A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

‘Ötekilerin Kökeni’, ırkçılık ve Toni Morrison


14.08.2019 - Bu Yazı 126 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 20.yy’ın en etkili yazarlarından Toni Morrison’un ölüm haberi dijital gaze telerin ekranında görünmeye başladığında hayatı, eserleri, yazarlığı ve konuşmaları hakkında çıkan yazıları okurken rastladım o konuşmaya. Muhtemelen uzun bir söyleşinin iki dakikalık kısmını paylaşmışlardı. Röportajcı kendinden emin oldukça küstah bir tonla Morrison’a “Gerçekten, tam olarak ne zaman “beyaz insanlar” hakkında yazmaya başlayacaksınız” sorusunu hedefinden emin bir okçu edasıyla fırlattı. 

Hayatı boyunca kitaplarıyla, konuşmalarıyla ayrımcılığa, ötekileştirmeye ve ırkçılığa karşı verdiği mücadeleleriyle tanınan bir yazara böyle yaklaşması biraz tuhaftı doğrusu. Morrison hiç tereddüt etmeden nezaketi ve keskin zekasıyla izleyeni de utandıran keskin bir ifadeyle karşıladı o nobran tavrı; “Şu sorduğunuz sorunun ne kadar güçlü bir ırkçılık olduğunu anlayamıyorsunuz değil mi? Beyaz bir yazara asla ne zaman “siyah insanlar” hakkında yazacağını soramazsınız”. 

Morrison, o dikenli soruya verdiği cevapla bütün bir ırkçılık tarihinin merkezinde duran anlamsız eşitsizliğin kaynağını da göstermiş oldu. Ve bence o konuşma başka bir hat üzerinden devam etse de o cevapla o an bitti. 

Tarihçi Neil Painter, “Irk bir fikirdir, bir gerçek değil” diyor. Irkçılık da bir hastalık diye tarif edilip basite indirgenebilecek bir sorun değil. Irkçılık, rengi, ırkı, etnik kimliği nedeniyle sahip olduğu ayrıcalıklardan vazgeçmek istemeyenlerin kullandığı bir “üstünlük” silahıdır ve evrensel hukuk ilkelerinin geçerli olduğu her yerde suçtur. 

Toni Morrison’ın 2016’da Harvard Üniversitesi’nde verdiği seminerlerden ve “aidiyet edebiyatı” başlıklı konuşmalardan oluşan kitabı ‘Ötekilerin Kökeni’nde, anılarını yazan köle Mary Prince’den yola çıkarak yabancılığın doğasını ve sebeplerini aktarmış.  

Uyarısını çarpıcı kılan, “ötekini” anlama çabası gösterenlerin yani öteki olmayı göze alanların tedirgin olma nedenini hatırlatması: 

“Yabancı olanın halinden anlamak tehlikelidir çünkü yabancıya dönüşme ihtimalini içinde taşır. Kişinin rengi dolayısıyla elde ettiği statüyü kaybetmesi demek, kabul görmüş ve değer atfedilmiş farklılığını kaybetmesi demektir”. Korkunun neden olduğu öfkeyle köpüren ayrımcılığı işaret ediyordu. Kabul görmediği için özgüvenini yitiren insanın hazin çaresizliği, içinden çıkılması bu çelişki, onun yazdığı romanlarda bir biçimde görünür. 

Morrison 1970’de ilk romanını ‘En Mavi Göz’ü yazdığında kimsenin tanımadığı otuz yedi yaşında bir yazardı. Kitap "Siyahi bir kız çocuğu, derisinin renginden nasıl kurtulabilir?” sorusunun etrafında dolaşır. Bir kız çocuğunun gözünden hor görülmenin, ayrımcılığın, ırka dayalı güzellik anlayışının sorgulanmasını anlatan romanının eksikliğini hissetmiş ve onu hayatına çağırmış belli ki; “İlk kitabımı yazmamın nedeni, gençken kütüphanede böyle bir kitap bulmayı çok istememdi herhalde”. 

Okuyarak hayatta kalmanın güvenli dünyasına sığınarak ne istediğini keşfettiği yolun başında, politik, edebi duruşunun zihinsel haritasını belirlemiş:

“Beyazlara ait bir üniversiteye değil, parlak ve zeki siyahlarla tanışabileceğim bir üniversiteye gitmek istiyordum. Howard’daki hocaların çoğu Harvard’da ya da Yale’de okuyup ikinci kuşağı eğitmek üzere siyahların üniversitelerine dönmüşlerdi. Derinizin renginin mevzubahis olmadığı bir üniversitede okumanın ne demek olduğunu tahayyül edemezsiniz. Kendinizi başka şeylere adamak için zihniniz tamamen özgürdü”. 

Faulkner, Hemingway, Flannery O’Connor gibi yazarların eserlerini “ötekilik” meselesi üzerinden ele alan, yanısıra romanlarına konu olan hikayeleri, gözlemleri ve tespitlerinden oluşan ‘Ötekilerin Kökeni’ni yazarı, en başından beri böyle bir zihnin özgürlüğünü savunuyormuş belli ki. Kitap, bu bilgiler ışığında okunduğunda ilk bakışta görünmeyen sorunların kaynağına inme yöntemi daha iyi anlaşılıyor. 

Eğer “kendi kabilemizden” olmayanı dışlama, düşman belleme, aciz, yetersiz, yönlendirmeye muhtaç addetme eğilimimizin çok uzun bir tarihi varsa, ayrımcılığın gerçek nedenlerini anlamak için önce nereye bakmalı? Morrison’un berrak ifadesi adresi gösteriyor:

“Tıpkı zenginlik, sınıf ve cinsiyet gibi ırk da insanlar arasında ayırım yaratmak için kullanılagelen bir araç. Bu araçların her biri iktidarla ve kontrolü elde tutma arayışıyla doğrudan ilişkili”. 

Morrison’ın Harvard’da seminer vermek için hazırladığı bu konuşma metinleri, ırkçılığın görünmeyen yüzüne cesaretle bakabildiği için en az romanları kadar okuyanın zihnini kamaştırıyor.  

Roman dilinin samimi, şeffaf, iyicil tınısı, keskin eleştirlerine rağmen bu kitapta da hissediliyor. Edebiyatın, kişinin kendini tanımladığını  bildiği için anlatısını kavramlarla boğmadan basit sorular soruyor;

“İnsan nasıl ırkçı olur, nasıl cinsiyetçi olur?”. Cevabı onun için net: 

“Kimse annesinin karnından ırkçı doğmaz, doğuştan gelen bir yatkınlık yüzünden cinsiyetçi olmaz. İnsan Ötekileştirmeyi görerek öğrenir, ona öyle öğütlendiği, öyle talimat verildiği için değil”. 

Morrison ırkçılığı yaygınlaştıran, kabul görmesini sağlayan  sebepleri sıralarken, köleliği romantikleştiren ya da ırkçılığı öven edebiyata, yaşadığımız çağın ve ilişkilerin patolojisini göstermek için atıfta bulunuyor.  

Evet, o soru hep var; “Neden bir yabancıyı tanımak isteyelim, onu yabancılaştırmak daha kolaysa” ama bundan kaçınmanın sebebi o kadar aşikar değil. 

Yazar, tanımadığı sıradan bir balıkçı kadının üzerinde hak ettiğinde, yabancı korkusunun nedenini daha iyi kavrıyor:

“Yabancı diye bir şey yok; bizim kendi yüzlerimiz var. Bu farklı yüzlerimizin çoğunu benimsemiyoruz hatta bir çoğundan kendimizi sakınmak istiyoruz.Yabancı başka bir diyardan değildir. Her an karşımıza çıkacak sıradan biridir. İçimize korku salan da esasen tanıdığımız ama görmezden geldiğimiz bu benliklerimizle her an karşılaşacak olmamızdır. İşte bu yüzden reddediveriyoruz karşılaştığımız o simayı da içimizde uyandırdığı duyguları da, hele bu duygular çok derinse”. 

Yaklaşık on dokuz yıl Random House’da editörlük yapan ve Princeton Üniversitesi’nde ders veren Morrison, yazı sanatıyla toplumsal meseleler arasında bağ kurarken, kavramları ve insanlık hallerini ezberin dışına çıkıp derinlemesine analiz ediyor. Dolayısıyla kendi deyişiyle bizi birbirimizden ayırdığını sandığımız farklılıkları aşmak için kullandığımız dil, imge ve tecrübe diye sıraladığı ölçüleri değerlendirirken epey temkinli. 

Cinsiyet, kültür, inanç, sınıf ve coğrafya gibi mesafeleri aşmamızı sağlayan dil ve imgelerin baştan çıkarıcı, hükmedici gücünü  hatırlatıyor. Medyada gördüklerimizin birbirimize olan mesafeyi daralttığını söylemesi anlamlı. Bugün Türkiye’de veya başka bir ülkede, hukuksuzluğa, polis şiddetine “terörist” vb haksız yakıştırmalara, iftiralara maruz kalanlara, mülteci oldukları için ötekileştirenlere, göçmenlere, yabancılara, onların haklarına sahip çıkanlara pervasızca saldırılması, ırkçılığın iktidar mekanizmaları ve onlara biat edenler tarafından nasıl desteklendiğini iyi gösteriyor. 

Morrison’un edebiyatında ve esas itibarıyla mücadelesinde vurguladığı ayrımcılık, sadece renk veya genlerle ilgili bir mesele değil. “İnsan olmaktan anladığımız şey değişti; ‘gerçeklik’ sözcüğünü artık tırnak işareti kullanmadan yazamaz olduk çünkü ‘geçekliğin’ yokluğu (muğlaklığı) varlığından daha kuvvetli hissediliyor” diyerek, ötekilerin sahibi olmak isteyenleri, onların kişiliğini hiçe sayanları da uyarıyor. 

Kendisiyle yapılan bir söyleşide, bütün bunları yazmaya çağıran motivasyonu tarif ediyordu;  

“Propaganda yapmak, anıtlar dikmek beni hiçbir zaman alâkadar etmedi. Karmaşık, zor kişilikler, her zaman değil ama, zaman zaman muzaffer kahramanlar, tıpkı hayattaki gibi şahsiyetler, beni motive eden bunlardı. Yazım şeklim lirikti, ama bakış açısı neredeyse trajikti. Irkçılık bireylerin kişiliğine ve psikolojisine çok büyük zararlar verdi. Bunun üstünü örtebileceğimizi, bir kenara itebileceğimizi, hiç önemi yokmuş gibi davranabileceğimizi düşünemiyordum. Irkçılık insanları tamamen mahvedebiliyordu. Hâlâ da mahvediyor. Irkçılığın kurbanlarının, kendilerine söz verilmeden gömülmelerini istemiyorum”. 

Morrison’ın bazen inatçı bir kararlılıkla bazen de doğal bir içgüdüyle son ana  kadar yaptığı buydu. Irkçılığın, yabancıya dönüşmenin, öteki olmanın insanı paramparça edişini ve her şeye rağmen çarenin yine insanda olduğunu edebiyat aracılığıyla anlatmak. 

Bu kitapta “Ötekini öykülemek” başlığı altında anlattığı hikaye, ifadesini doğruluyor; “Tarih kitaplarından hiçbir zaman pek bir şey öğrenmedim, onları beyazlar yazıyordu. İhtiyacım olan şeyi başka yerlerde aramalıydım: mektuplarda, basında, siyahların gazetelerinde, vaazlarda, fotoğraflarda, şarkılarda... “

En çarpıcı romanlarından birisi olan ‘Sevilen’i neden ve nasıl yazdığını anlatmış. Editörlük yaptığı sırada, Afro-Amerikan tarihine ve kültürüne dair siyahların ilgisini çekecek bir kitap hazırlarken bir gazete kupürü buluyor. Başlığı şöyle: “Çocuğunu Öldüren Köle Anneye Bir Ziyaret”. O trajik hikayeyi uzunca detaylarıyla anlattıktan sonra romanda nasıl kullandığını anlatıyor:

“Margaret Garner’in hikayesinin acıklı, can sıkıcı, gerçek sonunun tersine romanda umut verici bir son yaratmayı tercih ettim. Farklı bir isim verdiğim, yeniden yarattığım köle anne Sethe, kendisinin ve kızının başına gelenlere rağmen romanın sonunda değerli bir insan olduğunu düşünme yolunda bir adım atacaktı…Bu çocuğu hayalimde canlandırmaya çalışmak sanatın hem ruhuna, hem bedenine dokunmaya çalışmak gibiydi benim için”. 

“Kurmaca anlatı, belli ölçüde kontrol altında tutulan vahşi bir yaşama benzer; bize Öteki olma, yabancı olma, ona dönüşme olanağı sunar. Duygudaşlık kurarak, açık olarak ve kendine dönüp bakma riskini göze alarak. Bu kitabın yazarı olarak benim için hikayedeki asıl Öteki, yaşayanlara musallat olan kızdır, Sevilen’dir”. 

Nobel edebiyat ödülüne sahip ilk Afro-Amerikalı yazar olan Morrison, savaşlar, göçler, siyasi müdahaleler, şiddet, zulüm ve baskı nedeniyle kitlesel hareketliliğin zirvede olduğu karanlık bir çağda, umudunu hiç yitirmeden düşündü, konuştu, anlattı. Kitaplarıyla milyonlarca insanı ortak değerler, düşünceler, isyanlar, hikayeler ve henüz yası tutulamamış acılar etrafında buluşturdu. “Ötekileri” ölümsüz kılan romanlar yazdı. 

Öldüğü gün neden yaşadığımızı, yazdığımızı söyleyen o basit, zarif cümlesiyle karşılaştım. 

“Hepimiz ölürüz. Belki de hayatımızın anlamı budur. Ama hepimiz dili kullanırız. Belki de hayatın ölçüsü budur”. 

 

 

* Ötekilerin Kökeni - Toni Morrison / Sel Yayıncılık 

.

Facebook Yorumları

Emlak8
25.08.2019
Diyarbakır Hikâyeleri, kelimeler ve Murat Özyaşar
14.08.2019
‘Ötekilerin Kökeni’, ırkçılık ve Toni Morrison
7.07.2019
İtiraz günlüğü 'Jakop Von Gunten' ve Robert Walser
19.06.2019
Aşkın doğası, Marie Curie, Blanche ve Enquist
10.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
20.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
13.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
22.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
15.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
8.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
11.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
06.04.2015
Yüzleşmenin ınsanı katmanları
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive