Saniye İçinde Yönlendiriliceksiniz


A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’


24.12.2018 - Bu Yazı 917 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Onunla ilk karşılaşma buğulu bir camın ardından hayatı izlemeye benzer. Eserlerinde karmaşık duyguların, kaotik düşüncelerin, çelişkilerin, trajedilerin, tutkunun, umudun, direnişin farklı resimleriyle karşılaşan okur, kendi payına düşene önce sezgileriyle dokunur.

Babamın kütüphanesinde bulduğum ‘Tatlı Perşembe’yi karıştırırken tanıdık ama bir o kadar da ‘yabani’ cümlelerle karşılaştığımı hatırlıyorum. Sokakta insanlar (kahramanlar) birbirlerine küfrediyor, savaş, içki, zaman, seks, dostluk para ve dayanışma hakkında rahatça, hiç çekinmeden konuşuyorlardı. Her şey gerçek hayatta olduğu gibiydi ama bir yandan da tam öyle değildi.

O konuşmaların benim gibi genç bir okura gizemli gelen sırları vardı sanki:

“Joseph Mary Doc’u tanıdıkça ona karşı gittikçe artan bir sevgi duyuyordu içinde. Aşk gibi bir şeydi bu. Aşk bilinmeyenden güç alır. Doc’un dürüstlüğü, Joseph-Mary’e inanılmaz gibi geliyordu. Onun bu dürüstlüğüne akıl erdiremediği için git gide yaklaşıyordu Doc’a. Ne olduğunu tam anlamıyor ama bir şeyler seziyordu.”

Bu bölümün sonunda yazar, satrançta neden hile yapılamayacağını anlatıyordu: “Şiirde, müzikte dalavere çevirebilir misin. Hayır. Neden? Çünkü bunlar değişmez kurallar, yalın gerçekler üzerine kurulmuştur da ondan. Bu oyunda da dalaverenin yeri yoktur.”

Steinbeck aşkın muammasını, dürüstlüğün kolayına yara alamayacağını böyle basit ama iz bırakan cümlelerle anlatıyordu. Yıllar sonra okuduğum bütün romanlarında, denemelerinde, savaş cephesi izlenimlerinde, dergi ve gazeteler için yazdığı makalelerde o inatçı dürüstlüğün muhtelif yüzleriyle karşılaştım. Seneler içinde o artık sadece sevdiğim bir yazar değil, ailenin, tanıdık sokakların, mahallenin umutlu, direnişçi ‘abisiydi”.

Mektuplarını okurken neden yanılmamış olduğumu daha iyi kavradım. Steinbeck eserleriyle, hayatı ve mektupları arasına mesafe koyan yazarlardan değil çünkü. Ardından kitaplaştırılmak için toplanan binlerce mektup sadece geleceğe kalsın diye yazılmamıştı belki ama pek çoğunun yazarın kendini doğru ve mümkün olabildiğince açık bir biçimde ifade etmek için yazdığı belli. 

Yazar mektuplarının sadece muhatapları için yazıldığını düşünmem ama ‘sayıklama’ dürtüsüyle, ya da yaşadığı dönemi kurmaca dışında da kayıt altına almak isteyen tanıklık hevesiyle yazılanlarla sıkça karşılaştım.

Steinbeck’in mektupları bu anlamda farklı. Üçüncü ve son eşi Elaine Steinbeck onun yüz yüze konuşmalarda çekingen bir insan olduğunu söylüyor. Telefonda konuşmak yerine yazmayı tercih eden yazarı eline geçen herhangi bir kâğıt parçasına yazarken hayal edebiliyorum: Her sabah itinayla sivrilttiği kurşun kalemlerini sıkıştırmaktan nasır tutmuş parmaklarıyla güne başlıyor ve dünyaya mektuplarıyla uzanıyordu. 

‘Kaleminin mum cızırtısına’ benzeyen sesini işitebiliyorum. Okuduğu, yazdığı kitapları, sevdiği ve öfkelendiği insanları, yazarları, yazma arzusunu, nadiren de olsa kadınlarını, dostluklarını kaydetme tutkusuyla mektuplarını da edebi eserlerinin bir parçası haline getirmiş.

Yazarlık serüveninin tamamında olduğu gibi bunu da bilinçli yaptığına kuşkum yok. Aslında bu mektupları okumak - muhataplarından bağımsız - Steinbeck’in kendini keşfetme macerasında ona eşlik eden duygu ve düşüncelerle sohbet etmek gibi. 

Yazmayı, çalışmayı çok ciddiye alışını, sevişini, yeni bir romana, kitaba, senaryoya başlarken hissettiklerini aktarma biçimindeki açıklık, yazı sanatının arka bahçesinde dolaşmak isteyenleri de kışkırtabilir. Ama sadece onları değil yazar biyografilerinin kısmen ‘mahrem’ sayfalarında oyalananları da.

1934, George Albee’ye; “Büyük sevgilerim olmadığı gibi büyük hınçlarım da yok. Hak duygumla acımasızlığım da yok. Bir canlıyı öldürmekten de incitmekten de rahatsızlık duyuyorum, hepsi bu. Bende ahlak duygusu olduğunu sandın ama yok. Yalnızca ahlaksızlık bana aptallık gibi geliyor, çoğu zaman da kötü parasal koşulların neden olduğu bir aptallık. Cinsel serüvenlere hayır deyişim cinsellikle ilgili olduğu için değil, bu serüvenlerin nedenlerine karşı çıktığım içindir.”

Çağdaşı olan yazarlara, kimi eleştirmenlerin sığlıklarına, sistem tarafından ele geçirilen gazetecilerin ikiyüzlülüğüne, siyasete dair görüşlerini saklamaya ihtiyaç duymamış, bilakis düşüncelerinin iyi anlaşılmasını istemiş:

“Sevgili Louis Paul, ben de komünistleri sevmiyorum. İnsan olarak onlardan hoşlanmıyorum demek istiyorum… Ama benim komünistlerden hoşlanmamam kişisel bir nedene dayanıyor. D. H Lawrence’ı tanımıyorum, ama adamın her düşüncesi midemi bulandırıyor. Ne var ki iyi bir yazardı. Şimdi, komünist olan bu tarla işçileri de güçlü, temiz ve erdemli insanlardır. Bu benim adıma iyi bir not değil. Neyse, önemi yok.”

Steinbeck, belli ki o dönemde komünist yakıştırmasından epey rahatsız olmuş. Onu bir yazar olarak hakiki anlamda şöhrete kavuşturan ve başyapıtı olarak kabul edilen romanını ‘Gazap Üzümleri’ni, yayıncısı Pascal Covici’ye gönderirken yazmış. (1939). 

“Konu şu; faşist guruplar bu kitabı sabote etmeye çalışacaklardır. Çünkü devrimci bir roman bu. Komünist bir bakış açısı olduğunu ileri süreceklerdir. Oysa Battle Hymn (Savaş Şarkısı) bir Amerikan şarkısıdır. Her çocuk bu şarkıyı öğrenir, sonra da sözlerini unutur.”

Daha evvel yazmıştım; Steinbeck’in tabiatı kucaklayan merhametli yüreğiyle, toprağın insani manasını, direnişin umudunu buluşturan yaklaşımı yazarlığını belirlemiş. En çok bilinen romanlarını - Gazap Üzümleri, Fareler ve İnsanlar, Cennetin Doğası, Tatlı Perşembe, Sardalye Sokağı - okuyan Amerikalılar onun kendilerinden biri olduğunu hissediyorlardı muhtemelen. 

Ancak yazarı evrensel kılan bundan fazlası. O her ne anlatırsa anlatsın - savaş, yoksulluk, ırkçılık, işsizlik, yurtsuzluk, dostluk, inanç, göçmenler - sade ve içten olmayı yazarlık ihtirasının önüne koyabilmiş biriydi. Bunun bir tercih meselesi olduğunu sanmıyorum. Olsa olsa onu sonradan ‘ölümsüz’ kılacak bir varoluş halidir.
O varoluş hallerini bu mektuplarda da görecek olanlar, edebiyatındaki sarsılmaz kunt yapıyı daha iyi anlayacaklar. Romanda (Gazap üzümleri) değişiklik isteyen yayıncısına yazdığı mektuptan:

“Bu insanları hoşnut kalacak bir öykü değildir. Okurun sinirlenmesi, çarpılması için elimden geleni esirgemedim. Amacım okuru mutlu etmek değil ki!.. .Ben bu kitabı hayatların yaşandığı biçimde yazmaya çalıştım, kitapların yazıldığı biçimde değil.”

Steinbeck’deki bu acımasız gerçekçiliğinin kendi hayatında da bir karşılığı var. Mektuplarda son ana kadar kendisine hatırlattığı yetersizlik: “Kırk altı yaşındayım. Eğer yazar olacaksam artık vakti geldi. Yıllarımı ufak tefek işlere harcadım.”

Bunu yazdığında (1948) romanları tiyatroya, sinemaya uyarlanmış, eserleri övülen, ödüller almış bir yazardı.

Kadınlara dair yazdıkları genellikle ayrılıklardan sonraki itiraflar. Muhtemelen yine en çok kendisine:

“Bir kadın erkeğin kendisine olan sevgisinden yararlanarak onun üstünde etkili olabilir ama bu sevginin, derinliği ölçüsünde bir hınç ve tiksintiye dönüşeceğini de bilmelidir.”

Bunu ikinci karısı Gwyn’den ayrıldıktan sonra yazmış;

“Acı ister bedensel olsun ister ruhsal olsun, coşku vericidir. Ben bir kadını sevmenin nasıl olduğunu unuttum. İsteğe gelince... Büyük bir istek duyuyorum. Her şeye karşı büyük bir istek... Gelgelelim sevgi yok. Sevme yetimi kazanacağımı sanmıyorum.”

“Kadınlara iyi gelmiyorum. Onlar da bana iyi gelmiyorlar. Bir daha evlenirsem dertsiz başıma dert arayan bir insanım demektir. İşin zorluğu şurada ki ben kadınları severim. Benim sorunum sadece eşlerimle” yazan Steinbeck bir yıl sonra Elaine Scott’la tanışıyor ve onunla evleniyor. 

Ölene kadar yazarlığına da yakından eşlik eden, bu mektup seçkisini yayına hazırlayan Elaine Steinbeck, “Bu kitap sanki bir öykü kitabıydı. Bu koskoca bulmacanın küçük parçalarının yaratıcısı olan Steinbeck bile ancak parçalar bir araya getirilip bulmaca tamamlandıktan sonra ortaya çıkan resmin ne olduğunu görebilirdi” diyor.

Mektupları kronolojik bir dizilimle okuyunca hak vermemek mümkün değil. Hayat hikâyesini eserleriyle bağlantılı aktaran Steinbeck, yazdığı ve kısmen unuttuğu binlerce mektubu bizim gibi arka arkaya okusa ne hissederdi acaba? Yazdıklarına zaman içinde yabancılaşan bütün yazarlar gibi şaşırır mıydı? Bazılarını düzeltmek ya da tamamen yok etmek ister miydi acaba?

1951’de “Son kitabımda (Cennettin Doğusu) yaşamım boyunca yazmak istediğim her şeyi yazdım. Bu kitap ‘yaşamımın kitabıdır’. Eğer bu kitap iyi değilse şimdiye dek kendimi hep aldattım” demektir” yazmış Bo Beskow’a. Elbette son kitabı olmadı. 

Hayatını mektuplarla izleme şansı olsa düşünceleri değişir miydi?

Bu fantastik soruların ötesinde aslında ömrü boyunca tek bir hakikate tutunmuş. Her biten ve ‘olmamış’ kitaptan sonra yeni bir kitap yazma heyecanına.

1961’de John Murph’ye yazmış:

“Bütün yaşamım tek bir kitaba yönelikti. Onu yazmaya başlamadım. Bu kitabın dışındaki tüm çalışmalar provaydı... En son kitabımı yazarken duyduğum korku, ilk kitabımı yazarken duyduğum korkudan az değildi. Hiçbir zaman iş kolaylaşmıyor. Tam tersine git gide daha zor ve kalp kırıcı oluyor. En sonunda insan başarısızlığı kabul ediyor olmalı. Etki alanı ne kadar geniş olursa olsun, her yazarın sorunudur bu.”

Steinbeck 10 Aralık 1962’de Nobel ödülü aldığında, kendi yazarlık serüvenin edebiyat tarihindeki zincirin küçük bir halkası olduğunu zarafetle ima etmiş:

“Edebiyat, ne boş kiliselerde söylenilip duran kısır, cılız yinelemelerden doğmuştur ne de teneke boruyla umutsuzluk çığırtkanlığı yapmaktır. İnzivaya çekilmek de edebiyatla bağdaşmaz. Edebiyatın tarihi, konuşma kadar eskidir. İnsanlığın ona ihtiyacından doğmuştur. Bu ihtiyacın giderek artması dışında değişen bir şey yok. Eski saz şairleri, ozanlar ya da yazarlar birbirlerinden farklı değillerdir.”

Son mektubunda yine evine gidip kurşun kalemlerini açmak, önüne sarı kâğıt tomarları yığıp, ‘bir zamanlar”’ diye yazmaya başlama isteğinden bahsediyordu. Onun kendisini adadığı ‘kutsal kâsesi’ buydu sanırım. Ne yazarsa yazsın hayatın eksik kalacağını bilen bir yazarın bilinciyle bir cümlenin, kitabın yarısındayken ölme arzusu.

İstediği gibi oldu. Doktoruna yazdığı mektuptan: “Çok dolu ve canlı bir yaşamım oldu, o nedenle hiçbir kırgınlık duymuyorum.”


* John Steinbeck - Mektuplarda Bir Yaşam / Sel Yayıncılık

.

Facebook Yorumları

Emlak8
7.07.2019
İtiraz günlüğü 'Jakop Von Gunten' ve Robert Walser
19.06.2019
Aşkın doğası, Marie Curie, Blanche ve Enquist
10.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
20.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
13.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
22.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
15.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
8.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
11.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
06.04.2015
Yüzleşmenin ınsanı katmanları
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive