Saniye İçinde Yönlendiriliceksiniz


Erdal TALU

Kuyerel.org



Bookmark and Share

Politikada Yeni Paradigmanın Doğuşu


07.06.2014 - Bu Yazı 8412 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Gezi üzerine çok şey söylendi ve yazıldı. Çok sayıda yorumcunun nereden baktığına ve ne görmek istediğiyle de bağlantılı olarak direniş, protesto, isyan, hatta devrim diyenler oldu. Kimilerine göreyse hükümeti yıkmayı amaçlayan bir darbe girişimi veya uluslararası komploydu.

Oysa insanlığın yeni bir çağ ve uygarlığa adım attığı, her alanda yaşanan köklü değişimler döneminde bu çapta kitlesel ve geniş katılımlı bir toplumsal vaka, hiçbir zaman kristal aynada yansıyan tek görünümlü, saf ve berrak bir suretten ibaret olamazdı. Onun içinde artık eriyip gitmekte olan eski ile henüz çizgileri kesinleşmemiş gelmekte olan yeninin bir arada bulunması kaçınılmazdı. Şairin dediği gibi, neyin gelmekte ve neyin gitmekte olduğunu anlayabilmek önemli… Ancak toplumsal ve politik yaşamı esir alan, zihinleri ve sağduyuyu adeta mühürleyen yaşanan kutuplaşma koşullarında bu hiç de kolay değil.

1968 gençlik başkaldırısını hatırlatanlar, Arap Baharı’na gönderme yapanlar, Occupy Wall Street’i kendine daha yakın bulanlar oldu. Lâkin bu benzetmeler, yapanların hiçbirinin içine tam olarak sinmedi. Elbette Gezi’de ortaya çıkan, uzun süredir giderek dozu artan ahlakçı söyleme ve yaşam tarzına müdahalelere karşı “artık yeter” isyanında 68 Gençliğinin başkaldırısını anımsatan izler vardı. Ancak, birçok farklı kesimden insanı, bürosundan, işinden, ticaretinden, evinden çıkıp gelen insanları birleştirmesi ve sıradan vatandaşları kendine çekmesiyle farklılaşan özellikler de taşıyordu.

Merkezsiz, emir-komutasız, sosyal ağlarla kendi kendine örgütlenen Gezi’de, Tahrir meydanının işgalinde simgeleşen Arap baharını da hatırlatan birçok öğe vardı. Bu benzerliklerin, Arap Baharı’nın otoriter rejimlerin çözülmesine yol açan sonuçları açısından kimilerini hayli ümitlendirdiğini söylemek de yanlış olmaz. Tahrir Meydanı, halkın sesinin duyurulmasına ve çoğunluğun demokrasi talebinin dile getirilmesine aracılık etmişti. Öte yandan Türkiye’de 2014 yılı, adeta bütünüyle bir seçimler yılıydı. Gezi, çoğunluk demokrasisi talebinden ziyade farklı olanın, özgürlük ve yaşam alanını savunduğu, kaale alınma ve karar alma süreçlerine katılım talebinin öne çıktığı nitelikler gösteriyordu.

Batıda Occupy Wall Street veya küreselleşme karşıtı hareketlerde neoliberal ekonomi karşısında ezilen, yok sayılan yığınların tepkisi egemendi. Ayrıca Arap Baharı dediğimiz eylemlerin başladığı dönemde, başta Tunus olmak üzere birçok ülkede, diktatörlük rejimlerinin siyasi baskısı dı­şında çok ciddi bir gelir dağılımı bozulması, işsizlik ve temel gıda maddelerinde hızlı fiyat ar­tışları da vardı. Gezi’de de kapitalizmi ve neoliberalizmi eleştiren birçok pankart görmek mümkündü. Ancak meydana çıkanlar ekonomik krizin mağdurları değildi. Gezi’nin hemen öncesinde Türkiye’nin temel ekonomik verilerine bakıldığında, tüm Cumhuriyet tarihinin en parlak döneminin yaşanmakta olduğu söylenebilirdi. Gezi’ye katılanların önemli bir kesimini oluşturan kentli orta üst sınıfların, bu ekonomik performanstan bir hayli yararlanmış olduğu da gerçekti. Yaşanan köklü bir değişim sürecinin gündeme getirdiği yeni ihtiyaç ve talepleri anlamaktan uzak iktidarın, bu parlak “icraat siciline” rağmen patlak veren olaylar karşısında ilk başlardaki şaşkınlığı, “elitist nankörler” duygusuyla verdiği tepki ve sonuçta olayların nedenini, “faiz lobisinin darbe kalkışması” ve “uluslararası komployla” açıklamaya çalışması şaşırtıcı değildi.        

Gezinin en azından başlangıcında, çevreci duyarlılığın ve yeni bir kentsel farkındalığın izleri çok açıktı. Türkiye çok uzun bir süredir hiç sorgulamadığı bir gelişme girdabına kendini kaptırmış gidiyor. Bunu hem kültür varlıklarına hem de tabiat varlıklarına karşı hoyrat bir şekilde uyguluyor. Bunun rahatsızlığını hisseden geniş kesimlerin olduğu da bir gerçek. Beton ve asfalt sadece şu veya bu siyasetle ilgili bir şey değil. Giderek inşaat rantının, hem ekonomide hem siyasette "vazgeçilemez" bir konuma oturması, çocukluğumuzun anıları içinde bildiğimiz, sevdiğimiz, içinde kendimizi bir yere ait hissettiğimiz ortamların hızla “tanınmayacak” bir biçimde değişmesinin öfke birikimine yol açmış olması hiç de şaşırtıcı değil. Ama Gezi, bundan ibaret de değildi.

Kısacası Gezi, bunların hepsinden bazı unsurlar taşıyordu. Ancak bunlardan çok daha fazlasını içeren, yeni bir eşiğe de işaret ediyordu. Öneminden kimselerin kuşku duymadığı ama anlamlandırmakta güçlük çektiği bir durumdu bu. Yerleşik siyaset ortamını sarsan, yeni terimlerin ve sloganların dilden dile yayılmasına sebep olan, kısacası, herkesin ama herkesin olağandışı bir şeylerin yaşandığında hemfikir olduğu bir vaka.

 

Nedir Değişmekte Olan?  

İnsanlık tarihinde yeni bir çağa geçiliyor. Toplumun bütün boyutlarında hızlı ve köklü değişiklikler yaşanmaktadır. Teknoloji, aile hayatı, din, kültür, politika, iş, hiyerarşi, liderlik, değerler ve cinsel ahlak gibi çok farklı alanları kapsayan bu değişim, aynı zamanda yeni bir uygarlık yaratma sürecidir.

Bu çağın ekonomisi artık bütünüyle farklı bir işçi türünü, düşünen, sorgulayan, girişim riski üstlenen ve kolay vazgeçilebilir olmayan bir işçiyi talep etmekte ve bunu ödüllendirmektir. Tekil ve özgün bireyin katkısı ve yaratıcılığı belirleyici olmaktadır.

Geçmişteki Sanayi Toplumu ekonomisinin başlıca üretim faktörleri toprak, emek, hammaddeler ve sermaye iken, günümüz ekonomisinin merkezi kaynağı bilgi olmaktadır. Bu basit olgunun, devrimci sonuçları vardır. Toprak, emek, hammaddeler ve hatta sermaye bile sonlu kaynaklarken, bilgi, hangi bağlamda olursa olsun, tükenmez bir kaynaktır. Bilgi, aynı anda iki ayrı firma tarafından kullanılabilir. Aynı zamanda firmalar bu bilgiyi daha çok bilgi üretmek için kullanabilir. Dün parasını verdiğinizde amaçlarınız için gerekli hammaddeleri, emeği, toprağı alabilir ve sadece kendiniz için kullanabilirdiniz. Bunların hepsi sınırlıydı, kullandıkça tükenirdi. Bugün sizin ulaştığınız bilgiye başkaları da ulaşabiliyor. Üstelik bilgi kullanılınca tükenmiyor, tersine yeni bilgi üretiyor. Artık bilgi ve enformasyon temelinde iş yaptığınız için bütün bilgi ve enformasyonu toplamak gibi anlamsız bir işin peşinde koşmak yerine, amaçlarınıza ulaşmak için gerekli bilgi ve enformasyona sahip başkalarıyla geçici (ya da kalıcı) işbirliklerine gitmek çok daha mantıklı oluyor.

Sanayi Toplumunda bir şirketinin değeri binalar, makineler, stok ve demirbaşlar gibi katı varlıklar açısından ölçülebilirdi. Ama günümüzün başarılı firmalarının değeri artan ölçüde bilgiyi stratejik ve operasyonel olarak elde etme, yaratma, dağıtma ve uygulama kapasitesiyle ölçülmektedir. Apple, Samsung veya Siemens gibi firmaların gerçek değeri, sahip oldukları montaj hatları ve öteki fiziksel varlıklardan çok, işgörenlerinin kafasındaki fikir, görüş ve enformasyona, kontrol ettikleri veri bankaları ile patentlere bağlıdır. Sermaye giderek elle tutulabilir olmayan şeylere doğru kaymaktadır.

İnsan yaratıcılığına sahip olmak mümkün değildir. Bundan sonra firmaların başarılı olabilmesinin koşulu yaratıcılığı ve dehayı örgütleyebilmek olacaktır. Yani yaratıcı insanları bir araya getirebilmek yeni çağda her türlü organizasyonun temel başarı kriteri olmaktadır. İnsan ancak özgür ise yaratıcı olabilir. Dehayı örgütleyebilmek için yepyeni bir anlayış ve yepyeni bir ortam gereklidir. Akıllı firmalar işçileri inisiyatif almaya, yeni fikirler geliştirmeye, hatta gerekiyorsa “kurallar kitabını fırlatıp atmaya” özendirmektedir.

Şirketler sadece hisse sahiplerine değil, tüm paydaşlarına karşı yükümlülüklerinin farkına varıyorlar. Günümüzde bir şirket tüm çalışanları, müşterileri, tedarikçileri ve o şirketi çevreleyen bütün toplumla olumlu ve yaratıcı bir işbirliği gerçekleştirebilirse rekabette ayakta kalabilir artık.

Çalışma birimleri küçülmektedir. Büyük işletmeler küçülmekte, küçük işletmeler çoğalmaktadır. Giderek üretimin ağırlıklı bölümü artık KOBİ’ler tarafından gerçekleştirilmektedir. Hızlı ve esnek teknolojilere geçiş çeşitliliği teşvik etmektedir. Ölçek ekonomilerinin yerini hız ekonomileri almaktadır. Sanayi çağı firmaları genelde benzer örgüt yapılarına sahipti; bunlar piramit şeklinde, monolitik ve bürokratik örgütlerdi. Günümüzde pazarlar, teknolojiler ve müşteri ihtiyaçları o kadar hızlı değişmekte ki, bürokratik tekdüzeliğin ömrü dolmaktadır. Yeni organizasyonlar mümkün olduğu kadar çok sayıda karar yetkisini tepeden alıp çepere dağıtmaktadır. Firmalar işgörenlerini yetkilendirmeye çalışmaktadır. Bunu iyiliksever oldukları için değil, tabandaki insanların genellikle daha iyi enformasyona sahip olduğu ve gerek krizlere gerekse fırsatlara yukarıdakilerden çok daha hızlı tepki gösterebildiği için yapmaktadırlar.

Değişen Organizasyon ve Örgütlenme

Günümüzün işletmelerinde yönetimin odak noktası artık “komuta” dan “bilgi” ye doğru kaymaktadır. Bilgi bazlı kuruluşta, bilişim elemanına nezaret edilemez; ne yapıp ne yapmayacağı konusunda ona emir verilemez. Bilgi toplumunda şirketlerin çalışanları ancak özgür olurlarsa yaratıcı olacakları için şirketler kaçınılmaz olarak kendi çalışanlarını daha özgür, daha katılımcı kılmak zorundadır.

Çalışanların bağlılığı olmadan hiçbir şirket ayakta kalamaz. İnsanların o işe bağlanmasını ve kendilerini adamasını isterseniz bilgi işçisinin bağlanabileceği, kendini adayabileceği bir şirket olabilmek gerekir. Unutmamak gerekir ki insanlar, önümüzdeki dönemde zorunlu oldukları için değil canları istediği ve hoşlarına gittiği için sizin şirketinizde çalışacaklardır. O zaman o insanlara güven vermek ve bağlılıklarını kazanmak için şirketlerin de onların önem verdikleri evrensel amaç ve değerleri paylaşmaları gerekir. Daha iyi bir dünya, daha iyi insan ilişkileri, sürdürülebilir ekoloji gibi günümüz işletmelerinin sosyal sorumluluklar konusunda artan duyarlılığının bir nedeni budur.

Eflatun ve Aristo’dan bu yana, siyasal ve sosyal kurumlar hep “güç” kavramına odaklanmıştır. Ama bilgi toplumunda yapılanmanın temel ilkesi, “sorumluluk” olmak zorundadır. Sorumluluğa dayalı karar verme yetkisi, “katılım” olgusunu gündeme getirmektedir. Hızlı karar vermek zorunda olan bilgi toplumu işletmelerinin, başarıya yakın, piyasaya yakın, teknolojiye yakın, toplumsal değişimlere yakın, çevreye yakın, bilgiye yakın olması; değişimleri ve yenilik fırsatlarını yakından izleyebilmesi gerekmektedir. Bu özellikler işletmelerin özerk ve adem-i merkeziyetçi olmasını zorunlu kılmaktadır.

İnternetin ortaya çıkışı uyuyan dev bir gücü serbest bırak­tı, geleneksel iş dünyasını yerle bir etti, tüm sektörleri değiştir­di, birbirimizle kurduğumuz ilişkileri yeniden belirledi ve dünya poli­tikasını etkiledi. Eskiden ortada hiyerarşi diye bir şey bulunmadığında düzensizlik, hatta kaos çıkacağı düşünülürdü. Bir zamanlar zayıflık olduğu düşünülen, yapı, liderlik ve biçimsel örgütlenmenin yokluğu şimdi önemli bir değer haline geldi. Oyunun kuralları köklü bir biçimde değişti.

İnsanlar sosyal yaratıklardır. İnsan türünün tarihsel gelişimine bakıldığında, hayatta kalmanın daima grup çabasına dayandığı görülür. Tarımın icadından önce bile, avcılık ve toplayıcılık, eşgüdümlü çalışma ve işbölümü gerektiriyordu. Yeni teknoloji, grup oluşturmayı olağanüstü kolaylaştırmıştır. Birbirimizle iletişim şeklimizi değiştirdiğimizde, toplumu da değiştiririz. Artık sosyal becerilerimizle uyum sağlayacak kadar esnek iletişim araçlarına sahibiz ve “sosyal medya” aracılığıyla geleneksel kurum ve örgütlerin çerçevesinin dışında, birbirimizle paylaşma, işbirliği yapma ve kolektif hareket etme becerimizde olağanüstü bir patlama yaşanıyor.

Artık sosyal yaşam kendini yatay şebekeler, ağlar, network’ler şeklinde düzenliyor. Bu ağlar, kendi kendini örgütleyen, otonom ve özyöneti­me sahip, kendi politikalarını ve çevre ilişkilerini kendileri oluş­turan, örgütlenmeler arasındaki karşılıklı ba­ğımlılık ilişkisiyle karakterize edilen yapılanmalardır. Bu temel özellikleriyle ağlar, bürokrasi tarzı hiyerarşik örgütlenmelere ya da pazar koşullarına tabi çıkar temelli örgütlenmelere alternatif oluşturan bir sosyal koordinasyon biçimidir. Ağ merkezi olarak yönetilemez; aynı şekilde merkezi olarak kontrol de edilemez, eşitler arası bir işbirliğinin mekânıdır.

 Örgüt kavramının içi artık, lider, hiyerarşi, piramit, kutular, emir/komuta gibi kategorilerle değil, daha çok ekip çalışması, özerklik, esneklik, eşit haklı katılım, ağ, yatay iletişim, müzakere/tartışma ve işbirliği gibi kategorilerle dolmaya başlıyor. Bireylerin örgütleriyle ilişkileri çeşitleniyor, örgüt üyeliği çok çeşitli biçimler alıyor. Geleneksel örgüt yapılarının dışında hem bireylerin, hem grupların gücü olağanüstü artıyor. İnsanlar sınırsız enformasyon alma, yaratma ve gönderme olanağına kavuşuyorlar.

Yeni Kuşaklar, Yeni Liderler ve Yeni Sosyal Hareketler

Y Kuşağı, Z Kuşağı gibi isimlerle de tarif edilen günümüz gençliğinin, yaşanan köklü değişimin etkisi altında farklı özelliklere sahip olduğu görülüyor. İnternet kültürüyle yoğrulmuş, sosyal medya araçlarıyla haşır neşir, günümüz teknolojisini yoğun olarak tüketen bu gençler, “her şeyin doğrusunu bilen” bizim kuşak tarafından uzunca bir süredir apolitik ve bencil olarak küçümsendi.

Yeni kuşak, daha önceki “itaatkâr” kuşaklardan farklı olarak kendilerine dayatılan norm ve değerleri kabullenmek istemiyorlar. Baskı ve statükodan hiç hoşlanmıyorlar. Bu yolda herkesi karşılarına alabiliyorlar. Eski köye yeni adet getirmekten, doğru bildiklerini uygulamaktan çekinmiyorlar.

Yalnız yapılan işi değil, sistemi de sorguluyorlar. Bir şirkette çalışmaya başlamaları, o şirketin tüm kurallarını kabul ettikleri anlamına gelmiyor. Onlar için evrensel değerler, doğaya saygı, bırakın şirket kurallarını, kanunların dahi önünde geliyor. Gösterilmek istendiği gibi bencil ve sorumsuz olmadıkları, anlamlı bir amaç ve evrensel değerler için, kişisel çıkarlarını bir kenara bırakarak mücadele edebilecekleri de görülüyor.

Eskiden para kazanmak için işe girer, “para kazanmak için iş yapardık”. Bunu kimse sorgulamazdı. Şimdi gençler “iş yaptıkları için para kazanmak” istiyorlar. Para hâlâ önemli, fakat yeterli değil. Tek başına bağlılık ve motivasyon sağlamıyor. Günümüzde sürekli büyüyen ve gelişen, kâr amacı gütmeyen gönüllü kuruluşların saflarını bu gençler dolduruyor. Kendilerini artan ölçüde alışılmış politik partilerin dışında ifade eden, internet çevresinde pıtrak gibi biten elektronik toplulukları oluşturanlar da çoğunlukla bunlar. Kendilerini özgürce ifade edebildiği, kendi katkısını koyabildiği, olanaklarından yararlanabildiği, siyasi, kültürel, toplumsal çok çeşitli alanlarda gruplar halinde rol oynayabildiği bu örgütlerde gönüllü olarak çalışıyorlar. Çoğu da bunu ücret karşılığı çalıştığı işe ek olarak yapıyor.

Özgürlüklerine büyük önem veren, değer odaklı, doğaya ve toplumsal olana saygılı, yaratıcı dünya vatandaşları olan bu insanların sayısı ve etkinliği giderek artacak. Sadece kâr odaklı anlayışlarla, sosyal yaşama ve doğaya yıkım getiren iş modelleriyle, hiyerarşik yapılarla, dayatmacı tarzlarla, kapalı sistemlerle bu insanlarla iş yapmak mümkün değildir.

Bu yeni genç kuşaklara liderlik edebilmek artık çok farklı özellikler gerektiriyor. Günümüzde karşılıklı bağımlılık ve çeşitliliğin yoğunlaştığı görülüyor. Teknolojinin sürüklediği karşılıklı bağımlılık, herkesi ve her şeyi, her yerde birbirine bağlıyor ve bizleri işbirliğine zorluyor. Örtüşen vizyonlara, karşılıklı sorunlara ve ortak amaçlara odaklanmayı sağlıyor ve evrenselliği teşvik ediyor. Dolaysıyla, sadece kendi vizyonuna saplantılı, geleneksel otoriter, rekabetçi ve aşırı bireysel liderlik gittikçe geriliyor.            

Günümüz liderlerinde en önemli özellik olarak kendisinin ve başkalarının vizyonları arasındaki bağlantıları görebilmesi, kişiler, fikirler ve kurumlar arasında bağlantılar kurmayı başarabilmesi öne çıkıyor. “Düşmanlarını” sürekli bölen ve yenen, takipçilerinin desteğini olası düşmanlarla korkutarak arkasına alan ve onları pasif izleyiciler olarak maniple eden kişiler yerine, çok çeşitli kadroları ortak amaçlar uğrunda topluluk bilinciyle ve onun saygın üyeleri olarak birleştirmeyi başaran, onların her düzeyde aktif sorumluluklar üslenmesini teşvik eden kişiler olması talep ediliyor. Hanedanlıklar ve oligarşiler yaratmak yerine geniş tabanlı demokratik kurumlar yaratması belirleyici oluyor. Hesap verebilirlik, olmazsa olmaz bir zorunluluk haline geliyor.

Eski örgütü yönetmek için gerekli olan, otoriter ve komutçu yöneticiydi. Bilmesi gereken, kontrol etmek ve hükmetmekti. Bütün dışarısı (dış devletler, rakip şirketler, öteki partiler) onun düşmanıydı. Bütün içerisi (altındaki kadrolar da) potansiyel düşmandı. Onun için her türlü bilginin saklanması gerekirdi. Yönetmek demek tahakküm kurmak amacıyla mücadele etmek demekti. Kimseyle konuşmaya gerek yoktu. Yönetici, piramidin en tepesinde oturan (o nedenle de piramidin ucu altına hep batan) ve hiç dostu olmayan, kendi içine kapanık, bireyci bir insan tipiydi. Yeni yönetici başkalarıyla işbirlikleri oluşturmak ve geliştirmek zorunda. Bunu ancak konuşarak, diyalog kurarak ve paylaşarak yapabilir. Bunun için de farklı görüşlere açık ve saygılı olmak, empati ve anlayış göstermek gerekiyor.

Her türlü işbirliği ancak ortak verilen kararlar varsa yürüyebilir. Çünkü sorumluluk duymak ancak kararlara katılmakla mümkün olabilir. Katılımcılık bunun için artık her türlü süreçte olmazsa olmaz bir önkoşul haline geliyor.

Günümüzde yönetimlerde ve liderlik konumlarında çeşitliliğe özen göstermek, farklı cinsiyetleri, etnik kökenlileri vb. yönetim kademelerinde görevlendirmek belirleyici önem kazanmaktadır. Özellikle kadınların, 21.yüzyılın gündeme getirdiği yeni liderlik özelliklerine çok daha iyi yanıt verdiği görülüyor. Uzun zamandan beri yapılan araştırmalar ve deneyler, kadınlarla erkeklerin liderlik tarzlarının farklı olduğunu ortaya koyuyor. Bunun her iki cinsiyetin konumları itibariyle yüzyıllar boyunca edindikleri farklı deneyimler sonucu geliştirdikleri farklı yeteneklere ve kadın beyni ile erkek beyninin farklı çalışma biçimi gibi olgulara dayandığı anlaşılıyor. Kadınların liderlik özellikleri arasında öne çıkan yaratma eyleminin karşılıklı konuşmaya dayanması, bağlantılar oluşturmak için ilişkiye ve sosyalleşmeye ihtiyaç duyması, tek bir doğru yanıt ve paradigma yerine birbirinden farklı ve çelişen düşünceleri birlikte dikkate alan esneklikleriyle zamanın ruhuna daha kolay uyum sağladıkları görülüyor.

Değişim, sadece birey düzleminde ortaya çıkmıyor. 1970’li yılların sonlarında başlayan, 1980’li yıllarla birlikte gelişen, çeşitlenen ve kitleselleşen, “Yeni Sosyal Hareketlere” tanıklık ediyoruz. Genellikle, “küçük”, “elit”, “azınlık” hareketi olarak tanımlanan ve küçümsenen kadın, çevre, cins ayrımcılığına karşı yürütülen muhalefet, bugün çok geniş kitleleri bir araya getirebilmektedir. Bu muhalefet içerisinde anarşist, otonom, sosyalist, feminist, ekolojist vb. çok çeşitli oluşumlar yer alabilmekte ve ortaklaşabilmektedir.

Yeni sosyal hareketler, siyasal bir tabana bağlı olmamaları, üyelerinin heterojen yapılanmaları ve kimlik yönelimli olmaları bakımından klasik sosyal hareketlerden farklılaşmaktadır. Kendilerini devlet gücünü kontrol etme fikrinden ayrıştırdıkları ve sivil ilişkileri dönüştürmeyi amaçladıkları için ve lider eksenli hareket niteliğinden çok birey eksenli oldukları için yenidirler. Bu çerçevede yeni sosyal hareketlerin ekonomik olmayan taleplere de yöneldikleri, eski bürokratik örgütlenmelerden farklı olarak yapılandıkları, gönüllülük temelinde eşit yönetim hakkına sahip aktivist birliktelikleri olarak ortaya çıktıkları ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerden sonuna kadar faydalandıkları görülüyor.

Bu hareketler siyasal katılmanın içeriğinde de değişikliğe yol açmaktadır. Siyasal partilerle yakından bağlantılı daha önceki sosyal hareketlerden, siyasal katılımın alışıldık olmayan ve parlamento dışı biçimlerinde artışla farklılaşmaktadır. Eski toplumsal hareketlerde bir araya gelmeyi sağlayan sınıfsal temel iken, yeni toplumsal hareketler sosyal ya da kişisel, bütün tahakküm tarzlarına karşı değerler temelindeki paylaşımın ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Eski toplumsal hareketlerin ve geleneksel çıkar gruplarının amacı, hükümeti ve siyasal süreci etkilemeye yönelik iken, yeni toplumsal hareketler yaşam biçimlerini etkilemeye ve doğrudan eylem aracılığıyla toplumsal değişimi gerçekleştirmeye odaklanmaktadır.

Yeni genç kuşaklar, bu hareketlerin en aktif katılımcılarını oluşturuyorlar. Ekolojik hareket, küreselleşme karşıtı hareketler, anti nükleer ve savaş karşıtı hareketler, her türlü şiddet ve tahakküm karşıtı hareketler, sosyal adalet ve sivil haklar hareketi, kadın kurtuluşu hareketi, öğrenci hareketi ve eşcinsel hakları hareketi gibi biçimlerde ortaya çıkan yeni sosyal hareketler, son 40 yıldır Batı dünyasında gerçek anlamda yeni bir kültürün yaratılmasını sağlamıştır.   

Geleneksel Yapıların Çıkmazı ve Değişen Politik Sistem

Hayat kendisini özgür ve yaratıcı bireylerden oluşan ağlar şeklinde düzenlerken geleneksel politik partiler, tıpkı merkezi devlet örgütlenmesi gibi, bu yeni hayatın dışına itiliyor ve bir erime süreci yaşıyorlar. Uzunca bir süredir seçmenlerin siyasi partilerden uzaklaştıkları ve politikacılara giderek daha çok yabancılaştıkları görülüyor. Parti politikası çoğu kişiye ciddiyetsiz, pahalı ve yoz bir gölge oyunu gibi görünüyor, politikacılara karşı öfke ve sıkıntı duyuluyor. İnsanlar artan ölçüde şunu soruyor: Kimin kazanacağının ne önemi var? Bu durumu, genellikle seçimlerde oy kullanma oranlarının düşük kalması, siyasi partilerin üye sayılarının giderek azalması gibi istatistik verilerden de gözlemlemek mümkün. Özellikle gençler, kendilerini artan ölçüde alışılmış politik partilerin dışında, sayıları giderek artan sivil örgütlerde ifade etmektedir.     

Temsili demokrasinin kurumları, esas olarak ulus devlet temelinde yapılanmıştır. Buna karşılık, ulusüstü düzeyde yeterince karar alınmamakta ve bunun için gerekli yapılar çok az gelişmiş bulunmaktadır. Ayrıca, ulusaltı düzeye; bölgelere, eyaletlere, illere ve semtlere ya da coğrafi olmayan sosyal gruplaşmalara da çok az karar bırakılmaktadır. 

Birçok ülkedeki bürokratik merkezi yapıyı, dev bakanlıkları ve düğüm olmuş kamu hizmetlerini, anayasaları ve yargı sistemlerini, özetle artan ölçüde işe yaramaz hale gelen mevcut temsili demokrasi kurumlarının çoğunu köklü bir revizyondan geçirme ihtiyacı vardır. Üstelik bu politik ihtiyaç, sadece ulusal düzeyle de sınırlı değildir. İnsanlık, artan ölçüde ulus devletlerin gücünü aşan global sorunlarla karşı karşıya kalırken, ulusüstü düzeyde bugün, politik bakımdan ulusal düzeyde olduğumuz kadar ilkel ve az gelişmiş durumdayız. Bu nedenle günümüzde, bir uçta Birleşmiş Milletler’den öteki uçta yerel belediye meclislerine kadar, bütün kurumlar artan ölçüde bir yeniden yapılanma talebiyle karşı karşıya kalmaktadır. Artan ölçüde işe yaramaz hale geldikleri, radikal bir değişim geçiren dünyanın ihtiyaçlarına uygun düşmekten çıktıkları için, bütün bu yapıların temelden değişmesi gerekmektir. Bazı kararları ulus-devletin “üstüne” aktarmak, aynı zamanda birçok kararı da merkezden aşağıya indirmek zorunludur.

Toplumsal yapıda giderek artan çeşitlenme sonucu, politik sisteminin alışılmış azınlık ve çoğunluk kavramları da değişmektedir. Sanayi toplumunun temel meşruiyet ilkesi olan çoğunluk yönetimi giderek anlamını yitirmektedir. Toplum artık belli bir çoğunluk ve azınlıklar diye ayrılmıyor, sayısı giderek artan azınlıklardan oluşuyor. Bir anlamda herkes azınlık ve hiç kimse çoğunluk olamıyor. Bu nedenle hükümet edebilir bir çoğunluk oluşturmak artan ölçüde zorlaşmakta, çoğu zaman olanaksız olmaktadır. Bunun için azınlıkların kendi aralarında anlaşmaları gerekiyor ve bu da çoğulculuk oluyor.

Çoğulculuk, bütün azınlıkları meşru kabul etmek ve hepsinin katılımını sağlamak demektir. Toplumda artan çeşitliliğin, bir gerginlik ve çatışma nedeni olmaktan çıkması için ayrımcılığın reddedildiği, hiçbir sosyal grubun dışlanmadığı ve herkesin bu değişim sürecine katılabildiği, yeni bir siyaset tarzının hâkim olması gerekiyor. Hegemonyanın üstüne kurulu olmayan, diyaloglara, uzlaşmalara ve mutabakatlara dayanan, katılımcı ve paylaşımcı bir anlayış gerekiyor.   

Bugüne kadar sanayi toplumunun homojenleştirici ve kitleselleştirici etkileri altında çeşitlilik, toplumlarda otomatik olarak gerilimlerin ve çatışmaların artmasına yol açacağı korkusuyla istenmeyen ve kaçınılması gereken bir gelişme olarak görüldü. Bütün ulus devletler kendilerini, var güçleriyle homojen ve yekpare bir toplum olarak inşa etmeye adadı. Tarih boyunca bu uğurda büyük insanlık dramları yaşandı.

Günümüzün değişen dünyasında, ya sanayi toplumunun geçerliliğini yitirmiş politik kurumlarını kurtarma çabasıyla çeşitlilik yönündeki gidişe karşı son bir beyhude direniş içine girecek, ya da çeşitliliği kabul edecek ve bütün kurumları buna göre değiştireceğiz. Birinci strateji ancak totaliter araçlarla uygulanabilir ve kaçınılmazlıkla ekonomik, politik ve kültürel tıkanmayla sonuçlanır. İkincisi ise çeşitli azınlıklar temelinde yeni tür bir demokrasiye götürür.

Çeşitliliğin artmasının toplumlarda otomatik olarak gerilimlerin artmasına ve çatışmalara yol açacağı şeklindeki korkutucu ama yanlış varsayımı terk etmek zorundayız. Aslında, bunun tam tersi doğrudur. Bugün azınlıklar arasındaki anlaşmazlıkların şiddetin sınırına kadar gereksiz yere keskinleşmesinin nedeni ayrımcılık, farklı olanın varlığını kabul etmeyen ve onun sisteme katılımını reddeden uygun politik kurumların yokluğudur.

Yarının politik sistemi, temsili demokrasinin kimi kurumları varlığını sürdürmeye devam etse de, giderek artan ölçüde bir doğrudan demokrasi olmak durumundadır. Günümüzde iletişim teknolojilerindeki göz kamaştırıcı ilerleme, politik karar alma süreçlerine doğrudan yurttaş katılımı için, ilk kez olarak çok geniş olanaklar sunmaktadır. Günümüzde artık bunun birçok örneğine tanık oluyoruz. ABD'de Barack Obama yönetimi “Citizen's Briefing Book” adlı bir oluşum başlattı ve kamuoyunu, önceliklerini online olarak belirlemeye davet etti. Dijitalleşmeyi yıllar önce bir devlet politikası haline getiren Estonya'da dijital imza sahipleri seçimlerde oylarını dünyanın herhangi bir yerinden bilgisayar veya akıllı cep telefonlarından kullanabiliyor. Devlet ve özel sektörün sunduğu 2500 hizmet, e-devlet sitesinden alınabiliyor. Avustralya'da "Have Your Say" adlı platform, vatandaşların yönetmelik taslaklarına ilişkin tavsiyelerini ilgili bakanlığa e-postayla göndermesini sağlıyor. Brezilya'da "e-Government" sitesinin forum kısmına kullanıcılar hizmete erişim konusundaki yorumlarını yazabiliyor. Macaristan'da "e-Democracy" adlı platform aracılığıyla devlet memurları vatandaşların yorumlarına yanıt veriyor ve site üzerinden hükümetle vatandaş arasında moderatörlük yapıyor. Panama'daki "Citizen Participation Portal" kullanıcıların hükümet programları üzerine yorum yapmasını sağlıyor. İngiltere'de "e-Petition" vatandaşların hükümete online dilekçe yazabilmesine ve yeterli imza toplandığında bunun parlamentoya sunulmasına olanak veriyor.

Aynı zamanda yerelleşen katılımcılık ve örgütlenme, iletişim teknolojisinin yarattığı olanaklarla küreselleşmeye de yönelmektedir. Ortak amaca sahip farklı ülkelerden yerel örgütlerin birbirleriyle dünya çapında iletişim ve etkileşim bağlantıları artmaktadır.

Günümüzde politik gücün nasıl kullanıldığı da önem kazanmaktadır. Sanayi toplumunda güç, kimi zaman baskı ve zorbalığa dayalı “sopa” politikasıyla, kimi zaman da maddi teşvikler aracılığıyla “havuç” yöntemiyle yürütülürdü. Bugün ise “yumuşak güç” olarak tanımlanan, cazibe merkezi yaratarak ve ikna yöntemiyle sonuç almak önem kazanmaktadır. Bu nedenle politik gücün artan ölçüde biçimsel politik yapılardan birbirleriyle elektronik olarak bağlı sivil gruplara ve medyaya geçmekte olduğu görülmektedir. Yeni uygarlığın politikası, beş ana düşünce etrafında, toplumsal vicdan duygusu, adalet, eşitlik, özgürlük ve sorumluluk duygusu temelinde biçimlenmektedir. 

Eskiyi tanımlayan, tek özneli, merkezi, hiyerarşik bir işbölümü içinde üretim yapan, kaynak ve yetkileri kendinde toplayan yönetimden, insan haklarına dayalı performans ölçütlerini gerçekleştirerek, çok özneli, yerinden yönetimci, ağsal ilişkiler içinde, kendisi yapmaktan çok toplumdaki aktörleri yapabilir kılan ve kaynakların yönlendirilmesini olanaklı kılan bir yönetişim anlayışına geçilmektedir. Bunun sonucu olarak toplumu yönlendirmekte sorumluluk dengesi devletten topluma doğru kaymakta, yönlendirme sürecine hükümet dışı aktörler de katılmakta, demokratiklik, açıklık, hesap verme, çoğulculuk, kararın ilgililere en yakın yerde verilmesi gibi ilkeler öne çıkmaktadır.

Princeton Üniversitesi'nden profesör Anne-Marie Slaughter bir makalesinde 2013'ün siyasi alandaki en önemli fikrinin “platform olarak hükümet" kavramı olduğunu söylüyor. "Hükümetleri bir platform haline getirecek değer ve kaynaklara sahip toplumlar ile komuta-kontrol sistemiyle yönetilenler arasındaki ayrım 21. yüzyılın siyasi kırılmalarını tanımlayacak.” Bizi yöneten ve düzenlemeler yapan "kontrol kulesi'' olarak bir hükümetin aksine "platform olarak hükümet" bir iPhone gibi çalışmalıdır. iPhone, vatandaş katılımı, inovasyon ve kendi kendine örgütlenme için temel donanım ve yazılımı sağlamaktadır. Şeffaflık, basitlik, katılım, açık fikirlilik, deney ve görünürlük. Bu prensipleri benimseyen hükümetler, birçok problemin ele alınmasında ekonomik ve sosyal gücü mobilize edecektir.

Yaratılmakta Olan Yeni Kültür

Yaşanan çağ dönüşümü, aynı zamanda kültürü, değerleri ve ahlakı da kitlesel olmaktan çıkarmaktadır. Çeşitlenen yalnızca çalışma biçimleri değildir; inanç sistemleri, ahlaki değerler, dinlenme biçimleri, sanat stilleri ve politik hareketler de çeşitlenmektedir. Çok farklı sosyal-kültürel gruplar ortaya çıkmaktadır.

Bu, aynı zamanda, bir paradigma dönüşümüdür. Değişmekte olan “zamanın ruhu”dur; sosyal, kültürel, ekonomik, teknolojik, düşünsel, insa­ni zihin setine ait her şey değişmektedir.

Güçlü bir ekolojik sürdürülebilirlik savunusu, kadın haklarından yana kararlı tutum, her türlü baskı, şiddet ve ayrımcılığa karşı çıkma, eşitlik ve sosyal adaletten yana olma, bireyin otantikliğinin ve benzersizliğinin savunulması, eşcinsel haklarından yana tutum ve savaş karşıtı olma gibi değerler temelinde yeni bir kültür inşa edilmektedir.      

Sanayi toplumunun kültürü bir anlamda tepki kültürü olmuştur. Toplumdaki refah ve maddi kaynakların dengesiz dağılımına, tahakküm, şiddet ve ayrımcılığa karşı, eşitlik ve adalet ihtiyacı gündeme gelmiştir. Oysa bilgi toplumunda uzlaşma, hoşgörü, çoğulculuk ve katılımın belirleyici olduğu bir kültürel ortam gereklidir. Bilgi toplumunun katılımcı ve çoğulcu yapısının kültürde çeşitlenme ve hoşgörüyü yaygınlaştırıcı bir rol oynadığı görülüyor.

Sanayi toplumunun ulusal veya sınıfsal değerleri karşısında, bilgi toplumunda grupsal değerler ve inançlar yaygınlık kazanmaktır. Ulus veya sınıfla bütünleşen birey yerine, sosyal grupla bütünleşen bireye yönelim öne çıkmaktadır. Yaşamın sürekli değişmesi, yenilenmesi, çeşitlenmesi, farklılaşması ve hızlanması, her alanda esnekliği beraberinde getirmektedir.  

Yeni binyıla yolculuk için bavullarımızı toplarken, hatalar, belirsizlikler, en başta da farklılıklar konusunda hoşgörülü olmak ve bunu bir mizah ve ölçülülük duygusuyla birleştirmek yaşamsal bir zorunluluk haline gelmektedir.

 

Karmaşıklığı Nasıl Yönetirsiniz?

Yeniden Gezi’ye dönersek. Dünyadaki değişim süreci, karar alma yetkilerini giderek daha büyük ölçüde yerele devrederken, Türkiye’de başbakan, her şeye tek başına karar vermeye başlamıştı. Değişim, karar alma süreçlerine her düzeyde en geniş katılımı gündeme getirirken Türkiye’de bu doğrultudaki her türlü talep, “onlar kim oluyor da itiraz ediyorlar… Haddini bileceksin, haddini” kükremeleriyle karşılaşıyordu. Türkiye, dünyadaki değişim sürecinin dışında, uzayda varlığını sürdüren bir ülke değildi. Tersine, ekonomiden söz edilirken övünerek ifade edildiği gibi, bu değişimin en hızlı yaşandığı yükselmekte olan ülkelerden biriydi. Ve bu kadar hızlı gelişen ve değişen dinamik bir ülkede, en kabasından eski zihniyet ve anlayışla, kör gözüm parmağına devam etmenin bir sınırı vardı.

Günümüzde birçok düşünür, toplumların artan sosyal ve ekonomik çeşitliliğinin ve karmaşıklığının, nasıl her şeyin bir anda çökebileceği kaosa yol açabildiği ve bunu tetikleyen “kelebek etkisi” üzerine teoriler geliştirirken, eski dünyanın egemen zihniyeti, yakın zamanda yaşanmış olaylardan pek bir ders almamış gözüküyor. 1989 yılında Berlin duvarı bir gecede yıkılırken, koskoca Sovyetler Birliği ve Dünya Sosyalist Sistemi, birkaç ay içinde buharlaşıverdi. Arap baharında Mısır, Tunus ve Libya’daki otoriter rejimler peş peşe yıkılırken, Suriye sonu gelmez bir kaos ve belirsizliğin içine yuvarlanıverdi. Ekim 1987’nin “kara pazartesi”sinde borsa 500 puan birden düşüverdi ve 2008’in küresel finans krizinde, dokunulmaz sanılan dev bankalar birbiri ardından iflas ediverdi. Bugün hâlâ bir türlü aşılamayan ve belirsizliğin içinde yönetilmeye çalışılan bir ekonomik kriz söz konusu. Kimilerine göre bu krizlerin nedenleri çok basit. Gorbaçov veya Yeltsin, Soros, emperyalizmin komplosu, mortgage kredileri, adı şu veya bu “lobiler”… Geziye kadar bütün bu örnekler pek bizi ilgilendirmeyen, başka bir dünyanın sorunuydu. John Casti’ye göre ise bu krizlerin nedenleri bir başka etmene bağlıydı. “Gerekli karmaşıklık yasasına” göre bir sistemi tam anlamıyla düzenlemek veya kontrol etmek için, kontrol eden tarafın karmaşıklığının, en azından kontrol edilen sistemin karmaşıklığı kadar olması şarttır. İkisi arasındaki uçurum çok büyükse başınız belada demektir. Esas sorun, toplumların giderek karmaşıklaşan yapısıyla, bu yapıyı yönetmeye çalışan devlet arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanmaktadır. Devlet ve yurttaşlar arasında giderek büyüyen “karmaşıklık uçurumu” kaosu tetikleyen temel nedendir. Polis raporlarına göre on beş gün içinde iki buçuk milyonun üzerinde insanın sokaklara çıktığı Gezi olaylarının nedenini, giderek çeşitlenen ve karmaşıklaşan Türkiye’yi, nasıl bir zihniyetle yönetmeye kalkıştığımızda aranmalı.

Gezi’deki Yeni   

Gezi merkezsiz, örgütsüz ve lidersiz bir hareketti. Aynı zamanda çok farklı kimliklerden insanların buluşma ve ortak eylem alanı oldu. Alışılmış sınıf hareketlerinin çok ötesine geçip, aynı değerleri paylaşan tüm sınıflardan insanları kendine çekti. Geziye katılmak için kendi kimliğini kapıda bırakmak, belli bir kimliği benimsemek gerekmiyordu. İnsanların kendi kimliklerini koruyarak eşit haklı katılımı üzerinde yükselen, kendilerine benzemeyenlerle de hiye­rarşik olmayan yatay iletişim içinde birlikte var oldukları, kendi kendine örgütlenen, zamanda ve mekânda mobil bir ağdı. İnsanlar bir araya gelip, bir şeyler konuşuyor ve bir şeyler yapmak istiyorsa bu zaten yapılmış oluyordu. Dolayısıyla bir merkezin olmaması, bir hiyerarşinin olmaması, sonsuz bir yatay ağ olarak genişlemesi, onun çok hızlı yayılmasını sağla­dı. Herkesin kendini ifade edebildiği, özgür hissettiği, kendiliğinden bir hareketti.

Gezi genç bir hareketti. Bugüne kadar toplumsal olaylarda pek gözükmeyen, Y ve Z kuşağının yoğun olarak katıldığı bir hareket.

Gezi, geleneksel siyasal hareketlerden farklı olarak doğaçlamaya, mizaha, yaratıcılığa açık, neşeli insanların hareketiydi. Hareketin kendine özgü bir sözlüğü oluştu. Ayyaş ve çapulcu kelimeleri mizah süzgecinden geçirildi, evrildi çevrildi, kelimelere yeni manalar yüklendi. Tüm başkaldıranlar kendilerini özellikle çapulcu olarak takdim ederek, rencide eden, yaralayan sözleri tersyüz ettiler.

Gezi yumuşak güce dayanıyordu. Özellikle ilk başlarda pasifist tavırların çeşitliliği ve kesin şiddet karşıtlığı, meydana bakan yüzünde “Gaz Sıkma!”, geziye bakan yüzünde “Taş Atma!” yazan poster örneği, olaylar sırasında ölen komiserle göstericileri aynı anda birlikte onurlandıran yas törenleri etkileyiciydi. Ama aşırı siyasileşen ve asabileşen bir ortamda tek başına ortaya çıkan “Duran Adam”ın sergilediği performans, çok daha çarpıcıydı. Duran adam, hoyratça görmezden gelinen Gezi hareketinin çekirdeğinde oluşan içtenliği ve yaratıcılığı tekrar hatırlattı. Her türlü ifadenin siyasi anlam yüklendiği bir anda, anlam verilemeyen görsel bir sanat eseri gibi dikildi ve gövde diliyle ezberleri bozmaya çalıştı. Sakin. Susarak. Durup düşünmemizi, yeniden gözlerimizi bir arada yaşama idealine çevirmemizi sağladı.

Duran adam aynı zamanda Gezi hareketi gençliğini özetiydi. Bu nesil itiraz biçimlerini yüksek perdeden konuşan ideolojiler, yoğun kavramsal bir dil aracılığıyla, ya da örgütlü aktivizm ile yapmıyor. Kimilerinin apolitik buldukları ama farklı bir dünya algısı, kendi değerleri olduklarını gösteren bir nesil. Ağırdan alan, diklenirken duran bir nesil. Hareketin ikonu haline gelmiş tazyikli suyun önünde öylesine duran narin kırmızı elbiseli kız gibi. Duran adamın yaptığı gibi.

Gezi süreç içinde kendi sanatını, kendi sözünü, kendi sesini yarattı. Bugünün küreselleşen iletişim ağları, sosyal medya aracılığıyla sahneye koydukları, alternatif barışçıl meydan kültürünü an be an, eşzamanlı bir biçimde dünya seyircileriyle paylaştılar.

Hayatı Değiştirmenin Yeni Tarzı

Zülfü Dicleli, Gezi’nin küreselleşen dünyada hayatı değiştirmenin yeni tarzı olduğunu ve tanık olduğumuzun aynı zamanda sadece direniş, mücadele, protesto değil, sayısız yaratıcı yapış olduğunu vurgulamıştı. Gezi alışılmış muhalefetten farklı olarak sadece karşı çıkmakla yetinmedi, aynı zamanda kendi değerlerini yaşama geçirmenin örneklerini ortaya koydu.

Gezi, farklılıkların tehdit olarak görülmediği, bireyin ön plana çıktığı, hak ve özgürlüklerin vurgulandığı yeni bir toplum tasavvurunun uygulamalı bir sunumunu yaptı. İktidarın kutuplaştıran siyasetine ve söylemine karşı insanları meydanda birleştirmeyi başardı. Nilüfer Göle’nin anlatımıyla, genç yaşlı, öğrenci bürokrat, feminist ev kadını, müslüman solcu, Kürt Alevi, Kemalist komünist, Fenerli, Beşiktaşlı, bir araya gelmesi düşünülemeyecek kişileri, fikirleri, yaşam biçimlerini, bir araya getirdi. Belki bu insanlar bir an için sahne aldılar. Ama bu an artık kolektif belleğe kazıldı.    

Antikapitalist Müslüman gençlerin çağrısıyla sokak ortasında boydan boya uzanan iftar sofrası seküler Müslümanlar ve Ateistlerle dindar Müslümanları bir araya getiren yeni bir kültürel havzanın habercisi oldu. Seküler ile dindar olanın yan yana, diz dize çömeldiği, bağdaş kurduğu, rızkını paylaştığı iftar sofrası, birbirinin kültürel kodlarıyla tanışıklık-bağışıklık kazanmaya başladığı bir praksisbir ilk idi. Nilüfer Göle, Türkiye’nin modern habitusunu artık sadece Avrupai bir yaşam biçiminin ifade etmediğini ve Türkiye’nin kültürel kodlarıyla giderek melezleştiğini ve yerlileştiğini belirtirken, İslami habitus ile seküler ve batılı habitus’ün bu karşılaşmasının önemini vurguluyordu.

Gezide yapılan yeni bir vatandaşlığın provasıydı. Gezi insanları çepeçevre oturup yüz yüze tartışıp birbirlerine danışarak, birbirlerinden etkilenerek, bir dizi ortak eylem ve yaşam örnekleri yarattı. Birçok farklı kimlikli insan birbirleriyle rahatlıkla konuşabildiklerini, iletişime geçebildiklerini ve birbirlerini anlamaya başladıklarını gördü.

Gezi, yeni vatandaşlık provasının karşıtlıklar üzerinden değil yatay dayanışmalar üzerinden, kamusal alanın sahiplenilmesinden ve paylaşılmasından geçtiğini hatırlattı. Öte yandan Gezi sürecinde farklı kent mekânlarında, semt parklarında sürdürülen yerel akşam forumları, katılımcı demokrasi için yeni bir laboratuvar işlevi gördü.

Paylaşım… Dayanışma… Özgürlük… Güven

Gezi’de umutsuzluğa yer yoktu. Paylaşım ve dayanışma en belirgin değerlerdi. Yaşanan bu paylaşım ve dayanışma duygusunun günümüzün küresel iletişim çağında sadece Türkiye sınırları içinde kaldığını düşünmek elbet mümkün değildi. “… Şu an Gezi’de olan olayları Brezilyalı bir arkadaşımdan “Bize ce­saret verdiniz” diye okuyorsam ve bunu okumak benim gözle­rimi dolduruyor ise, tabii ki bu hemen olmayacaktır ama bir şeyler olacaktır… Bir şeyler değişecektir”. Tüm dünya çapında bir şeylerin değişmekte olduğu açıktır.

Gezi insanı bir başkasına güvenmeyi, birlikte bir şeyler başarmanın tadını ve bir işe yaradığını hissetmenin hayatına kattığı anlamı yaşamıştı. Ve bunlar yüz binlerce kişinin ortak belleğinde yer almıştı.

Gezi’de herkes kendi gibiydi. Aynı zamanda kendisinden farklı olana, ne kadar aykırı gözükse de büyük bir hoşgörü ve onu olduğu gibi kabullenme vardı. Gezi’ye katılanların çok önemli bir bölümünün en çok etkilendikleri grup olarak LGBT hareketinden söz etmesi bunun en çarpıcı örneği idi.

Gerçekten Gezi’nin bir ahlakı vardı. Eşit haklı ilişkilerden türeyen, tüm insanlarla, tüm doğayla kendini bağlı hissetmekten kaynaklanan bir ahlak…  

Dönüştürücü Güç

Ayrıca Gezi insanlarının sadece Taksim Meydanında boy gösterdiklerini sanmayın. Dicleli’nin vurguladığı gibi, “Gezi insanları her yerdeler; onlar alışılmış muhalefet tarzlarına yabancı, onlar her gün yaptıkları faaliyetlerle dünyayı bugünden değiştiren, daha yaşanılabilir kılmaya çalışan, her gün politika yapan insanlar. Mikro-kredi girişimlerinden, perma kültür denemelerine, yeşil enerjiden katılımcı kentleşme projelerine, yeni tür kooperatiflerden sosyal  şirketlere,  yeni tür bağışçılıktan sosyal fayda üreten girişimlere, vikicilerden duran adamlara ve Assange ya da Snowden’lara kadar…” O nedenle Gezi’yi dikey, hiyerarşik ve hegemonik iktidar, devlet, parti vb. yapılarına eklemlemek yolundaki her çaba hiçbir sonuç getirmeyecektir. Partileşmek, iktidara aday olmak, ülke çapında örgütlenmek … “Geziden yeni bir siyaset ortaya çıkar mı” sorusu yanlış bir sorudur, çünkü gezi zaten kendi başına yeni bir siyasettir. Gezi’nin amacı iktidar olmak, yeni bir demokratik iktidar kurmak değil, iktidarı sınırlamak, etkilemek, dönüştürmek olabilir.

Gezinin yaptığı da bu olmuştur. Başlangıçta her türlü diyalog ve katılıma karşı olan hükümeti birlikte bir masa etrafında oturtmayı başardı. Referandumu kabul ettirdi. Sonunda toplumda yarattığı etkiyle Gezi’ye Topçu Kışlası yapılmasını engellemeyi ve yeşili, ağaçları korumayı başardı. Katılımcı demokrasi fikrinin tarihimizde ilk defa fiilen yaşam bulmasının yaratıcısı oldu.

30 Mart yerel seçimlerinde İstanbul’da sandık güvenliği için önlem almak amacıyla “Oy ve Ötesi” olarak örgütlenip aktif bir çalışma içine giren binlerce kişi gezi ruhunun hiç de ölmediğinin yeni bir kanıt oldu.

Toplum olarak yeni bir eşikteyiz. Gezi bir fırsattı, hepimiz için, gönüllerin alınması, öfkelerin dinmesi, mizahın çoğaltılması, daha çoğulcu, daha yaratıcı bir Türkiye için.

Tarih, ne düz bir ilerleme çizgisine sahiptir, ne de her yükselişi bir çöküşün izlediği çevrimsel bir gidişe. Tarih, insanlar onu nasıl yaparsa, öyle gelişiyor. Açık ki, tarihi yeni bir tarzda yapmaya başlamamız gereken kritik bir dönemdeyiz.

Değişimin sorumluluğu bizlerdedir. Kendimizden başlamamız gerekiyor. Gözlerimizi yeni olana, şaşırtıcı olana, radikal görünene erkenden kapamamayı öğrenmeliyiz. Bunun anlamı, her türlü yeni öneriyi pratik olmadığı gerekçesiyle anında ortadan kaldırmaya yeminli fikir cellâtlarına karşı mücadeledir. Bunun anlamı, ifade özgürlüğü için, insanların, kâfirce bile olsa, bütün görüşlerini seslendirme hakkı için mücadeledir.

Değişim tek taraflı olamaz. Değişmeden değiştiremezsiniz. Bir değişim istiyorsanız, bunun karşılığında mutlaka bir şey vermeniz gerekir. Emeğinizden, zamanınızdan, yargılarımızdan, düşüncelerinizden, alışkanlıklarınızdan bir şeyler vermeden, ne bir şeyler alabilirsiniz, ne de bir şeyi değiştirebilirsiniz.

En önemlisi ilk adımı atmak; zor olan, ama cesaret edildiğinde çok şeyi değiştirebilecek şey budur. Kendini ilk değiştirecek olan, başkalarının değişmesine de en büyük katkıyı yapacak olandır. Lincoln'un köle sahipliğinden, Gandi’nin silahlı direnişten, Gorbaçov'un askeri üstünlükten, ya da De Clerk'ın beyazların ayrıcalığından vazgeçmeleri; hepsi de ilk başta ne kadar zor ve inanılmaz adımlardı, ama insanlığa neler kazandırlar. Kazandırdılar; çünkü hepsi de zamanın ruhuyla alışveriş içinde olmayı bildiler.       

Şimdi yeni uygarlığın kendisini kabul ettirmesi mücadelesi yaşanıyor bütün dünyada. “Bu değişimde, bu yeni uygarlığın yayılmasında hiçbir grubu dışarıda bırakmamaya çalışmak gerekir...” Bunu yapabilmek için de yeni bir siyaset tarzının hâkim olması gerekiyor. Yani hegemonyanın üstüne kurulu olmayan diyaloglara, uzlaşmalara, mutabakatlara doğru bir siyaset anlayışı; katılımcı ve paylaşımcı anlayış gerekiyor.

Türkiye bu gelişmenin dışında değildir. Görünen o ki, Türkiye bir dönemini kapatıyor. Bu kapanı­şın en önemli belirtisi, tüm vatandaşların daha fazla demok­rasi ve özgürlük talep etmesidir. Gezi hareketi demokraside yeni bir eşiğe geldiğimizi gösterdiSorunlara klasik ceberrut devlet ideolojisinin yok sayıcı, baskılayıcı ve ayrıştırıcı yöntemleriyle yaklaşmanın modasının geçtiğinin en somut göstergesi oldu Gezi. Fikirlerin, bilginin ve deneyimlerin daha eşit ve özgür değişimine ihtiyacımız var.  

Gelecek... Zor ve karışık. Hiçbir şey güvenli ve garanti değil. Ama bugünkü dünyayı ve Türkiye’yi daha iyi, daha yaşanabilir bir yer haline getirmek de mümkün... Umutlu olmak için yeterince nedenimiz var. Gelecek bize bağlı…      

KUYEREL

.

Facebook Yorumları

reklam
07.06.2014
Politikada Yeni Paradigmanın Doğuşu
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Seraby Interactive |Reklam Ajansı
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Seraby Interactive |Reklam Ajansı