• 8.05.2011 00:00
  • (2256)

Partiler 12 Haziran için hummalı çalışmalarına devam ederken, birileri de seçimler olmasın diye tam mesai çalışıyor.

Önce Yüksek Seçim Kurulu'nun 18 Nisan'da kamuoyunun kucağına bıraktığı bomba, yani BDP'nin desteklediği bağımsız adayların milletvekili adaylıklarını iptal kararı geldi. Neyse ki toplum vicdanı galip geldi ve 21 Nisan'da bu karardan geri dönüş sağlandı. Tam da Leyla Zana gibi sembolik değeri yüksek olan isimlerin de girebildiği bir meclisten meselenin siyasal alanda, barışçıl bir biçimde çözülmesinin önü açılacak diye sevinmişken bu sefer 28 Nisan'da Dersim'de operasyon yapıldı ve 7 PKK'lı öldürüldü. 29 Nisan günü sabaha karşıysa, KCK operasyonları dahilinde tam gaz gözaltı ve tutuklamalar başladı.

KCK davası kapsamında son üç haftada yapılan polis operasyonlarında göz altına alınan kişi sayısı 1500'e çıktı. Yazıyla bin beş yüz! Son 24 saatteyse toplam 159 kişi gözaltına alınmış. Tutuklular arasında Hakkari İl Başkanı gibi yüksek düzey BDP'liler de var, seçim kampanyasında gönüllü olarak çalışan kişiler de var. Operasyonlar sonrası Fırat'ın batısına "Türk polisi yakalar" görüşü hâkimken, Fırat'ın doğusunaysa Kürt siyasetinin tasfiye edildiği görüşü hâkim.

Başbakan Erdoğan'ın irticalen yaptığını düşündüğüm "Kürt sorunu yoktur" açıklamasının da ortamın gerilmesine katkı sunduğunu tesbit etmek güç değil. Bu açıklamanın bölgedeki duygusal karşılığı Kılıçdaroğlu "Başörtüsü sorunu yoktur, başörtülü kardeşimin sorunu vardır" demiş olsaydı hissedilecek olanla benzer. Her ne kadar Başbakan'ın bu cümlesini "inkâr politikası"nın yansıması olarak okumasam da bölgede bu cümlenin yansımasının farklı olduğu aşikâr. Zaten meselemiz biraz da "bölgedeki yansıma"yla ülkenin geri kalanı arasında bir uçurum olması değil mi? Neden "bayrama gider gibi seçime gidemiyoruz?" sorusunun cevabını biraz da Diyarbekir'de kaldırılan dört PKK'lının cenazesine katılan yüz binlerin yasında aramak gerekmez mi?

YSK kararı ardından yapılan askerî operasyonun ateşkes sürecine zarar vermek için yapıldığını görmemiz gerekiyor. Polis operasyonlarınınsa YSK kararının ardından demokratik protesto yöntemlerinin dışına çıkanlara gözdağı vermek için artırıldığını ve eline silah almamış insanların terör suçundan tutuklanmasının sadece "silaha davet" anlamına geldiğini de görmemiz gerekiyor. Fakat görmeyeceğiz. Örneğin biz "Yedi terörist daha öldürülmüş" diye bayram ederken, bölge "Yedi gencimiz öldürülmüş" diye yas tutacak. Bu duygusal kopuşa medyasıyla siyasetçisiyle herkes alkış tutacak. Eğer aynı dili değil, aynı duyguları paylaşanlar birbirini anlamaya daha yakınsa; Kürtlerle ülkenin geri kalanı arasındaki duygusal ve fikrî uçurum birbirimizi anlamadığımızın somut kanıtıdır.

Devlet politikasına yönelik eleştirilerden sonra BDP'nin de kendini siyaseten nasıl adım adım bitirdiğine değinmek gerekiyor. YSK kararına verilen tepkilerden sonra Türküyle Kürdüyle Türkiye kamuoyu nerdeyse topyekûn çözüm için meclisi işaret etmişken, bu tepki aramızdaki uçurumu kapatabileceğimize dair ümitlerimizi yeşertmişken BDP ile aynı paralelde olduğu sır olmayan Demokratik Toplum Kongresi'nden çözümü mecliste aramayı değersizleştiren açıklamalar geliyor. Ayaklanma çıkarıp, kendi yönetimlerini kurmaktan bahsediyorlar.

Abdullah Öcalan, son görüşme notlarında tarih olarak 15 Haziran'ın önemini vurgularken ve seçim öncesi yasal alanda herhangi bir gelişme olmayacağı ortadayken, seçimlere katılmamayı bir yol olarak görebiliyorlar. Kişisel kanaatim BDP'nin bu politikayı, seçimler öncesi Kürt meselesine 'teğet' geçmeye çalışan Ak Parti'yi sıkıştırmak için yaptığı ve seçimlere girmekte bir an bile tereddüt etmedikleridir. DTP kapatıldıktan sonra bile meclise dönmelerini salık veren feraset sahibi bir tabanları olduğu müddetçe bunu göze alabileceklerini sanmıyorum. Fakat yine de seçimler öncesi çatışmalı bir döneme gireceğiz gibi görünüyor. Operasyonlar da PKK saldırıları da devam edecek. Anneler yine "kötü haber" gelmemesi için dua ederek bekleyecek. Molotof kokteylli, havai fişekli 'demokratik'(!) eylemler sürecek. Çatışma dili siyasete de yansıyacak ve birbirini suçlayan hatta aşağılayan açıklamalar gelecek. Özetle aramızdaki uçurum korkarım daha da genişleyecek.

Bu noktadan sonra "Kürtlerin dediği olur"dan başka muhalefet bilmeyen Türkiye solundan da genelde "Devletin/hükümetin dediği olur"dan ötesine geçemeyen 'muhafazakâr demokrat'lardan da ümidi kesmiş durumdayım. Ancak şu kadarını söylemek barışı arzulayan herkesin boynunun borcu: Devletin operasyonları ve tasfiye politikası ne kadar yanlışsa, PKK'nın seçimler öncesi yine sözünü tutmayıp saldırıya geçmesi de o kadar yanlıştır. Dersim'de öldürülen yedi gencin kanı, Kastamonu'da öldürülen bir polis memurunun kanıyla temizlenmez çünkü kan kanla temizlenmez! Eğer bir çözüm olacaksa, bunun yegâne adresi meclistir, her ne kadar siyasetçiler bunun önünü tıkamak için ellerinden geleni yapsalar da...