Ferhat KENTEL

ferhatkentel@gmail.com



Bookmark and Share

Golyatların yarattığı mutsuz zamanlar


4.11.2019 - Bu Yazı 213 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Anlaşılan, bu memlekette uzun süren bir huzur dönemi bir türlü yaşayamayacağız. Belki en fazla birkaç yıl… Mesela 12 Eylül darbesi; darbeciler 2-3 sene her bir haltı yediler; sonrasında toplum olarak bir heyecanla onların düzenini aşmak için epey ter döktükten sonra, her ne kadar kusursuz gül bahçesi olmasa da, 80’lerin sonlarında, 90’larda bir parça ‘rahatlamış’ bir dönem yaşamıştık. Ama gene de bu kelimelerin anlamlarını ince eleyip, sık dokuyarak düşünelim. Pek çok sorunun temelini atan neoliberal politikalarla o zaman tanıştık. Biz memleketin batısında, sanki işler fena gitmiyormuş gibi düşünürken, Güneydoğu’da Diyarbakır cezaevinin türevleri “faili meçhullerle” sürüyor; yıllardan beri aka aka gözyaşları kuruyan Cumartesi anneleriyle tanışıyorduk çok sonraları…

Sonraları Susurluklar, 28 Şubatlar derken, eskimiş düzen partilerini “aşan”, “yepyeni” bir partiye teveccüh gösterdik, umutlanmak istedik; AKP adlı o parti de, devletçi otoritarizm ile, tarihi haksızlıklarla hesaplaşacağının, travmalarımızla yüzleşeceğimizin işaretlerini verdi bize. Umuda çok ihtiyacımız vardı; “alın size umut!” dedi. Günde her halükarda 2 kere doğruyu gösteren saatler gibi, söylenenlere değil, söyleyenlerin kim olduğuna bakan kimlik uzmanları, umutlandığımız için bizi saf, aptal ve hain olarak niteledi.

Eski rejime muhteşem yeni bir taban

Biz umut duyarken, bizim umudumuzla da hemhal olduğunu gördüğümüz bu yeni partiyle merkeze ve yukarı taşınan yeni sınıfın, iktidarla aynı yatağa girince, kibri tavan yaptı. Bir anda “mühim” oldu. Ve kendisine umut bağlayanlardan uzaklaşıp, eski düzenin bekçiliğini yapan ve ilkelerden çok, bekçiliğin kutsallığına tapan zümrelerle mecburen hemhal olunca, daha garantili, keyifli ve tuzu kuru bir hayat çok hoşuna gitti. Daha önceleri bekçiler onları çok aşağılamıştı; şimdi bekçilerle bir olup, kendilerini o çok özledikleri yerden indirme riski taşıyan herkesi aşağılamayı çok sevdi. Fakir ve aşağılanmış bir genç olarak kapısına yaklaşamadığı konağın şimdi ortağıydı artık. Eskinin hırsını, intikamını almak için tabii ki tepe tepe bütün imkânlarını kullanacaktı. Tabii esas aktörün gerektiğinde taşeronluğunu yaparak…

Üstelik hızla alışıp çok sevdiği bu oyunda, düne kadar kendisini aşağılayan eski bekçiler de epey şekil değiştirip, bu dalgadan gayet iyi nasiplendiler. Düne kadar çağdaş milliyetçilik ya da muhafazakâr milliyetçilik ve de laiklik konusunda mangalda kül bırakmayan, her fırsatta bu yeni “İslamcı” partiye küfreden parlak okumuş yazmışlar, iktisatçılar, kanuncular da bu yeni hizaya teker teker geldiler; yeni kurulan düzenin meşruiyet başları olarak avluya dizildiler.

Yeni sınıfın “İslamcı” ulu önderi, ahbap olarak dışarıda Trump ve Putin gibi başka ulu önderler bulurken, içeride de “solcu” Perinçek, “milliyetçi” Bahçeli gibi eski nizamın hep var olan bekçileriyle sahneyi tamamladı.

Onlar sayesinde memleketimizde her zaman bir meşruiyet sorunu ya da eksiği olan bekçiler muhteşem sadık bir taban buldular kendilerine. Yeni kutsal koalisyon ve bu yeni koalisyonun içinden çıkan her duruma uygun söylem parçalarıyla, (“anti-emperyalizm”, “yüce Türk ırkı”, “din iman”) sayesinde, hem bu taban genişledi hem de geleneksel “beka sendromu”nun meşruiyeti tavan yaptı. Orta Asya’da Ergenekon’dan çıkış efsanesi, düşmanlarla çevrili Anadolu’dan şimdilik güneye doğru çıkmak anlamında, yeni bir hayat kazandı.

Düne kadar, yeni seçkinler Newroz’larda Şivan Perver’le el ele, kol kola sahnelere çıkarken, bu vesileyle, artık kamusal alanlarda Kürtçe konuşan ihtiyar amcaların kafasını kırmak çok büyütülecek bir sorun olmaktan çıktı.

Para, silah ve yasak

Yargıdan, piyasaya, üniversitelerden medyaya kadar bu yeni seçkin sınıfın elemanları, açgözlü bir şekilde, her şeyi ama herkesi yenmeye, her şeyi elde etmeye soyunmuş durumdalar. Düne kadar ezik bir şekilde sindikleri yerlerden, çok genç yaşlarda yakaladıkları muhteşem bir fırsatla, gururla kürsülere, müdürlüklere geçtiler. Hakim oldular; onları oraya getiren iradenin kendilerinden istediklerini yaptılar, kendileri de keyifle cezalar yağdırdılar. Karşılarına gelen koca koca adamlara ve kadınlara “sen” diye hitap edebilmenin keyfini çıkardılar. Televizyonlara, gazetelere el koydular; “haberci”, “yorumcu” gibi sıfatları kartvizitlerine yazdılar. İstedikleri gibi, istedikleri insana, cevap verme imkânı olmayan insanlara küfrede küfrede haberler yaptılar. Entelektüel olarak, akademik olarak bir türlü giremedikleri, tutunamadıkları ya da diplomasını alamadıkları üniversiteleri zorla, katakulliyle, kurnazlıkla ele geçirdiler. Kendilerinin bir türlü ulaşamadığı yetkinliğe sahip olan gencecik parlak akademisyen kuşaklarını tırpanladılar.

Hrant Dink Vakfı’nın önce Kayseri şehrinde düzenlemek istediği, Kayseri Valiliği tarafından yasaklandığı için, 18-19 Ekim’de İstanbul’da vakıf merkezinde düzenlenecek “Kayseri ve Çevresi Bilimsel Konferansı” gene yasaklandı… Memlekette ortaya çıkan sermaye birikiminin ne kadar muhataralı olduğunu bildikleri için, üstelik bu sermaye birikimi arsızca oluşmaya devam ettiği için, kapitalizmin ne kadar üçkâğıtçı olduklarını bildikleri için, bu mevzuları konuşmanın çok tehlikeli olabileceğini bildikleri için yasakladılar.

Kısa bir parantez açayım: 10-15 sene önce gazetem.net adlı internet sitesinde yazarken, çocukluğumda yaşadığım mahalleden bazı korkunç anılar paylaşmıştım. Özellikle Kıbrıs krizleri sırasında Rum ve Ermeni vatandaşlara dönük şiddeti yazdığımda, birileri beni “hayal görmekle” suçlamışlardı. Yani var olan rejimin üzerinde kurulu olduğu “kurgu”yu sorunsallaştırmak her zaman ya yasak oldu, ya bunu yapanlara fiziksel veya sembolik şiddet uygulandı. Şimdi de yeni sınıfın organları, sorgulanmaya tahammül edemiyorlar. Bu yüzden, sıradan toplantıları (mesela Demokrasi İçin Birlik – DİB toplantısı) da yasakladılar.

Herhangi bir yerdeki herhangi bir seçimi, hayat memat meselesi olarak gördüler. Devasa bir makine gibi kullandıkları devlet gücüyle, her yere girip, kaybetmemek için her şeyi yaptılar. Gene de belediye seçimlerini kaybettiler ama kaybettikleri belediyelerin de kimseye yar olmaması için, onları gerekirse çökertip, “gördünüz mü işte, biz olmayınca nasıl çöküyormuş!” diyebilmek için, Hamidiye sularından belediyenin zırnık kazanmaması için, ancak bir şehrin malı olarak anlamlı olabilecek Sirkeci ve Haydarpaşa garlarının belediyeye bırakılmaması için her türlü taklayı attılar.

Belediye başkanı bir adamın derdini dinlemiştik bir zamanlar. “Herkes Audi’yle giderken benim Passat’la gitmem hiç yakışık almıyor; ne derler bana!” gibisinden medyaya hayıflanıyordu. Sonra (yanlış hatırlamıyorsam) halkının verdiği paralarla Audi’sine kavuşmuştu. Adamın derdi itibardı… Onun gibi bugün yeni güçlü sınıf olmuş olanların en büyük derdi de itibar. Ama ahlakla, dürüstlükle elde edilen bir itibardan ziyade, parayla, arabayla, lüks yaşamla elde edilmeye çalışılan bir itibar. Ya da itibarı sadece maddiyatla veya güçle elde edilen bir şey zanneden bir yeni seçkin sınıf.

Hiçbir şeyden çekinmediler. Her şey satılabilir her şey parayla alınabilirdi. Gerekirse, işler kötüye giderse, “işler kötüye gidiyor” deme imkânını ortadan kaldırmak üzere, savaş bile kullanılabilirdi. Ama “şey acaba bu savaş mantıklı mıdır, nasıl bir şeydir?” deme imkânını da ortadan kaldırdılar. (Nedense, burada bizim memlekette son zamanlarda, Nazi beyefendisi Goering’in Nürnberg mahkemeleri sırasında ettiği şu laf daha sık aklıma geliyor: “Halkı ikna etmek kolaydır; yeter ki ülkenize saldıran bir düşman olduğuna ikna edin ve buna ikna olmayanların da hain olduğunu söyleyin… İnsanlara her şeyi yaptırabilirsiniz, savaşa da sokabilirsiniz.”) Buna karşılık, artık spor da iyice politik ve askeri hayatın dolaysız bir uzantısı haline geldi. 1936 Berlin Olimpiyatlarında Alman sporcuların verdikleri selam, bizim buralarda futbol sahalarındaki selamlar ile karşılıklı göz kırpar hale geldi. Osmanlı ordusunu eğiten Alman subayların öğrettiği “Volk in waffen” (silahlanmış halk ya da “millet-i müsellaha”) şiarı, militarize olmuş ve düşünmeyi bir kenara bırakmış bir toplumun önemli bir kısmının ruhuna sızdı.

Dolayısıyla, biraz umutlandığımız “huzurlu” ortam, Gezi’nin etrafında örülen komplo edebiyatı ve korkunç bir dezenformasyon inşası (esas aktörlerin bir türlü özür bile dilemedikleri “Kabataş’taki bacımız”, “camide içki içtiler”) ile başlayan süreç, başarısız darbe girişimi / başarılı bir organizasyon olarak 15 Temmuz ile birlikte tam bir kabusa dönüştü.

Ceset çiğneyip kemik kıranlar

“Sadece bizde yokmuş” diyerek sevinmeli miyiz, yoksa tam anlamıyla kahrolmalı mıyız, bilmiyorum ama ortak bir huzursuzluk ve negatif bir ruh hali giderek bütün dünyayı ele geçiriyor. Huzursuzluğun içinden çıkan yüce iradelerin hepsi konuşurken adeta Olimpos ya da Kaf dağı gibi yüksekten bir yerlerden aşağıya doğru salladıkları şimşekler eşliğinde konuşuyor. Mesela Çin’in yüce zaferi için Çin halkının köle gibi çalışmasını sağlayan ekonomik ve politik zorbalığın en tepedeki temsilcisi Şi Jinping, Hong Kong’a da, Uygur Türklerine de parmağını sallayarak: “Çin’i bölmeye çalışanların cesetlerini çiğner, kemiklerini parçalarız” diyor. Brezilyanın Bolsanaro’su da bütün muhaliflerini öldürmenin en iyi çare olacağını söylerken, Hindistan’ın Moodi’si de Assam eyaletindeki bütün Müslümanları kayıtlardan “delete” ederek, gelecekteki muhtemelen kırımların zeminini hazırlıyor.

Ancak anlaşılan, bunların hepsi, birbirlerinin anladığı dilden konuşuyor. Zamanın havası bu. Birbirlerini besliyorlar. Her biri müthiş karizma… Her biri, memleketlerini “yeniden büyük” görmek gibi muhteşem bir kompleksin tezahürü olarak, ruhları okşandığı sürece tatmin olan halklarının yarıya yakınının desteği ile havalanıyor. Her biri, fırsat olsa birbirleriyle savaşarak, en azından savaşıyormuş gibi görünerek, kendi ülkelerinde “kahraman” olmanın hayaliyle yaşıyorlar. Her biri memleketlerinde, ta göbeğinden konuştukları popülizm ile piramidin en tepesindeki “yeni sınıfların” bitmez tükenmez çıkarlarını mükemmel bir şekilde birleştirebiliyorlar.

Alternatif konuşmanın yasak ya da riskli olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Daha önceki zor zamanlarda konuşmaktan daha da zor ve bıkkınlık verici olan bir zamandayız. Ama toplumun en az yarısı, bu yeni sınıfların devasa gücüne, bağrışına ve çağrışına rağmen, onların kutsallıklar eşliğinde anlattıklarına ve pazarlamaya çalıştıklarına inanmıyor. Bunu yüksek sesle söylemek için mecrası yok ama her köşe başında mırıldanıyor.

Bu yüzden, tam da bu adaletsiz güç farkından ötürü, Golyat, Davut karşısında hiçbir zaman kahraman olamıyor.

Ferhat Kentel

(Jineps)

.

Facebook Yorumları

Emlak8
4.11.2019
Golyatların yarattığı mutsuz zamanlar
13.4.2019
Yeni Zelanda ya da hepimiz 'ne'yiz?
18.12.2018
Filtresiz zamanlar
13.9.2018
Sıfırıncı yıl ve küresel otoritarizm
18.8.2015
Tampon bölgenin savaşı
10.8.2015
Şerefliler
5.8.2015
Savaş için kamuoyu oluşturmak
7.7.2015
“Sınırımızın ötesinde oluşum” fobisi
23.6.2015
Mafyalaşan devlet
16.6.2015
Görünüşe göre…
2.6.2015
Piyasanın payandası kimlik
26.5.2015
Erkeklikle üreyen kimlikler
19.5.2015
“Reel” Müslümanlık II
13.5.2015
“Reel” Müslümanlar
7.5.2015
Kamp Armen
30.4.2015
Soykırımı düşünmek
26.4.2015
Oyum neden HDP'ye?
22.4.2015
Zincirleme ‘ağır ağbi’ tamlaması
14.4.2015
Yeni Türkiye’de vesayet
11.4.2015
HDP'nin tanımladığı 'Yeni Yaşam' ve 'Yeni Sol'
31.03.2015
Barışın önündeki paralel engeller
24.03.2015
Soğuk savaş şirketi
17.03.2015
“Kod adı totaliter”
10.03.2015
Barışı silaha dönüştürmek
04.03.2015
Sınırlar ötesi
25.02.2015
Makbul vatandaşlığın terörü
18.02.2015
“Dahili ve harici bedhahlar”
11.02.2015
Türkiye kalkınıyor!
04.02.2015
Herkesin bildiği sır
27.01.2015
Doğu ve Batı’nın sınırında
20.01.2015
İkişer ikişer memleketler
13.01.2015
Ergenekoncu bir ruh var havada
06.01.2015
Voltaire kopyası yerliciler
31.12.2014
Sıradan faşizm
23.12.2014
Aşağısı ve yukarısı
16.12.2014
Barışa bakarken…
10.12.2014
Baraj ya da kimin oyu makbul?
02.12.2014
“Keşfetmek”, “yenmek” ya da utanç
25.11.2014
Dersim’in ve Ermenilerin yasını tutmak
20.11.2014
"Yeni Türkiye"
11.11.2014
Örselenmiş kimlik, “Ak Saray” adlı bir bina yapıldı Ankara’ya
05.11.2014
Yerinden ederek sınıf tahakkümü
29.10.2014
Sınırın ötesiyle titreşim hali
22.10.2014
“Milli irade” barışa yetmiyor mu?
17.10.2014
Kobanê ve ırkçılık
30.09.2014
Kalplerde seçicilik
24.09.2014
Katalunya’da bayraklar
16.09.2014
Pek seçkinler ve atık insanlar
10.09.2014
Bir metafor olarak “Nesin Matematik Köyü”
02.09.2014
Mimiklerden akan kibir
28.08.2014
Totaliter anafor
21.08.2014
Vesayet 2007’de bitmemiş miydi?
12.08.2014
HDP’nin Türkiyelileşme projesi başarılı oldu
03.08.2014
Selo!
30.07.2014
Güçlüden yana olmak
26.07.2014
Yeni toplumsal dilin adayı: Demirtaş
22.07.2014
Toplu linçlerimiz
17.07.2014
Goller, Gazze, ölüm, hayat
08.07.2014
“Bağımsız” Kürdistan
02.07.2014
Monşerler ve “muhafazakar” korkuları
25.06.2014
IŞİD’in arkasında kim var?
20.06.2014
Dinin ütopyasını bitirmek
11.06.2014
MDD’ci sağcıların devrimi
03.06.2014
Post-devrimci retorik: “Yeni Türkiye”
28.05.2014
Soma travması
24.05.2014
Erdoğancılığa devam...
15.05.2014
“Erdoğancılık”
08.05.2014
1915’te Ermenileşmiş Türkler nerede?
30.04.2014
Düzene karşıyken düzen olmak
17.03.2014
Yeryüzündeki savaş tanrılarına teslim olmamak
12.03.2014
Sahne yeniden senin Ergenekon!
27.02.2014
Biz, ‘Cemaat’in taşeronları’ ya da cemaate karşı cemaat
20.01.2014
Hrant’ın dili kazanacak!
11.01.2014
Vurmak serbest–ötekiler hain, hem de iğrenç (‘Ekseriyetle kaka’ya devam)
08.01.2014
“Yurttaşlık bilgisi” dersinin devleti ve ekseriyetle kaka… (1)
26.12.2013
Kardeşlerini yerken biten “devrim”
10.12.2013
Gezi’ye çakmanın dayanılmaz hafifliği ya da paparazzilik
28.11.2013
Farkında mısınız, hepiniz Kemalistsiniz…
11.11.2013
Üçüncü “kutup”
13.08.2013
Taksim-Gezi’de bir tiyatro performansı
05.05.2013
Kutuplu siyasal kültürün Taraf günleri
27.04.2013
Vekâleten kahramanlık
13.04.2013
Sakiller karşısında tarz
13.04.2013
Sakiller karşısında tarz
30.03.2013
Milleti ayaklarına çağıranlar
23.03.2013
Newroz/ Nevruz gibi günler!
16.03.2013
Tiksinme
09.03.2013
Dalton takıntılılar
02.03.2013
Yarı-bilgilerin savaşı
23.02.2013
Barışa ve korkaklıklara dair...
16.02.2013
‘Küçük’ hikâyeler
09.02.2013
Anti-terörizm: küresel güvenlikçi dil
26.01.2013
Hrant’ın ve Pınar’ın heyecanı
19.01.2013
Bir Hrant mektubu
12.01.2013
Buradayız Ahparig! Buradayız Sireli Yeğpayrıs!
05.01.2013
Betoncuların dini
29.12.2012
Anaforlar zamanında sessizce barış
22.12.2012
Bir açık cemaat olarak Taraf
15.12.2012
Kabuk ve ırkçılık
08.12.2012
Onlar ‘köpek’, biz ‘cici’
24.11.2012
İnadına anayasa
17.11.2012
Maraton, Weber, Marx
10.11.2012
Açlık grevleri: vicdana çağrı
03.11.2012
Bir milyon kişi
27.10.2012
‘İnsaniyetimiz kalkacak!’
19.10.2012
İslamcılık: Hareket, düzen ve parçalanma
13.10.2012
Kimler ‘insan’ olarak kabul edilebilir
06.10.2012
Ne memleket be!
23.09.2012
‘Sizin eseriniz’
15.09.2012
Türk kalkınmacılığının savaş dili
08.09.2012
Onur ve gurur arasında
01.09.2012
Taşları bağlı köyde ‘nefret suçu’
18.08.2012
‘Sen körsün, ne tercih edeceğini ben bilirim!’
11.08.2012
Kem söz sahibine aittir
04.08.2012
İnancın rengi
28.07.2012
İzan, insaf, hayâ, edep...
14.07.2012
Bir “malzeme” olarak insan
07.07.2012
Müslüman mahallesinde Ergenekonculuk yapmak
23.06.2012
Hormon, atık ve vebal
16.06.2012
Seçkinliğin yeni hâli
02.06.2012
Ulus-devletlerin ahlâksız kardeşliği
26.05.2012
Hoşgörü... inadına...
12.05.2012
Duvarlarımız
21.04.2012
24 Nisan ya da birlikte insan olmak
14.04.2012
72 millet ‘var’ ve konuşuyor
07.04.2012
En hakiki ‘biz’ ve ‘yabancılar’
31.03.2012
Türk çocuğunun değeri= 8-4+4+4-12=0
17.03.2012
‘Yoktan var edilen vatan’
10.03.2012
‘İyi sosyoloji’
03.03.2012
Cennet ve cehennem
25.02.2012
Hepimiz Hocalılıyız
18.02.2012
‘Devlet, benim!’
14.02.2012
Cehenneme özenmiş bir motel
04.02.2012
‘Dindar nesiller’
28.01.2012
Uludere’ye, Yakup Köse’ye dönüş
21.01.2012
Davayı bitirdiler ama
14.01.2012
Buğz zamanı
31.12.2011
Mazot, sofra, boya kalemi vs...
24.12.2011
‘Milli birlik ve beraberlik’
17.12.2011
Anayasa ya da kibir ve tevazu
10.12.2011
Halının altında yer kalmadı
26.11.2011
Şablon
19.11.2011
‘Schismogenesis’
05.11.2011
AKP devriminin ‘Thermidor’u
29.10.2011
Kötülük açığa çıktı... İyilik de...
22.10.2011
Ölüm ayini
15.10.2011
İnsafa çağrı!
08.10.2011
Dağda ve ovada savaş
01.10.2011
Sıradan hayatı öldürmek...
17.09.2011
Hrant 57 yaşında
10.09.2011
Tabii, herkes ‘kendi işine’ bakacak
03.09.2011
Beton milliyetçilik – milliyetçi beton
27.08.2011
Kâbus senaryosuna karşı...
20.08.2011
Altın madeninin dili, savaşın dili
13.08.2011
Farklı ‘ikna odaları’
06.08.2011
‘Tehlikenin farkında’ olan bir Norveçli
23.07.2011
Hâlâ yere çakılmadık!
16.07.2011
‘Büyük’ savaşın dayanılmaz heyecanı
09.07.2011
Abdullah Demirbaş ve insanlara dair...
02.07.2011
Yakup Köse, Ö.S. ve yargıda yorum
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive