A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

Irkçılığın kökeni, 'Yeraltı Demiryolu' ve Whitehead


24.02.2020 - Bu Yazı 231 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Hikâyeler, binlerce yıl evvel yaşamış, farklı kültürlere, inançlara, medeniyetlere, yaşama biçimlerine, esas itibarıyla “ötekine” dokunmayı mümkün kılar. İnsanı gelişmiş bir varlık kılan anlatma güdüsü sihirlidir ama aynı zamanda tehlikeli olabilir. 

İnsan her hangi bir toplumu ve orada yaşayan insanları tanıyabilmek için “ötekilerin" hikayelerini öğrenmek ister. Yabancı biriyle karşılaştığımız da “Senin hikâyen ne” diye sorarız mesela. Bu iştahlı merak, ‘benlik, kimlik’ keşfine yardımcı olurken, kişinin tanık olduğu, dinlediği, okuduğu anlatılarla geriye dönüşü mümkün olmayan büyük değişimlere de sebep olur bazen. Hikayeler de mitler gibi onu anlatanlarla birlikte zaman içinde dönüşürler çünkü. 

Tekinsiz anlatıcılar, zamanın ruhunu eğip bükerler. Bilincin çarpıklığını ve bastırılmış ruhların dip sularında olup bitenleri göstererek, yerleşik tanımları, güç ilişkilerini, tahakkümün yaygın ve genellikle yanlış anlaşılan tezahürlerini sorgulama arzusu da uyandırırlar. 

Romanlarında, denemelerinde ötekilerin ve ırkçılığın kökenlerine, nedenlerine dair isabetli sorgulamalarla iz bırakan Nobel ödüllü Afro-Amerikalı yazar Toni Morrison ve edebi dünyasını benzer bir biçimde inşa eden Colson Whitehead o “tekinsiz anlatıcılardan” ikisi. 

Whitehead’ın hayran olduğu Morrison, “Kurmaca anlatı, belli ölçüde kontrol altında tutulan vahşi bir yaşama benzer; bize öteki olma, yabancı olma, ona dönüşme imkanı sağlar” diyordu Harvard Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada.“Köleliğin Romantikleştirilmesi” başlıklı bölümde, o sırada yazmakta olduğu romanda bir ırkçının nasıl yetiştiğini sorguluyordu; 

“Bir insan nasıl olur da ırkla yakından uzaktan ilgisi olmayan o ana rahminden çıkıp ırkçılığın kucağında bulur kendini? Nasıl olur da, beğensin ya da beğenmesin, ırkın belirleyici olduğu bir varoluşun parçası haline gelir? Irk nedir (Genler üzerinden kurgulanmış bir hayal ürünü olmaktan başka) ve neden önemlidir ırk? Irk bir türün sınıflandırılmasıdır ve biz insan ırkıyız, nokta. Peki o zaman bunlar nedir? Bu düşmanlık, bu toplumsal ırkçılık, bu ötekileştirme? Ötekileştirmenin rahatlığı, cazibesi, (Toplumsal, psikolojik ya da ekonomik) gücü nerden kaynaklanıyor? Ait olma duygusun yarattığı heyecandan mı? Kendinden daha büyük bir şeyin parçası olmanın ve dolayısıyla daha güçlü olmanın verdiği heyecandan mı?”. 

Morrison’u anlattığım başka bir yazıda şunu söylemişim; 

Tarihçi Neil Painter, “Irk bir fikirdir, bir gerçek değil” diyor. Irkçılık da bir hastalık diye tarif edilip basite indirgenebilecek bir sorun değil. Irkçılık, rengi, ırkı, etnik kimliği nedeniyle sahip olduğu ayrıcalıklardan vazgeçmek istemeyenlerin kullandığı bir “üstünlük” silahıdır ve bugün evrensel hukuk ilkelerinin geçerli olduğu her yerde suçtur. 

Bu uzun girizgahı yapmamın sebebi, Colson Whitehead’in “Amerika her zaman ırkçı olmuştur, şu anda da ırkçı ve benim hayatım süresince de ırkçı olmaya devam edecek” cümlesini, güncel bir ırkçı saldırı ve sevdiğim başka bir romanı - Yeraltı Demiryolu - vesilesiyle hatırlamak oldu. 

2016’da yayımlandığında aylar boyu çok satanlar listesinde kalan ve Pulitzer gibi pek çok prestijli ödül kazandıran roman, Amerikan tarihinin gölgesindeki karanlık sürece bir “kaçış mücadelesi” hikayesi üzerinden bakıyor. Aynı zamanda bir büyüme hikayesi olan Yeraltı Demiryolu, plantasyonlarda doğan Cora’nın kaçış hikayesini aktarırken, köleliğin tarihine, nedenlerine, beyazlar tarafından kabul görüşüne ve göçmenliğe gerçeğin bilgisiyle bakan fantastik bir roman. 

Farklı bir edebi formun inşası açısından bu romana has özel  bir yaklaşımı var. 1800’lü yıllarda, köleler ‘Yeraltı Demiryolu’ ismini verdikleri gizli geçitleri, tünelleri kullanarak bir eyaletten ötekine kaçabiliyorlardı. Yazar bunu ilk duyduğunda, böyle bir demiryolunun gerçekte varlığına inanmaya yatkın olduğunu söylemiş. Ve bu katmanlı, çok sayıda yan hikayelerden oluşan romanı bu fantastik düşüncenin zihin kamaşmasıyla tasarlamış. 

Kitabın hazırlık sürecinde kölelerin kendi hikayelerini, onlarla yapılan  sözlü tarih çalışmalarını da okumuş. Böylece “ötekilerin” resmi tarihin yer vermediği gündelik yaşam ayrıntılarına da ulaşmış. 

Yeraltı Demiryolu, sadece kölelilik sorununun vahşi, insanlık dışı doğasını anlatmıyor. İnsanın - siyah ya da beyaz - muhtelif nedenlerle iç içe geçen iyilik ve kötülük katmanlarına çarpıcı ve hafızayı tazeleyen hikayelerle sızıyor. Kölelik sisteminde siyahları her türlü işkenceye maruz bırakan beyazlar olduğu gibi onları evlerinde sakladıkları için cezalandırılanlar da var. Kaçan köleleri geri getirmeyi meslek edinmiş gönüllü köle avcıları, tahakküm edenle edilenin değişen rollerini göstermesi bakımından romana dinamizm katan unsurlardan. 

Kitabı okurken sinematografik anlatımın yapımcıların ilgisini çekeceğini düşünüyordum ki, Amazon için çoktan bir dizi anlaşmasının yapıldığını görünce sevindim doğrusu. Amerika’daki pek çok eyaleti kapsayan, güneyden kuzeye uzanan bir yol hikayesi aynı zamanda. Dolayısıyla okuru yol ve hikayeler boyunca “kurtuluşa”, özgürlük düşüncesine, ırkçılığın, köleliğin sona erme ihtimaline hazırlıyor. Edebiyatın “başka bir dünya” ihtimalini gösteren merhameti, en çok bu düşüncede parlıyor bence. Anlatıcının peşine heyecanla takılan okur, Cora’yı kuşatan olaylar zinciriyle beraber, gayri resmi bir tarih anlatısına eşlik eden insanlık hallerinin derinliklerine de seyahat ediyor. 

Whitehead, katı gerçekçiliğine rağmen umutlu bir yazar. Başta ana kahramanı Cora olmak üzere yarattığı karakterlerin trajedilerine nerdeyse acımasız denebilecek mesafeli bir duruşu var. Onları savunmuyor, izliyor. Bu tavrı, onu bir yazar olarak, duyguların sürekli değişen veçhesine dikkatle bakmasını sağlıyor. Karakterleri plastik olmaktan kurtaran, yazarın dünyayı bir çiçek dürbününden izleyen, romantizme müsaade etmeyen o renkli ve ışıltılı bakışı. 

Köleleri alıp satan beyazlara ve o “yabancılar” üzerinden kendi varlıklarını tanımlayanlara bakıldığında, ırkçılığın, ötekileştirilmenin, öğrenilen ve kuşaklar boyu aktarılan kanserli hücreler gibi hayatları paramparça eden bir zehir olduğu anlaşılıyor. 

Morrison, “Tıpkı zenginlik, sınıf ve cinsiyet gibi ırk da insanlar arasında ayırım yaratmak için kullanılagelen bir araç. Bu araçların her biri iktidarla ve kontrolü elde tutma arayışıyla doğrudan ilişkili” diyordu o konuşmasında. Whitehead’in hikayeler aracılığıyla yaptığı, iktidarlarını koruyabilmek için o araçların hepsini acımasızca kullanan insanı en çıplak haliyle göstermek. 

Mağdurların, zulme maruz kalanların birbirlerini yok etme güdülerini, göçmen olarak Amerika’ya gelmiş olanların katliamlara, kölelik sistemine coşkuyla destek vermesiyle anlatıyor. Kölelik içindeki hiyerarşinin acımasız yüzü, beyazlar arasında ırkçılığa dair farklı yaklaşımlar, romanı iyiliğin ve kötülüğün altını kalınca çizmekten korumuş. 

Cora’nın Georgia’dan Tennese’ye, İndiana’ya uzanan yolculuğunda karşılaştıkları, 1800’lü yıllarda kalmış eprimiş bir zamanın ruhuyla sınırlı değil. Siyahları tıbbi deney malzemesi olarak kullananların, katliamcıların, tecavüzcülerin, köle avcılarının, köle tüccarlarının, linç güruhlarının, ırkçı katillerin modern versiyonlarıyla bugün hala Amerika’da ve dünyanın her yerinde sıklıkla karşılaşıyoruz. 

Yeraltı Demiryolu, okuyanı ürperten zor meselesiyle, lirizmle beslenen diliyle, tarihin akışı içindeki sürekliliği kişisel hikayelerle işaret eden anlatımıyla gelecekte bir “klasik” olarak anılacak sanırım. 

Roman Cora’nın anneannesi Ajarry’nin hikayesiyle başlıyor. Ve o ilk bölümün sonunda okura kapana kıstırılmış siyahi bir insan olarak doğmuş olmanın manasını çarpıcı bir uyarıyla hatırlatıyor; 

“Plantasyonun sınırlarından kaçmak kendi varlığının temel ilkelerinden kaçmak gibiydi: Yani olanaksız”. Whitehead, edebiyatın çıkışsızlığı, sistemi özgür iradesiyle yenmek isteyen “insanı” anlattığını da söylemiş oluyor böylece. 

Bir çocuğun dövüldüğüne tanık olan Cora, içindeki köleyle ve ömrü boyunca ona eşlik edecek hınç duygusuyla baş etmeye çalışıyordu. Bu sert sahne, Amerika’da kölelere nasıl zulmedildiğini resmetmesi açısından önemli; 

“Bardağı taşıran son damlaydı bu. Cora’nın üzerine bir hal geldi. Kıymıkları havaya saçılan baltasını Blake’in köpek kulübesine indirdiği günden beri böyle kendinden geçmemişti. Ağaçlardan sallanan cesetlerin akbabalara ve kuzgunlara bırakıldığını görmüştü. Kadınların dokuz kamçılı kırbaçlarla kemikleri görünene kadar dövüldüğünü görmüştü. Diri ve ölü insanların odun yığınlarına bağlanıp yakıldığını görmüştü. Kaçmaya engel olmak için kesilen ayaklar, hırsızlığı engellemek için kesilen eller. Chester’den daha küçük çocukların öldüresiye dövüldüğünü görüp bir şey yapmamıştı. Fakat bu gece o duygu yeniden kalbine yerleşti. Cora’yı ele geçirdi ve içindeki kölenin içindeki insanı engellemesine fırsat kalmadan çocuğun üzerine kapaklanıp bedenini ona siper etti”. 

Bu anlatımdan romana hakim olan tonun bu türden kışkırtıcı bir sertlikten ibaret olduğu sanılmasın. Yeraltı Demiryolu, acı bir mizahın, iyiliğin değişken ruhuyla hayatı yeşerteceğine dair merhametli bir inancın, duyguları çok iyi analiz eden bir zekanın ve atmosferi olduğu gibi hissettiren ayrıntıcı bir bakışın ürünü aynı zamanda. 

Kitabın en “çıplak” kötü karakteri köle avcısı Ridgeway’in New York limanında göçmenleri izlerken düşündükleri, “Amerikan rüyasının” gerçek yüzünü ve insanın değişmeyen tahakküm arzusunun dünyaya nasıl hakim olduğunu gösteriyor; 

“Bu insanlar hayatları boyunca aç kalmışlardı. Böyle bir şehri ilk defa görüyorlardı ama Jamestown’daki dillere destan atalar ırk ayrımı hükmünce toprağı nasıl ele geçirdiyse, bu insanlar da bu yeni toprağa izlerini öyle bırakacaktı. Özgür olmaları gerekiyor olsaydı, zenciler zincire vurulmazdı. Kızılderililerin topraklarını yitirmemesi gerekiyor olsaydı, o topraklar hala onların olurdu. Bu yeni dünyayı ele geçirmek beyaz adamın kaderi olmasaydı, şimdi onun sahibi olamazdı. Yice ruh, insanlığın hummalı faaliyetini birleştiren o kutsal bağ, buradaydı işte: Elinde tutabildiğin her şey senindir. Mülk, köle, kıta senindir. Amerika’nın buyruğu buydu. 

Peki, “Amerika her zaman ırkçı olmuştur ve her zaman öyle olmaya devam edecektir” diyebilen bir yazar, neden bu öngörüsüne rağmen değişim umudu taşıyan iyimser bir roman yazmak ister? Bu sorunun geniş cevabı, benim sevdiğim türden, insanı merkeze koyan edebiyat anlayışıyla epey örtüşüyor; “Başka bir hayat ihtimalinin” sağaltıcılığına okuma hazzıyla ulaşmak. Whitehead’i sevmemin ve bir yazar olarak önemsememin başlıca sebebi bu. 

Roman ve yol boyunca dünyayı, kölelerin ve onlara hükmedenlerin bakışıyla izlerken arada durup Cora’nın her şeye rağmen iyimserlikle ışıldayan gözlerine baktım. Yenileceğini bilerek mücadele etmeyi göze alanlara has o sarsılmaz cesareti ve “varlığını” olduğu gibi koruma arzusunu gördüm. 

Cora, siyahi halkların birbirlerine benzemeyen hikayelerini öğrenmek için kütüphaneye gittiğinde, zincirleriyle doğan ve okumayı öğrenen siyahilerin hayat hikayelerini de okudu. Afrikalıların, tutsaklıklarını ve sefaletlerini anlatan hikayelerde kendisininkini gördü. Henüz tanımadığı siyahilerin zaferlerini hayal etti. Belki “insanların doğdukları zaman iyi olduğunu, dünyanın onları kötüleştirdiğini” düşündü. 

Kütüphanenin kapısındaki yük arabacısı Cora’ya “Efendi, silahlı bir zenciden daha tehlikeli tek şeyin, elinde kitap olan bir zenci olduğunu söylerdi” dedi. Whitehead’in gerçekçi karamsarlığına rağmen anlatma coşkusuyla yaptığı, hikaye okumanın, başkalarına aktarmanın önemini hatırlatmak arzusu belki de. 

Bir de özgürlüğün hayal olduğunu söyleyenlere rağmen şu basit gerçeği kendine ve muhtemel okurlarına fısıldamak; “Bazen kullanışlı bir yanılgı, işe yaramaz bir gerçekten daha faydalıdır”. 

Bazen gücünü hayatın değişmez sanılan korkunç gerçeklerinden alan bir roman, birilerinin hayatına dokunur. O hikayelerin hakiki sırrına vakıf olabilenler, yer altında bir “demiryolu” inşa ederek özgürlüğe ulaşmaya çalışanlar gibi kuzey yıldızına doğru dönüp koşmaya başlar. O vakit hayat edebiyatla arınır. Geriye iyilikle yıkanmış hayaller kalır. 


* Yeraltı Demiryolu - Colson Whitehead, Çev. Begüm Kovulmaz / Siren Yayınları 

Yeraltı Demiryolu

.

Facebook Yorumları

Emlak8
22.03.2020
‘Korkunun Felsefesi’, gelecek umudu ve Svendsen
9.03.2020
Virginia Woolf, Maya Angelou ve yazının kadın sesi
24.02.2020
Irkçılığın kökeni, 'Yeraltı Demiryolu' ve Whitehead
10.02.2020
‘Gürültülü Yalnızlık’, Hrabal ve kitaplara ağıt
27.01.2020
Rilke, Zweig'ın soylu vedası ve nergisler
23.12.2019
‘Tehdit Mektupları’, vicdan ve Aslı Biçen
2.12.2019
Yazarlar anlatıyor: İlham, yaratıcılık ve o kristal an
19.11.2019
Victor Jara, umut ve 'Yarım Kalan Şarkı'
12.11.2019
Okurla kurgunun buluştuğu 'Çarpıtma Sanatı' ve Vasquez
4.11.2019
‘İçimizdeki Ermeni’, Yüzleşme ve Yesayan
28.10.2019
Kendini doğuran Furuğ Ferruhzad’ın dünyasında yolculuk
21.10.2019
Ferrante’yle hayatı ve yazıyı sorgulamak: ‘Tesadüfi Buluşlar’
7.10.2019
'Ötekilerin yolculuğu' ve Ulrich Alexander Boschwitz
9.09.2019
'Son tetikçi' Hitler'in düşündüren portresi ve Haffner
25.08.2019
Diyarbakır Hikâyeleri, kelimeler ve Murat Özyaşar
14.08.2019
‘Ötekilerin Kökeni’, ırkçılık ve Toni Morrison
7.07.2019
İtiraz günlüğü 'Jakop Von Gunten' ve Robert Walser
19.06.2019
Aşkın doğası, Marie Curie, Blanche ve Enquist
10.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
20.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
13.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
22.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
15.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
8.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
11.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
06.04.2015
Yüzleşmenin ınsanı katmanları
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive