Ferhat KENTEL

ferhatkentel@gmail.com



Bookmark and Share

Sıfırıncı yıl ve küresel otoritarizm


13.9.2018 - Bu Yazı 311 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Geçenlerde metroda yayın yapan TV kanalında gördüm. Anladığım kadarıyla İstanbul belediyesi kendi reklamını yapıyordu. Bu reklamı hazırlayan adamlara ve onların temsil ettiği doktrine göre, eskiden Türkiye’de ve İstanbul’da sürekli grev olurmuş… “900 işçi bayrama gene grevde girmiş”, “2000 işçi şalterleri indirmiş”, “Hayat durmuş” benzeri manşetlerin yer aldığı, “geçmiş zamanın kâbuslarını” hatırlatan gazete kupürlerinden örnekler akıyordu ekranda… Oysa şimdi öyle miymiş? Tek bir grev yapan işçi yokmuş. Artık İstanbul “huzur şehriymiş”!

Güce sahip olduğunuz zaman, elinizde her türlü propaganda aleti olduğu zaman, hayat hakkında her türlü yorumu dayatabilirsiniz. Tarihi yeniden yazar, bozar ve yeniden yazabilirsiniz. Geçmişi cehennem, şimdiki zamanı cennet olarak tanımlayabilirsiniz. İktidara sahipseniz sunduğunuz bilgi “tek gerçeklik” olarak piyasada endam eder. Bilginizi iyi satarsanız, iktidarın da tek sahibi olabilirsiniz.

Metro TV’ciler eğer o metroda artık grev yapmayan / yapamayan işçilerin de düşüncelerini aktarsaydı, grev yapamayan işçiler için hayatın hiç de huzurlu olmadığını, hatta şimdiki zamanın onlar için kâbus olduğunu da anlayabilirdik. Ama o zaman şimdiki zamanda iktidar olanların yalan ve bol propaganda üzerine kurulu iktidar tarzları zaten mümkün olmazdı.

Şimdiki iktidar aygıtı, söylemi ve somut veya soyut iktidar araçlarının tahakkümü altında, aklımızdan geçse bile, ekranda 1984’ün endoktrinasyon görüntüleri endam ederken, “Kimin huzurundan bahsediyorsunuz?”, “Bu işçiler neden artık grev yapmıyorlar? Yapamıyorlar mı yoksa?” ya da “Onları kurtlarla baş başa bırakıp kendini savunamaz halde bırakırsan hiç grev yapabilirler mi?” gibi soruları sorma imkânımız olamazdı zaten. Sorabiliyor olsaydık, böylesine pervasız bir iktidar mümkün olmazdı zaten.

Bir başka alıntı da “düşünce” kuruluşu görünümlü, iktidarın (hatta daha net ifade edecek olursak, devlet, parti ve hükümetin temerküz ettiği güç odağının) akademik sosa batırılmış propaganda destek birimi olarak çalışan bir kurumdan (SETA):

“Türkiye’de özellikle 2002’den beri yaşanan normalleşme sürecinde ortaya çıkan unsurlardan biri de resmi tarih söyleminin tartışmaya açılmasıdır. Çoğulculaşmanın oluşturduğu eleştirel bakış ortamında –resmi tarih söyleminin aksine– tartışmaya ve sorgulamaya daha açık olan bu söylemler toplumun tarih konusunda var olan merakını daha da artırmış, bilgiye farklı kaynaklardan ulaşma imkanlarının çoğalması da bu artışta etkili olmuştur.”

Güzel sözler… Özellikle “2002’den beri yaşanan normalleşme” derken, insanın aklına o zamanların güzel günleri geliyor. Resmi tarihin sorgulanması da böyle bir zamanın ürünüydü…

Bu güzel sözleri mesela, Atatürk’ün 1923’te sarfettiği şu sözlerle ilişkilendirelim:

“Devrim yasası, eldeki yasaların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim kafalarımızdaki akımı boğmadıkça, başladığımız devrim ve yenilik bir an bile durmayacaktır. Bizden sonraki dönemlerde de böyle olacaktır.”

Bu ve buna benzer sözler hâlâ birileri tarafından “ne var bunda?” kıvamında karşılansa da, herhalde Türkiye’nin devrimci-darbeci geleneğinin oluşumunda, otoriter ve totaliter dayatmalarda ve iktidar söyleminin benliklere işlemesinde önemli bir referans olmuştur.

Yani bu şekilde oluşmuş ve her türlü devlet pratiğini meşrulaştıran söylemlerin tartışılması ve toplumun kılcal damarlarında dolaşan iktidar dilinin anlaşılması için, “SETA Bilimler Akademisi”nin aparatçiklerinin de dediği gibi, çoğulculuk fevkalade iyi bir şeydir.

Ama iktidar sahibi olanlar karşısında, hele “devrimci” bir durumla birlikte “yeni” olduğu söylenen bir düzen ve onun sahibi yeni sınıf tahakkümü oluştuğu zaman, bu çoğulculuğun yüzde sıfır virgül kaçının kaldığını sorsanız bile, pek duyan olmaz.

Çünkü tarih artık yeniden başlamaktadır ve bu yeni bir kutsallıktır. Devrim kanunları ile akan sular durur; devrim kanunlarının mantığı ayrıdır; bu kanunlar savaş aracıdır. Fransız Jakobenlerinin 1789’u sıfırıncı yıl ilan ettikleri gibi, Kemalist kadroların Arapça alfabeyi kaldırıp, yerine Latin alfabesini koydukları gibi, yeni zamane “devrimcileri” de benzer tecrübelerden nasiplenmişler, mesela, her şeye yeniden başlamak için, şimdiye kadarki Cumhurbaşkanlarının sayılarını “sıfıra” indirmişlerdir.

Çünkü endoktrinasyon aygıtları tam gaz çalışmaktadır ve sağda solda “Ayıp! Bu kadar da yalan olmaz!” diyenlere ancak gazlayarak, topa tutarak yok edilecek sivrisinek muamelesi yapılır. Artık o çoğulculuktan eser kalmamıştır, eski rejimle ilgili istediğiniz gibi atıp tutabilirsiniz ama “yeni” rejimle ilgili laf söylemeye kalktığınız zaman yeni zamanların Pravdaları ve Parti / ideoloji komiserleri tarafından “vatan haini” ilan edilip, Gulag takımadalarına ya da psikiyatri hastanelerine kapatılabilirsiniz.

İçinde yaşadığımız dönemde, toplumumuzun ve de bilumum başka toplumların “küresel bir otoritarizm” altında, muhteşem bir organizasyonla, güçlülerin nasıl demokrasiyi bir fiske darbesiyle kenara atabildiklerine canlı olarak şahit oluyoruz.

Kendinden olmayanı “delete” etmek

Bu otoriter dalga çok güçlü ama yalan gene de yalandır…

Bütün kutsallık, devrimcilik, yerlilik, milliyetçilik, yeni rejim hamaseti (İslamcılığın lafını eden kalmadı artık) altında olup biten her şey aslında tamamen globaldir yani tüm yeryüzünü, küreyi kuşatan ve otoritarizm altında sağlanmaya çalışılan bir tahakküm zinciridir.

Bu tahakküm zincirine çok basit ve küçük bir örnek verelim…

Fas şehirleri geçtiğimiz otuz yıl içinde çarpıcı bir dönüşüm yaşadı. Mesela Casablanca’nın ortasındaki “medina” (geleneksel eski şehir) küresel sermaye tarafından fonlanan ve Fas hanedanı tarafından desteklenen gökdelenlerin arkasında kayboldu. Fas’ın efendilerinin de başka yerlerdeki benzerleri gibi bir takım hayalleri vardı: “Casablanca’yı bölgenin finans ve ticaret lideri yapmak”!

Bu değişimler Fas’ın her yerinde gerçekleşti; “mega projeler” Casablanca’nın yanı sıra Rabat ve Tanca gibi başka önemli şehirlerin de kentsel mekanlarını altüst ederek değiştirdi. Bu şehirler memleketin önemli tarih ve kültür merkezleriyken, sermaye birikiminin, siyasi tahakkümün ve toplumsal kontrolün laboratuvarlarına dönüştüler. Küresel düzeydeki benzer örnekler gibi…

Aslında, Hindistan’ın Assam eyaletinde 5 milyon Müslüman’ın vatandaşlıktan düşürülmesine karar veren otoritelerin yaptığı gibi bir şey yaşıyoruz. Ne kadar abes, ne kadar deli saçması görünürse görünsün, kendilerini “otorite” gören bir takım makamlar, Müslümanların “yanlış bir dil konuştuklarını” ve “yanlış bir tanrıya inandıklarını” iddia ederek kayıtlardan silecekler… Yani “delete” tuşuna basacaklar ve Müslümanlar artık vatandaş olmayacaklar; yani artık olmayacaklar!

Tarihte bol miktarda görüldüğü gibi “insansızlaştırılan” insan gruplarına karşı neler yapıldığını herhalde iyi hatırlarız değil mi? Mesela Yahudilere, Ermenilere, Romanlara neler yapıldığını? Buna ek olarak “artık hiç olmayanlara” neler yapılabileceğini tahayyül etmeye hayal gücünüz yeter mi?

Assam’da Hindistan otoritelerinin yaptığı şey aslında zamanımızı anlatan çok çarpıcı bir metafor: “yok saymanın metaforu”!

Paranın, kibrin, sınıfsal çıkarların, sermayenin çıkarlarının küresel düzeyde “yeni rejim”, “yeni, toplum” söylemleri altında nasıl eski olanı, gerektiğinde eskiyle aynı yatağa girip, kendinden olmayanı bilginin ve gerçekliğin alanından nasıl “delete” edebildiğinin metaforu…

Ferhat Kentel

(jinepsgazetesi.com)

.

Facebook Yorumları

Kod8
13.9.2018
Sıfırıncı yıl ve küresel otoritarizm
18.8.2015
Tampon bölgenin savaşı
10.8.2015
Şerefliler
5.8.2015
Savaş için kamuoyu oluşturmak
7.7.2015
“Sınırımızın ötesinde oluşum” fobisi
23.6.2015
Mafyalaşan devlet
16.6.2015
Görünüşe göre…
2.6.2015
Piyasanın payandası kimlik
26.5.2015
Erkeklikle üreyen kimlikler
19.5.2015
“Reel” Müslümanlık II
13.5.2015
“Reel” Müslümanlar
7.5.2015
Kamp Armen
30.4.2015
Soykırımı düşünmek
26.4.2015
Oyum neden HDP'ye?
22.4.2015
Zincirleme ‘ağır ağbi’ tamlaması
14.4.2015
Yeni Türkiye’de vesayet
11.4.2015
HDP'nin tanımladığı 'Yeni Yaşam' ve 'Yeni Sol'
31.03.2015
Barışın önündeki paralel engeller
24.03.2015
Soğuk savaş şirketi
17.03.2015
“Kod adı totaliter”
10.03.2015
Barışı silaha dönüştürmek
04.03.2015
Sınırlar ötesi
25.02.2015
Makbul vatandaşlığın terörü
18.02.2015
“Dahili ve harici bedhahlar”
11.02.2015
Türkiye kalkınıyor!
04.02.2015
Herkesin bildiği sır
27.01.2015
Doğu ve Batı’nın sınırında
20.01.2015
İkişer ikişer memleketler
13.01.2015
Ergenekoncu bir ruh var havada
06.01.2015
Voltaire kopyası yerliciler
31.12.2014
Sıradan faşizm
23.12.2014
Aşağısı ve yukarısı
16.12.2014
Barışa bakarken…
10.12.2014
Baraj ya da kimin oyu makbul?
02.12.2014
“Keşfetmek”, “yenmek” ya da utanç
25.11.2014
Dersim’in ve Ermenilerin yasını tutmak
20.11.2014
"Yeni Türkiye"
11.11.2014
Örselenmiş kimlik, “Ak Saray” adlı bir bina yapıldı Ankara’ya
05.11.2014
Yerinden ederek sınıf tahakkümü
29.10.2014
Sınırın ötesiyle titreşim hali
22.10.2014
“Milli irade” barışa yetmiyor mu?
17.10.2014
Kobanê ve ırkçılık
30.09.2014
Kalplerde seçicilik
24.09.2014
Katalunya’da bayraklar
16.09.2014
Pek seçkinler ve atık insanlar
10.09.2014
Bir metafor olarak “Nesin Matematik Köyü”
02.09.2014
Mimiklerden akan kibir
28.08.2014
Totaliter anafor
21.08.2014
Vesayet 2007’de bitmemiş miydi?
12.08.2014
HDP’nin Türkiyelileşme projesi başarılı oldu
03.08.2014
Selo!
30.07.2014
Güçlüden yana olmak
26.07.2014
Yeni toplumsal dilin adayı: Demirtaş
22.07.2014
Toplu linçlerimiz
17.07.2014
Goller, Gazze, ölüm, hayat
08.07.2014
“Bağımsız” Kürdistan
02.07.2014
Monşerler ve “muhafazakar” korkuları
25.06.2014
IŞİD’in arkasında kim var?
20.06.2014
Dinin ütopyasını bitirmek
11.06.2014
MDD’ci sağcıların devrimi
03.06.2014
Post-devrimci retorik: “Yeni Türkiye”
28.05.2014
Soma travması
24.05.2014
Erdoğancılığa devam...
15.05.2014
“Erdoğancılık”
08.05.2014
1915’te Ermenileşmiş Türkler nerede?
30.04.2014
Düzene karşıyken düzen olmak
17.03.2014
Yeryüzündeki savaş tanrılarına teslim olmamak
12.03.2014
Sahne yeniden senin Ergenekon!
27.02.2014
Biz, ‘Cemaat’in taşeronları’ ya da cemaate karşı cemaat
20.01.2014
Hrant’ın dili kazanacak!
11.01.2014
Vurmak serbest–ötekiler hain, hem de iğrenç (‘Ekseriyetle kaka’ya devam)
08.01.2014
“Yurttaşlık bilgisi” dersinin devleti ve ekseriyetle kaka… (1)
26.12.2013
Kardeşlerini yerken biten “devrim”
10.12.2013
Gezi’ye çakmanın dayanılmaz hafifliği ya da paparazzilik
28.11.2013
Farkında mısınız, hepiniz Kemalistsiniz…
11.11.2013
Üçüncü “kutup”
13.08.2013
Taksim-Gezi’de bir tiyatro performansı
05.05.2013
Kutuplu siyasal kültürün Taraf günleri
27.04.2013
Vekâleten kahramanlık
13.04.2013
Sakiller karşısında tarz
13.04.2013
Sakiller karşısında tarz
30.03.2013
Milleti ayaklarına çağıranlar
23.03.2013
Newroz/ Nevruz gibi günler!
16.03.2013
Tiksinme
09.03.2013
Dalton takıntılılar
02.03.2013
Yarı-bilgilerin savaşı
23.02.2013
Barışa ve korkaklıklara dair...
16.02.2013
‘Küçük’ hikâyeler
09.02.2013
Anti-terörizm: küresel güvenlikçi dil
26.01.2013
Hrant’ın ve Pınar’ın heyecanı
19.01.2013
Bir Hrant mektubu
12.01.2013
Buradayız Ahparig! Buradayız Sireli Yeğpayrıs!
05.01.2013
Betoncuların dini
29.12.2012
Anaforlar zamanında sessizce barış
22.12.2012
Bir açık cemaat olarak Taraf
15.12.2012
Kabuk ve ırkçılık
08.12.2012
Onlar ‘köpek’, biz ‘cici’
24.11.2012
İnadına anayasa
17.11.2012
Maraton, Weber, Marx
10.11.2012
Açlık grevleri: vicdana çağrı
03.11.2012
Bir milyon kişi
27.10.2012
‘İnsaniyetimiz kalkacak!’
19.10.2012
İslamcılık: Hareket, düzen ve parçalanma
13.10.2012
Kimler ‘insan’ olarak kabul edilebilir
06.10.2012
Ne memleket be!
23.09.2012
‘Sizin eseriniz’
15.09.2012
Türk kalkınmacılığının savaş dili
08.09.2012
Onur ve gurur arasında
01.09.2012
Taşları bağlı köyde ‘nefret suçu’
18.08.2012
‘Sen körsün, ne tercih edeceğini ben bilirim!’
11.08.2012
Kem söz sahibine aittir
04.08.2012
İnancın rengi
28.07.2012
İzan, insaf, hayâ, edep...
14.07.2012
Bir “malzeme” olarak insan
07.07.2012
Müslüman mahallesinde Ergenekonculuk yapmak
23.06.2012
Hormon, atık ve vebal
16.06.2012
Seçkinliğin yeni hâli
02.06.2012
Ulus-devletlerin ahlâksız kardeşliği
26.05.2012
Hoşgörü... inadına...
12.05.2012
Duvarlarımız
21.04.2012
24 Nisan ya da birlikte insan olmak
14.04.2012
72 millet ‘var’ ve konuşuyor
07.04.2012
En hakiki ‘biz’ ve ‘yabancılar’
31.03.2012
Türk çocuğunun değeri= 8-4+4+4-12=0
17.03.2012
‘Yoktan var edilen vatan’
10.03.2012
‘İyi sosyoloji’
03.03.2012
Cennet ve cehennem
25.02.2012
Hepimiz Hocalılıyız
18.02.2012
‘Devlet, benim!’
14.02.2012
Cehenneme özenmiş bir motel
04.02.2012
‘Dindar nesiller’
28.01.2012
Uludere’ye, Yakup Köse’ye dönüş
21.01.2012
Davayı bitirdiler ama
14.01.2012
Buğz zamanı
31.12.2011
Mazot, sofra, boya kalemi vs...
24.12.2011
‘Milli birlik ve beraberlik’
17.12.2011
Anayasa ya da kibir ve tevazu
10.12.2011
Halının altında yer kalmadı
26.11.2011
Şablon
19.11.2011
‘Schismogenesis’
05.11.2011
AKP devriminin ‘Thermidor’u
29.10.2011
Kötülük açığa çıktı... İyilik de...
22.10.2011
Ölüm ayini
15.10.2011
İnsafa çağrı!
08.10.2011
Dağda ve ovada savaş
01.10.2011
Sıradan hayatı öldürmek...
17.09.2011
Hrant 57 yaşında
10.09.2011
Tabii, herkes ‘kendi işine’ bakacak
03.09.2011
Beton milliyetçilik – milliyetçi beton
27.08.2011
Kâbus senaryosuna karşı...
20.08.2011
Altın madeninin dili, savaşın dili
13.08.2011
Farklı ‘ikna odaları’
06.08.2011
‘Tehlikenin farkında’ olan bir Norveçli
23.07.2011
Hâlâ yere çakılmadık!
16.07.2011
‘Büyük’ savaşın dayanılmaz heyecanı
09.07.2011
Abdullah Demirbaş ve insanlara dair...
02.07.2011
Yakup Köse, Ö.S. ve yargıda yorum
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kod8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Kod8