşler; “Edebiyatın Kısa Tarihi”nin kendisi küçük olsa da ele aldığı konular büyük. Yunan Mitleri, Gılgamış Destanı, Shakespeare, Don Quixote, Çorak Ülke, 1984, Harry Potter ve daha  onlarca yazar ve kitap”. 

Kitabı cazip kılan edebiyatın başyapıtlarından, onların yazarlarından bahseden derli toplu bir kitap olması değil sadece. Okurun veya yazarın edebiyatla ilişkisini tekrar gözden geçirmesini sağlayan bir anlatı. Ama oraya gelmeden evvel 21.yy’ın edebiyat dünyasının yarattığı soruları kendimize hatırlatmamız gerekiyor. 

Yazarlığın, yaratıcı yazı kursları, özel lisans dersleri, üretilen eserler dışında yazara ek gelir sağlayan aktivitelerle bir “meslek” haline dönüşmesi edebiyat algısını değiştirdi mi? Romanlar, hikayeler, şiirler üzerine yazanlar, çözümleyenler, eleştirenler sayesinde itibar kazanan yazarlık önce bütün dünyada popüler oldu ve sonra o popülariteyi nasıl yitirdi? Bu sayede “edebiyat yapabileceğine” inanan çok sayıda insan yazmaya başladı. Bu çok seslilik ve çeşitlilik modern okuru nasıl şekillendirdi? Çok satan yazarlar uluslararası şöhrete kavuşurken diğerleri bu vahşi rekabetin neresinde kaldı? Edebiyat festivalleri, internet söyleşileri, ödüller, okumalar, seminerler, sosyal medya görüntüleri, oradaki aşırı şeffaflık, dedikodu ağırlıklı biyografiler, popüler edebiyat dergileri, promosyon, reklam, menajerlik sistemi, pazarlama, tanıtım vb araçlar, geleneğe karşı çıkan “özgür ve bağımsız” yazarların yazma serüvenini nasıl etkiledi? 

Edebiyat, buna benzer sorularla birlikte düşünüldüğünde endüstrileştikçe sorunları artan, içi boşaltılan bir disipline de dönüştü aynı zamanda. 

Bugünün kaotik edebiyat atmosferini daha iyi kavramak için başlangıca ve gelişim sürecine daha derinden bakan bilgiyi bilgelikle buluşturan bir yaklaşıma ihtiyacımız var bence. Özel ilgi alanı Victoria dönemi ve 20.yy klasik romanı olan edebiyat profesörü John Sutherland’in yaptığı tam da bu. 20’den fazla kitabı olan yazarın evet akademik bir kimliği var ama kitaptaki yazılar o akademik dünyanın köşeli, kimi zaman boğucu olabilen dilinden epey uzak neyse ki. Okurun kolayca ve merakla konuya dahil olmasını sağlayan sade ve basit anlatımını da hali hazırda “The Guardian” gazetesindeki düzenli yazılarına borçlu sanırım.

Ben kalıplara sıkıştırılmış türcülüğü ve okuru satır aralarında taammüden küçümseyen o kibirli “ders tonunu” pek sevmem doğrusu. Tadını çıkarmayı bilenler için edebiyat sahiden eğlencelidir çünkü. Bu kitabın ne o anlamda öğretmek gibi bir iddiası ne de “eleştirel” bir misyonu var. Edebiyatı, yazıya dökülmeden çok evvelki zamanlardan itibaren değerlendiren yazar, mitlerden, efsanelerden, destanlardan, Antik Yunan’dan bu yana insana ne yaptığına toplumsal ve bireysel düzlemde isabetli örneklerle bakıyor. 

‘Edebiyat Nedir” başlığında sorarak başlıyor. “Ezop masalları, Platon’un çağdaşlarına iki yüzyıldır önemli dersler öğretmişti, üstelik bunu keyif vererek yapmıştı. Tam 2500 yıl sonra bizim üzerimizde aynı etkiyi yaratıyor. O halde edebiyat nasıl tanımlanabilir? Neden edebiyat okuruz?”. O da bütün has edebiyat severler gibi dünyayı arzuladığımız biçimde değiştirmese de hayatı derinden etkileyeceğini, başka hiçbir şeyin başaramayacağı şekillerde hayatı zenginleştirdiğini düşünüyor. Ona göre edebiyat, insan zihninin çevresindeki dünyayı ifade etme ve yorumlama yeteneğinin zirvesi. Buna içtenlikle inandığı için kitabın kendi doğal akışı içinde coşkulu bir anlatımı var. 

Sutherland, 38 doğumlu bir İngiliz. Haliyle Anglo-Sakson kültürün gelenekle süzülen bütün karakteristik özelliklerine sahip. Dolayısıyla edebiyat tarihinin atlasında dolaşırken öncelikle iyi bildiği, üzerine yıllardır çalıştığı yazarları ve eserlerini tercih etmiş. Ama bunun İngiliz olmaktan ziyade edebiyatın yol haritasıyla da doğrudan bir ilişkisi var. 

Chaucer’ın (1343-1400) İngiliz edebiyatının değil “İngilizce edebiyatın” başlangıcı olduğunu söylerken yüzyıllarca sürecek bir edebiyatın eşiğini de işaret ediyor aynı zamanda. 15. yy’da matbaanın icadından sonra bile kitapların çok pahallı olduğu dönemde, sokak tiyatrosu geleneğini anlattığında edebiyatın dinle, kutsal kitaplarla kurduğu bağı da görebiliyorsunuz. Shakespeare’in dindar olmayanlar tarafından bile benimsenme sebebini açıkladığında “kırılma anlarının” önemini daha iyi kavrıyorsunuz. 

Sutherland, “İnsan öykü anlatan hayvandır. Bu insan türünün izini sürebileceğimiz tarihlere kadar gider” diyor. Ve ilk roman türünden önceki ‘proto-romanlar’dan ve yazarlarından bahsetiyor. O vakit 18.yy romancılarına uzanan yolculuğun izlerini daha iyi görebiliyorsunuz. Dev bir yapbozun parçaları onun sakin, savrulmayan anlatımıyla usulca buluşuyor. Bu tür anlatıların şaşırtıcı tarafı, az çok bildiğiniz yazarlar, eserleri ve toplumsal, tarihsel gerçeklikleri hakkında okuru şaşırtan, heyecanlandıran bilgiler de içermesi. 

Robinson Crusoe’nun, Cuma’nın ve adasının öyküsü romanı okumamış olanların bile bildiği, çok tanıdık bir hikayedir. Onu Sutherland’den dinlediğinizde, ‘realizm’ adı verilen gelişmiş ilk anlatı geleneğinde, “gerçekle” gerçekçi olmak arasındaki farkı görmekle yetinmeyip, aslında servet ve zenginleşme hakkında olan bu romanın bir imparatorluğun ve İngiltere’nin alegorisi olma sebebini de anlıyorsunuz. 

Sutherland’in bazı yazarlar ve eserleri hakkında ilginç ve ayrıntılı bilgiler vermesinin sebebi, edebiyat tarihinin dönemeçlerindeki yerini, kendilerinden sonra gelenleri nasıl etkilediğini hatırlatmak. Edebiyatın dip akıntıları ve akışkanlığıyla iç içe geçen döngüsel hareketlerini de göstermek istemiş. Dickens’ı anlattığı bölümde, “19. yy’ın okurları, büyük ölçüde bizden farklı reaksiyon gösteriyordu. Duyguları gizlemek zorunda değildiler. Bizler daha güçlü olduğumuzu ya da daha ince zevklere sahip okurlar olduğumuzu düşünmekten hoşlanırız” diyor ve soruyordu; “Bu bizi edebi değerlendirmelerimizde daha objektif ve rasyonel kılar. Peki daha iyi bir okuyucu kılar mı? Muhtemelen hayır”. 

Sutherland merhametli bir yazar. Modern okurun gözünde Dickens’ın hala büyük bir romancı olma sebeplerini anlatma arzusu, bir yazarın yazı serüvenindeki değişim ve gelişme potansiyelini göstermesi açısından önemli. Onu önemsemesinin nedenlerinden birisi: “Dickens’ın kurgusunda toplumsal değişimi yansıtmanın ötesinde kurgunun dünyayı değiştirebileceğini gören ilk romancı olmasıdır. Polisiye roman da aslında onunla doğmuştur”. Son ve benim açımdan da en önemli nedeni hatırlatmış: “İnsanın özündeki - yani bizim özümüzdeki - iyiliğe içtenlikle inanmış olması”.  

Bu yorum kuşkusuz öznel ancak kısa olmayan edebiyat tarihinin hiçbir aşamasında okura kendi düşüncelerini dayatan bir sesi yok. Edebiyat farklı yorumlara, değerlendirmelere açıktır. Mutlak bir kesinlikten bahsetmek zor. Bu anlamda Sutherland’ın dönemleri, akımları, farklı görüşlere sahip yazarlar arasında kurduğu bağ okurun işini de kolaylaştırıyor aslında. “Dekadans Çiçekleri”nde Dandizm, Oscar Wilde, Baudelaire, Whitman ve Proust’u buluşturan ortak özellikleri gösterdiğinde edebiyat tarihinin kesişme noktaları daha iyi görünüyor. 

‘Edebiyat Ve Sansür’, ‘Edebiyat ve Irk’, ‘Her Şeyi Değiştiren Yıl 1922 ve Modernistler’, ‘Film, Televizyon ve Sahnede Edebiyat’, ‘Karmaşık Anlatılar’, ‘Romantik Devrimciler’, ’Cesur Yeni Dünyalar, Ütopyalar ve Karşı Ütopyalar’ başlıklı bölümlerde, olayları, yazarları hikayeleriyle beraber takip etmek, eğlenerek öğrenmeyi önemseyen bir edebiyat tarihçisiyle zaman makinesinde yolculuğa çıkmak gibi. 

İyi bilinen, çok okunan yazarları bile - Virginia Woolf, Thomas Hardy, Kafka, Conrad, Borges, Austen, Orwell, Calvino, Marquez - edebiyat tarihindeki yerlerini aktararak yeniden başka bir bakışla okumaya teşvik edebilmek önemli bir beceri. 

“Sınır Tanımayan Edebiyat” bölümünde edebiyatın 21.yy’da küresel dünyada karşılaştığı sorunları anlatırken isabetli bir tespiti var: “Her şey kulağa 'Cesur Yeni Dünyada’ki gibi geliyor. Ama halen ciddi bir problem var: Dil. Popüler müzik, dil sınırlarını aşabilir ve sözlerinin ne anlama geldiğini bilmeyen veya umursamayan kitleler tarafından beğeniyle dinlenebilir. Edebiyat bunu yapamaz. Sözcükleri alırsanız geriye hiçbir şey kalmaz”. 

Gelecekte yaşanacak en en kötü şeyin ne olabileceği sorusuyla bitiriyor. Okurların aşırı bilgiye gömülmesi ihtimallerden biri. Ama  Sutherland kendi adına umudunu koruyor: “İnsan zihninin harikulade yaratıcı ürünü olan edebiyat, yeni şartlara uyum sağlayarak hangi formlara bürünürse bürünsün sonsuza dek hayatımızın bir parçası olacak ve hayatlarımızı zenginleştirecek”. 

Ben kendi adıma edebiyata inancımı korumak için buna benzer kitaplar okuyarak, birbirlerini doğurarak etkileyen yazarları, eserlerinin hayatı değiştirmesini, o sonsuz döngüdeki akışkanlığı, hepsinin aynı bahçede buluşma ihtimalini hatırlamayı seviyorum. Biraz saf da olsa dilin sihriyle beslenen iyimserlik, beni dünyanın zalimliğine karşı daha güçlü kılıyor. 

Sutherland, en can yakıcı zaaflarımızından birine değiniyordu; “Tragedyada olanlar gerçekleşmek zorundadır. Fakat önceden tayin edilmiş olay akışının gerisinde nelerin yattığını görmek genellikle insan doğasının taşıyabileceğinden daha ağır bir yüktür”. Edebiyat, insanın gerçeğin en katı haline katlanamayacağı sınırda, hayatı kurgulamanın kudretiyle, hikaye etme dürtüsüyle, insanın kendi derinlerine inme macerasında yol gösteren “gerçekçi” tabiatıyla vazgeçemeyeceğimiz bir hediye. 

Binlerce yıldır hep o başlangıç noktasına döndüren soruyu hatırlatıyor çünkü; 

Bizi insan kılan ne?

*Edebiyatın Kısa Tarihi - John Sutherland / Alfa Yayınları 

.

Facebook Yorumları

Kod8
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
06.04.2015
Yüzleşmenin ınsanı katmanları
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kod8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Kod8