A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş


15.4.2019 - Bu Yazı 553 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Basit görünen bir resim, cümle, şarkı sözü, melodi, fotoğraf, iyileşme umudu olmayan bir yaraya usulca dokunduğunda anlaşılması güç bir etkiyle sarsabilir.

Hapishane penceresinin demir kafesinden uzanan o eli gördüğüm günden beri umut etmenin, umutlandırmanın, hatırlayarak, unutarak beklemenin veçheleri üzerine düşünüyorum.

Basit çizgilerle muradını anlatmayı tercih eden o resimde, yüzünü görmediğim mahpusun tuttuğu kettle’dan akan mavi, berrak su, duvarları aşıp yeşilliğe, çiçeklere, nehirlere, kelebeklere, kuşlara, güneşe, gökyüzüne karışıyor, dokunduğu her şeyi bereketlendiriyordu. Kendi varoluşunu ve acısını unutmuşcasına elini dışardaki dünyaya uzatan Demirtaş’ın umudunu tevazunun gücüyle ifade etmişti çizeri Murat İpek. Çocuksu bakışıyla, sadeliğiyle unuttuğumuz bir ‘yokluğa’ dokunuyordu.  

Selahattin Demirtaş’ın ilk öykü kitabı ‘Seher’ okurla buluştuğunda kendisi cezaevindeydi. Kitap fuarında, yazar arkadaşlarımla beraber onun adına kitabını imzaladık. Hiç unutmayacağım bir “imza günü” tecrübesiydi. Daha sonra o günü “görebilmesi” için yazmıştım;

Bu yazıyı birkaç ay içinde 150 bin baskı adedine ulaşan ‘Seher’i anlatmaktan ziyade eğer bu ‘mektubu’ ona ulaştırabilirlerse, zihninde olgunlaştırdığı öykülerin okurla buluşma hikayesini mahpusta okuyabilsin, uğraşının karşılığını göremese bile kelimelerin sihriyle hissedebilsin diye yazıyorum.

Demirtaş o mektubu okudu, cevabı, selamı, mesajı bana ulaştı. Hissetmiş, anlamış. Mücadelenin, yazarak insana ulaşmanın her anına değermiş. Öyle anladım.

Bugün yeni öyküleri okurken ve yazarı hala cezaevindeyken, o yazıda dile gelen hissiyatımın çoğalarak güçlendiğini farkettim;

Yazı, sahipsiz acıların yalnız kalmaması için merhametli elini uzatır bazen. Kelimelerin kendilerinden taşıp ihtiyacı olanlara kavuşan anlamları, “her şeye rağmen yaşamış olmaya değer” bilgisini hatırlatır. Kuytularda gizlenen hikayeler, ölümü perdeleyen güzel bir kadın tebessümü misali dolaşmaya başladığında ılık bir meltem eser uzaklardan. Kötülük azalmaz ama umut çoğalır.

Demirtaş’ın mahpusta yazdığı ikinci kitabının adı ‘Devran’. İlk öyküsünün gizi ‘kahramanı’. İlk öykünün adı ‘Gün Olur Devran Döner’.  

Devran: Arapça; Deveran ‘dönüp dolaşmak’ 1. Dünya, felek 2. Kader, talih 3. Zaman, Çağ.

"Gün olur, devran döner” deyişi, haksızlığa uğrayanların bir gün haklarını kazanma arzusuna, kaderin belirsizliğine, hayatın, koşulların, talihin değişkenliğine işaret eder.

Kitabın tamamına sirayet eden duygu bütünlüğü, sıradan bir hesaplaşmanın sığlığından uzak, her şeye rağmen iyimserlik telkin eden umutlu olma halinin gücünden besleniyor. Dinlemeyi, anlamayı, görmeyi, kederle beraber neşeyi de içeren merhametle kuşatılmış olduğunu söyleyen anlatımının anlamlı bir karşılığı var.

Zamanın hoyratlığı ve aynı zamanada iyileştiren ruhu, her öyküyle beraber değişen anlatıcının bakışında farklı suretlerde görünüyor. İnsanlık halleri, olağan seyrinde kendini tekrar etmiyor. Karanlıkta gözün ilk bakışta seçemeyeceği puslu ışık huzmelerini değişim ihtimaliyle birlikte gösteriyor.

İlk öyküde, kazada ölümden dönen oğlunun hatırlattığı utanç ve yıllardır bastırdığı suçluluk duygusuyla bir dağ köyüne doğru yola çıkan Savcı Salim Bey’i izliyoruz. Bu kelimeyi tesadüfen seçmedim. İkinci kitaptaki öykülerin ortak özelliği, görsel hafızaya yönelik tasvirlerle ayrıntıların üzerine dikkatle eğilen bir anlatım zenginliğine sahip olması.

Yirmibeş yıl sonra kendisiyle, vicdanıyla yüzleşmek üzere gençliğinde Cumhuriyet savcısı olarak görev yaptığı köyüne dönerken yolda gördükleri, bu coğrafyanın değişmeyen simgelerine de işaret ediyor:

“Bir zamanlar devlet, millet adına neler yapıldığını, bilfiil kendisinin nelerle uğraştığını düşündü. Dikkatle bakıldığında yan taraftaki sağlık ocağının yerine daha hallice bir hastane yapıldığını fark etti. Bitişikteki Jandarma Komutanlığı olduğu gibi duruyordu, binanın girişindeki “Her Türk Asker Doğar” yazısı da”.

Savcı dağ köyünde misafir olduğu evde, geçmişini gömdüğü, üstünü itinayla örttüğü kabusuna bakıyordu; “Yılların muktedir savcısı, acar avukatı, şimdi Devran’ın fotoğrafının karşısında sanık gibi dinliyordu, kıpırdayamıyordu”. Anlatıcı, baba Hasan Sürgücü’nün işkencede öldürülen oğlunun hakkını yirmi beş yıl aramış olduğunu, şikayet dilekçelerini, takipsizlik kararlarını, gazetede bu konu hakkına çıkan haberlerini ve sessizliği hatırlatıyor. Şikayet edilenler arasında, oğlunun ölümüne sebep olan savcıyı da…

Savcı Salim Bey’in bir müddet sonra başsavcılığa, ordan da üst yargı savcılığına atandığı, devletine özde bağlılığının mükafatını hayatı boyunca almaya devam ettiği, emekliliğiyle birlikte avukatlığı başlayınca da kamu ihale davalarının aranan ismi olarak büyük paralar kazandığı bilgisi, okura yabancı gelmeyecektir.

‘Devran’, adalet bilinci, bireysel vicdan ve toplumsal bir varlık olarak insan arasında açılıp kapanan mesafeleri gösteren sarsıcı bir hikaye. Benzer örneklerine yıllardır tanık olduğumuz bu öykü, gücünü aşina olunanın sıradanlığından değil dramatik geriliminin çözüldüğü yerden alıyor. Bu dünyadan geçip giderken “ötekinin” acısını haklarda - ahlaki, hukuki, insani - arayanların her şeye rağmen insan kalma arzusu, son hikayeyle (İnsan Kalabilmek) buluştuğunda kitap kendi ‘deveranıyla’ kapanıyor.

John Berger’ın hapishaneye yazılmış mektuplardan oluşan “A’dan X’e” başlıklı romanında, A’ida maphustaki sevgilisine yazarak sesleniyordu: “Umutla beklenti arasında büyük fark var. İlk başta süreyle ilgili olduğunu düşünmüştüm, umudun daha uzaktaki bir şeyi beklemek olduğunu. Yanılmışım. Beklenti bedene ait, umutsa ruha. Fark bu. İkisi birbiriyle temas ediyor, birbirini tetikliyor ya da yatıştırıyor ama her birinin hayali farklı” diyordu.

Hikayelerin en karanlık olanında bile kontrol, baskı, zulüm mekanizmasını inatçı bir umutla reddetme tavrını gördüm. Umutsuzluğun karşı kıyısından okura hayat sevinciyle, tevazuyla, adil bir yaşam hayaliyle tebessüm eden bu hikayeler, malum yüksek taş  duvarların ardında, bir hücrede “devlet gözetiminde” yazıldı.

Bazılarını epeyce burkularak bazen gülümseyerek okurken, özgürlüğüne kavuşmuş Demirtaş, meselesini yine böyle acı bir ironinin hakim olduğu dille mi anlatırdı, diye sordum kendime. Evet, muhtemelen yine böyle yazardı. Bu da koşullardan bağımsız onun her alanda sahih, cesur, samimi duruşunu gösteriyor. Dolayısıyla bu anlamda kitaplarına gösterilen yoğun ilgi, doğrudan ve sadece siyasi kimliğiyle ilgili değil. Öykülerini okuyacak olanlar bu defa daha iyi hissedecektir.

Demirtaş’ın bir hukukçu, insan hakları savunucusu, siyasetçi ve sıradan bir vatandaş olarak yaşadığı, dolaştığı yerlerde tanık olduğu, dinlediği hikayeleri kurgulamak istemesi doğal. Hayatın katı gerçekliğini kendine has kıvrak mizah damarıyla yumuşatması onun bütünlüklü kimliğinin bilinen, görünen yüzü.

‘Kapkaç’ isimli öyküde devrimcilere yaklaşımı mesela:

“Kalkıp gidemiyordum bir türlü. Belki Yelda’yla arkadaş olabiliriz diye geçiriyorum içimden. Zaten devrimci olduklarına göre onlar da fakirler ya da fakir oldukları için devrimciler, tam da bilmiyorum ama işin içinde fakirlik olduğuna eminim”.

Hikayelerde, yoksulluk, mücadele, çaresizliğe saplanan suskun kederin gölgesi, bastırılmış aşk acıları, uçucu bir neşe, pişmanlık, kaçırılmış fırsatlar, toplumun sorunlara kayıtsızlığı, sisteme sızan suç örgütleri, mevsimlik işçilerin yaşam koşulları, modern hayat-orta sınıf ahlakı-kapitalizm eleştirisi, ölümün tevekkülle kabullenişi, yas terbiyesi, inancın adaletle hakiki ilişkisi, sırlara sahip çıkma ahlakı, iyilikle arınmak düşüncesi, farklı biçimlerde görünüyor.

‘Direnmek Güzeldir’de atanamadığı için servis şöförlüğü yapan fizik öğretmeni, devletin zulmünden korktuğu için ıskaladığı bir aşk hikayesini anlatmaya şu soruyla başlıyordu:

“Yapmış olmaktan gurur duyacağınız çok şey olamayabilir hayatınızda. Bunu biliyor olmak, sizi rahatsız etse de, düşündükçe kahrolmazsınız en azından. Tersinden düşünün, yapmış olmaktan utanç duyacağınız şeyler varsa ne olacak peki?”.

Toplumun derin yaralarına dokunan bu hikayelerden bağımsız değerlendirilemeyecek gündelik yaşantımızın öncelikli ve esas sorusu bu olmalı bana göre. Her gün yeniden “örgütlü kötülükle” karşılaştığımızda, utanmanın panzehiri olan bu soruyu bıkmadan, usanmadan sormaktır belki de umut.

Dile gelmesi zor acıların, öngörülemeyen fırtınaların, kaderin acımasız oyunlarının, adil ve eşit yaşam hakkını taammüden parçalayan çürümüşlüğün orta yerinde, insan kalabilmek için biteviye çaba göstermek kolay değil. Bu salt yaşamakla değil, arzuladığımız, hakettiğimiz insani bir yaşamı umut etmekle mümkün sanırım.

‘İnsan Kalabilmek’ kitabın yakın geçmişin trajedisine, güncele somut ve doğrudan dokunan tek hikaye. Cizre’de sokağa çıkma yasakları devam ederken operasyon sırasında arkadaşları öldükten sonra Bodrum’a çalışmaya giden Cemşid’in öyküsü yakıcı bir gerçeği hatırlatıyor:

“Kimileri sıkıştırılmış apartman boşluklarında yakılmış, cenazeleri tanınmaz hale geldiğinden DNA testleri sonucunda aylar sonra kimlikleri tespit edilebilmiş, ancak ondan sonra aileleri çocukları için bir mezara kavuşabilmişti. Öyle ki, ölüm sıradanlaşmış, yıkımlar, kıyımlar gündelik hayatın bir parçası haline gelmişti. Ölümden daha acı olansa ülkenin geri kalanının ve bütün dünyanın sessizliğiydi”.

Yazar, bütün dünyanın sessizliğe rağmen çareyi basit, varoluşsal bir hakikatte bulmuş;

“Yarı Tanrı olmakla ezilen olmak dışında bir de insan olmak vardı, insan kalabilmek diye düşündü. Bodrum’da yanmayana, bodrumda yananlarla yüreği yanmayanlara insan mı denir? Daha bir güvenle yüzdü sahile, binlerce yıldır değişmeyen cevap hep aynıydı oysa, mesele insan kalabilmekti, bedeli Cizre’de bodrumda yanmak olsa da”.

Kitabın bu öyküyle kapanması tesadüf değil. Söz de yorulmuş. Burda durup bir sonraki hikayeye/kitaba kadar biraz soluklanmak istiyor sanki.

‘Devran’, keskin ironisine rağmen sert ama kolay okunan bir kitap.

Kırılgan umudun, durağan bekleyişten öte inatçı bir gülümsemeyle, önyargısız dayanışmayla mümkün olabileceğini, direnişin yazıyla, sanatla da sürdürülebileceğini, her yeni günün bir lütuf olabileceğini hatırlatıyor okura. İyiyi de, kötüyü de umudun bereketli topraklarına dönüştürmeye meyyal bir bakış bu.

Yazmak bu anlamda onu da “iyileştiriyor’ sanırım. Rus yazar Andrey Platonov, bir öyküsünde bu türden bir mutluluğu tarif ediyordu:

“Aslına bakılırsa, kişinin sırf kendisi için istediği mutlulukta bayağı ve eğreti bir şey vardır; insan fedakarlıkla, kendisini doğuran halka karşı görevini yerine getirmekle insan olur; erişebileceği en büyük doyum, hiçbir felaketin, acı ve çaresizliğin imha edemeyeceği hakiki sonsuz mutluluk bundadır”.

Selahattin Demirtaş’ın bu kitaptaki ithafı, hak, hukuk, eşitlik ve adalet arayışında bedel ödemeyi göze alan, bundan hiç çekinmeyen bir gelenekten geldiğini teyit ediyor:

“Şu ana kadar hayatlarının on yedi yılını hapishane, mahkeme kapılarında çocuklarının peşinde geçiren iki koca yürekli emekçiye: Anama ve Babama minnetle…”.

* Devran - Selahattin Demirtaş / İletişim Yayınları

.

Facebook Yorumları

Emlak8
7.07.2019
İtiraz günlüğü 'Jakop Von Gunten' ve Robert Walser
19.06.2019
Aşkın doğası, Marie Curie, Blanche ve Enquist
10.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
20.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
13.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
22.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
15.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
8.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
11.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
06.04.2015
Yüzleşmenin ınsanı katmanları
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive