Saniye İçinde Yönlendiriliceksiniz


İbrahim SEDİYANİ

sediyani@gmail.com



Bookmark and Share

Mârifet; Muhalif ya da Taraftar Olmak Değil, Erdemli Olmaktır


06.08.2013 - Bu Yazı 2605 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Spor müsabakalarını izlerken görmüşsünüzdür. Örneğin bir futbol müsabakasında, oyun içinde bir tartışmalı pozisyon olduğunda (ofsayt, faul, elle oynama, penaltı gibi), aynı renk formayı giyen 11 kişi ve onların tribündeki onbinlerce taraftarı pozisyonu aynı gözle görür, aynı hükmü verir ve aynı tepkiyi gösterir. Buna mukabil, diğer renk formayı giyen 11 kişi ve onların tribündeki onbinlerce taraftarı da o aynı pozisyonu bundan farklı olarak yine aynı gözle görür, aynı hükmü verir ve aynı tepkiyi gösterir.

     Millîyetçilik de insanlara böyle bir “adalet” sunabilir ancak. Siyasî – ideolojik şartlanmışlık da böyledir. Spor bunu “taraftarlık” olarak isimlendirmiştir ancak sosyal ve siyasal reel yaşamda buna “bağnazlık” deniyor.

     Peki bu nasıl oluyor? Normal bir insan aklıyla düşünürsek, bunun mümkün olmaması gerekiyor. Görme duyumuz, gözdür. Biz herşeyi gözlerimizle görürüz, giydiğimiz elbiseyle veya formayla değil. Örneğin, yolda yürürken bir olaya denk gelsek, diyelim ki bir erkek bir kadını dövse, biz bunu gözlerimizle görürüz. Ancak, farazâ o gün giymiş olduğumuz elbisenin rengi sarı – kırmızı değil de sarı – lacivert olsa, biz yine de o olayı “kadın erkeği dövdü” şeklinde görmeyiz. Yani eğer erkek kadını dövmüşse, üstümüzdeki kıyafetin rengi kırmızı da olsa lacivert de olsa siyah – beyaz da olsa mavi de olsa, biz olayı aynı şekilde görürüz; “erkek kadını dövdü”. Çünkü dediğimiz gibi, görme duyumuzu sağlayan, kıyafetimiz değil gözlerimizdir.

     Öyleyse baştaki soruya dönelim: Bir futbol maçında stadı dolduran onbinlerce insan var. Hepsinin de gözleri var. Bu onbinlerce insanın eğitim düzeyleri farklı, sosyal statüleri farklı, meslekleri farklı, hatta zekâ seviyeleri farklı. Böyle olduğu halde, nasıl olur da oyun içinde bir tartışmalı pozisyon olduğunda (ofsayt, faul, elle oynama, penaltı gibi), aynı renk formayı giyen 11 kişi ve onların tribündeki onbinlerce taraftarı pozisyonu aynı gözle görüp aynı hükmü verir ve aynı tepkiyi gösterirken, diğer renk formayı giyen 11 kişi ve onların tribündeki onbinlerce taraftarı da o aynı pozisyonu bundan farklı olarak yine aynı gözle görüp aynı hükmü veriyor ve aynı tepkiyi gösteriyor?

     Bu sorunun cevabını verebildiğimiz zaman, sosyal ve siyasal reel yaşamdaki ideolojik şartlanmışlığın ve bağnazlığın sebebini de kavrayabiliriz.

     Türkiye’de halihazırda yaşanan “kutuplaşma”, yukarıda verdiğimiz futbol örneğiyle tıpatıp benzerlik göstermektedir. Özellikle medya alanında, toplumun bir adım önünde olması gereken fikir ve kalem erbâbının sergilediği davranış biçimi ve yaşanan olaylara karşı gösterdiği refleks, ne yazık ki “ilkeler”le değil, ancak “renk aşkı”yla izah edilebilecek bir seviyeye kadar düşmüştür.

     Bir futbol maçında, saha içinde yaşanan bir olaya karşı (ofsayt, faul, elle oynama, penaltı gibi), nasıl ki aynı renk formayı giyen taraftar grubu pozisyonu aynı gözle görüp aynı hükmü veriyor ve aynı tepkiyi gösteriyor, buna mukabil diğer renk formayı giyen taraftar grubu da o aynı pozisyonu bundan farklı olarak yine aynı gözle görüp aynı hükmü veriyor, Türkiye’de de – gerek iç politikayla ilgili olsun gerek dış politikayla – iktidardaki AK Parti Hükûmeti’ne muhalif olan fikir ve kalem erbâbı grup (gazeteciler ve yazarlar) olayı aynı gözle görüp aynı hükmü verir ve aynı tepkiyi gösterirken, Hükûmet taraftarı olan grup da, aynı olayı bundan farklı olarak yine aynı gözle görüp aynı hükmü veriyor ve aynı tepkiyi gösteriyor.

     Oysa mârifet; “muhalif” ya da “taraftar” olmak değil, “erdemli” olmaktır. Erdem, ahlâk ve dürüstlük gibi ilkelere göre hareket eden bir insan, faile değil, fiile bakarak tavır belirlemelidir. Bu durumda, “neyin doğru neyin yanlış olduğunu” Hükûmet’in politikası belirlememelidir; bilâkis, “doğru ile yanlışın kriterlerine bakılarak” Hükûmet’in politikası sorgulanmalıdır. Bu sadece hükûmetlere veya partilere karşı değil, örgütlere, derneklere, cemaatlere, kurumlara ve tabiî ki bireylere karşı da takınılması gereken tavırdır. Ne Hükûmet’in her yaptığına destek veren davranış biçiminden, ne de Hükûmet’in her yaptığına muhalefet eden davranış biçiminden ülkeye ve topluma fayda gelir. Hele ki bu davranışı toplumun bir adım önünde olması gereken fikir ve kalem erbâbı sergiliyorsa, ülke ve toplum bu durumdan üstüne bir de zarar görür.

     Peki, yapılması gereken nedir? Çok basittir: Hükûmet doğru adım attığında destek vermek, yanlış adım attığında karşı çıkmak. Eğer bu şekilde davranılırsa, bundan en başta Hükûmet’in kendisi kazançlı çıkacaktır. Çünkü başta medya organları olmak üzere toplumun tüm katmanlarında böyle bir erdem hasıl olursa, Hükûmet attığı her adımın doğruluğunu – yanlışlığını test edebilir.

     Ancak böyle bir erdem oluşmadığı için, hatta yaşanan “kutuplaşma”nın sonucu olarak tamamen ortadan kalktığı için, Hükûmet böyle bir nimetten yoksundur. Bu nimetten yoksun olan her hükûmet gibi, Türkiye’deki AK Parti Hükûmeti de ister istemez gittikçe daha baskıcı, daha totaliter bir karaktere bürünmektedir. Çünkü başta medya olmak üzere toplumun tüm katmanları “taraftar” ve “muhalif” diye iki kampa ayrılmıştır; hâl böyle olunca, böyle bir hengâmede Hükûmet de toplumun tüm katmanlarından “taraftarlık” beklemekte, yaptığı her işin, attığı her adımın desteklenmesini istemektedir. Nitekim bu “erdemsizlik hali” bizi öyle bir hale getirmiş ki, ne Hükûmet’in politikalarını destekleyenler gerçekten o adımların doğru olduğuna inandıkları için destekliyorlar, ne de Hükûmet’in politikalarına karşı çıkanlar o adımların yanlış olduğuna inandıkları için karşı çıkıyorlar.  Mes’ele “doğruyu desteklemek – yanlışa karşı çıkmak”(itikadî literatürümüzde buna “emr-i bi’l- mâruf ve nehy-i ani’l- münker” deniyor) mes’elesi değildir; mes’ele “AK Parti’yi desteklemek – AK Parti’ye karşı çıkmak” mes’elesidir. Böyle olmasaydı, iktidara “taraftar” olanlar Hükûmet’in her adımını (yanlış olanlar da dahil) desteklerken, iktidara “muhalif” olanlar da Hükûmet’in her adımına (doğru olanlar da dahil) karşı çıkar mıydı?

     Böyle bir hengâme içinde, iktidarda hangi parti ve hangi lider olursa olsun, ister istemez gittikçe daha baskıcı, daha totaliter bir karaktere bürünecek ve en- nihayetinde daha buyurgan bir tavır içine girecektir. Çünkü bu “kutuplaşma” ortamında ortaya konan tavırlarla Hükûmet, “neyin doğru neyin yanlış olduğunu” öğrenemez, ancak “kimin dost kimin düşman olduğunu” öğrenebilir. Başka bir sonuç da çıkmazdı bu durumdan. Neticede tavırlarımıza yön veren, “doğruluk – yanlışlık” kriterleri değil, “dostluk – düşmanlık” duygularıdır. 11 yıldır iktidarda olan ve bunun ilk sekiz yılında daha demokratik, daha hoşgörülü ve hatta daha medenî bir görüntüye sahip olan AK Parti’nin, son üç yılında bu zahirî görüntüsünden uzaklaşmış olmasının ve gittikçe de daha da uzaklaşmasının sebeplerini, bana sorarsanız, en başta burada aramak gerekir. AK Parti’yi asıl bozan, Hükûmet’e asıl en büyük kötülüğü yapan, ne yaparsa yapsın attığı her adıma tereddütsüz destek verenlerdir. Buna mukabil, sözkonusu bozulma artık bünyeye öyle bir sirayet etmiş ki, AK Parti’nin kendisi de bunu anlayabilecek ferasetten yoksundur, bu ferasetini yitirmiştir. Nitekim “düşman olmayan”, hatta “dost olan” kalemlerin eleştirilerine dahi tahammülsüz olması, bırakın muhalif olmayı, dostça yapılan eleştirilere ve hatta nasihatlere karşı bile baskı, sansür, yandaş medyası aracılığıyla saldırı, küfür gibi reflekslerle tepki göstermesi, bu gerçeği ortaya koymaktadır.

     Böyle bir ortamda “erdemli” kalabilmek zordur, ancak zaten zor olduğu için adı “erdem”dir.“Zor” olmayan hiçbir şey övülmeye, takdir edilmeye layık değildir. Bütün iyi hasletler, zor olduğu için kutsal kitaplarda taltif edilmiştir. Ve bizler, toplumun bir adım önünde olması gereken biz fikir ve kalem erbâbı, şartlar ne olursa olsun, hangi hususta ve hangi zamanda olursa olsun, “erdemli” olmakla mükeleffiz. Yaşadığımız ülke ve dünya nereye, hangi yöne doğru giderse gitsin, bizim yönümüz “erdem” olmalıdır; yani doğruluğu, dürüstlüğü, ahlaklı olmayı elden bırakmamalıyız.

     Unutmayalım: Hiçbir devletin, partinin, örgütün veya camiânın dünyevî hesapları, bizim âhirette vereceğimiz hesaptan daha önemli olmamalıdır, bizler için.

     Nasıl bir medya olmalıyız? Ne tür gazeteciler – yazarlar olmalıyız?

     Hakikati bulmak basittir; ve bilge insan Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi, “bütün hakikatler basittir”.

     Şu özelliklere sahip gazeteciler ve yazarlar olmalıyız:

     1 – Yazılarımızı “birileri” alkışlasın diye yazmamalıyız. Ama “başka birileri” alkışlasın diye de yazmamalıyız.

     2 – Bizim hiçbir partiyle ne organik bağımız olmalıdır, ne de düşmanlığımız. Böyle olmazsa “tarafsızlığımız” ortadan kaybolur, dolayısıyla “güvenirliğimiz” zedelenir. Oysa “güvenilir olmak”, fikir ve kalem erbâbı olarak bize en çok lazım olan vasıftır. 

     3 – Siyasî partileri doğru yaptıklarında desteklemeli, yanlış yaptıklarında eleştirmeliyiz. AK Parti, BDP, CHP, MHP, SP, Yeşiller; fark etmez.

     4 – Amacımız “muhalif” ya da “taraftar” olmak değil, “erdemli” olmak olmalıdır. Çünkü dört kutsal kitabın da bize emrettiği budur.

     5 – AK Parti’yi de, BDP’yi de, diğer partileri de, doğru adım attıklarında göğe çıkartmaktan çekinmemeliyiz, yanlış yaptıklarında da yerden yere vurmayı. Partilerin, örgütlerin, camiâların ve insanların “günahlarına” değil, “sevaplarına” ortak olmayı tercih etmeliyiz.

     6 – İnsanlar bizi olumlu tanımalı, bizi sevmeli ve sahiplenmeli, bize güvenmeli, itibar etmeli, kalemimize itimat etmelidirler. Savunduğumuzda, bizden “yandaş” çıkmayacağını bilmeliler. Eleştirdiğimizde de “düşman” olmadığımızı.

     7 – Erdemli olmak, tek gayemiz olmalıdır. Faile değil fiile bakarak tavır belirlemeliyiz.

     Eğer bizler gazetecilik ve yazarlık mesleğini ifâ eden insanlar olarak, bunu yaparken de salt bir mesleği ifâ etmeyen, aynı zamanda topluma yön veren, haliyle toplumun bir adım önünde olan / olması gereken fikir ve kalem erbâbı olarak, yukarıda ana hatlarıyla zikrettiğim 7 ilkeye bağlı kalmazsak, bu ilkelere uygun hareket etmezsek, halihazırda yaşanan kutuplaşma daha da derinleşecek ve bundan en başta biz kendimiz zarar göreceğiz.

     Hepimiz; tüm toplum, tüm ülke zarar görecektir.

     Çünkü bu kutuplaşmadan hayır çıkmaz. Çıkmayacaktır.

     Kıymetli basın mensupları;

     Malcolm X der ki: “Ben hakikatin peşindeyim; kimin söylediği önemli değil. Ben adaletin peşindeyim; kimin için ve kime karşı olduğu önemli değil.”

     İşte bizim de sahip olmamız gereken ahlâk bu olmalıdır, davranışlarımıza yön veren ilke bu ilke olmalıdır. Çünkü bir partinin / camiânın yaptığı “doğru”, onu başka bir parti / camiâ yaptığında “yanlış” olarak addedilemez. “Karşımızdakiler”in yaptığı ve şiddetle kınamaktan çekinmediğimiz bir “yanlış”, aynı yanlışı “Bizimkiler” yaptığında “doğru” olarak addedilemez, tevil yoluyla temize çıkartılamaz. Doğru doğrudur, kimden ve nereden gelirse gelsin; yanlış da yanlış.

     Coğrafyadan coğrafyaya değişen, ırktan ırka değişen, mezhepten mezhebe değişen, partiden partiye değişen “ahlâkî ilkeler”in, sadece bir tek adı vardır: “Ahlâksızlık”!

     Sadece kendin için ve kendinden olanlar için istediğin hiçbir hak, sana helâl değildir.

     Durmadan biribirinize çamur atmaktan, biribirinizi kötülemekten vazgeçin. Başkasının “kötü” olması, seni otomatikmen “iyi” yapmaz; başkasının “kirli” olması, seni “temiz” yapmaz.Başkasının üstündeki çamurla, kendi elbiseni temizleyemezsin.

     İşte bunun için söylüyorum: Hz. Ali (ra) şimdi yaşasaydı, siz hiçbiriniz O’nu asla sevemeyecektiniz. 

     Ehl-i Beyt, Ehl-i Beyt olduğu için temizdir; Emevîler kirli olduğu için değil.

     “Hak yol” için neden 1. veya 2. yol değil de, 3. yol denmiştir, biliyor musun? Çünkü “erdemliler”, her toplumda azınlıktadırlar.

     Hz. Nûh (as) 950 yıl anlattı, sadece 80 kişi inandı. Hz. İbrahim (as) 100 yıl anlattı, sadece iki kişi inandı; yeğeni ve hânımı.

     Demek ki önemli olan, yazdığımız yazıları kaç kişinin okuduğu değil, yazılarımızda hakkı mı yoksa bâtılı mı dillendirdiğimizdir. Önemli olan, ne kadar yüksek tirajlı bir gazetede yazdığımız değil, kendi duruşumuzun doğru olup olmadığıdır.

     Sevgili gazeteci ve yazar kardeşlerim;

     Bir camiâda eğer herkes aynı düşünüyorsa, orda hiç kimse düşünmüyor demektir.

     Çizgisi ve duruşu ne “muhaliflik” ne de “yandaşlık”, sadece “erdemli olmak” olan yazarlar olmalıdır bizim gayemiz.

     İnsanların “taraftar” ve “muhalif” diye iki kampa ayrıldığı bir toplumda, “erdemli” olmayı başarabilmektir, hak yol.

     İktidarın her yaptığını destekleyen yazarlar da, iktidarın her yaptığına muhalefet eden yazarlar da, toplumun “aydınları” değil “karanlıkları”dır.

     Ve son olarak, kardeşlerim, son olarak;

     Bizler eğer “taraftar” ve “muhalif” diye iki kutba ayrılmayı sürdürürsek ve bu hâl üzere devam edersek, inanın bana, bu durum en- nihayetinde ne “taraftarlara” ne de “muhaliflere” mutluluk getirecektir.

     Fakat eğer bizler “taraftar” ve “muhalif” olmayı değil, 3. yol olan “erdemli” olmayı tercih edersek, hem “taraftarların” hem de “muhaliflerin” mutlu olduğu aydınlık geleceği hep birlikte kuracağız.

     Erdemli bir toplum, özgür bir ülke dileğiyle.

sediyani@gmail.com

.

Facebook Yorumları

Emlak8
15.12.2018
Kirletme
12.11.2018
Fenike Kızı Yelizabel
7.12.2017
Selahaddîn Eyyubî ve Yahudî Düşmanlığı
25.4.2017
Kürtler Ne Oy Verdi?
19.4.2017
Devlet % 51 – Millet % 49
18.8.2015
Tağut Ne Demek?
12.8.2015
‘Terörist’ olan Doğu Türkistan değil, işgalci Çin devletidir
2.8.2015
Millet Olmanın Erdemi ve Asıl Büyük Felâket
30.7.2015
Saray Medyası
13.7.2015
Kürt milliyetçiliğini Türk, Fars ve Arap milliyetçilikleriyle bir tutmak adil midir
24.6.2015
Amerika’nın kucağında oturup Kürtler’i ‘Amerikancılık’ ile suçlamak
2.6.2015
Cennet’e Gitmek Gittikçe Zorlaşıyor
28.5.2015
Kürdistan Tarihinin En Mübarek Yol Arkadaşlığı
16.5.2015
Zaman ve Zemin Aşımına Uğrayan Erdemli Tavırlar
1.5.2015
Türkiye, dünyanın en adaletsiz ikinci ülkesi
23.4.2015
Kürt medyası 117 yaşında
18.4.2015
Dünyayı Düzeltmenin Yolu
15.4.2015
Azadî Liderleri Cibranlı Halid Bey ve Yusuf Ziya Bey
11.4.2015
Sünnîlerin saldırdığı Kenya’nın bağımsızlık mücadelesini Şiî bir Müslüman başlatmıştı
01.03.2015
Bana Bir Mektup Yaz
28.12.2014
Barış Manço Bir Sanatçı Değil, Bir Sanat Ekolüdür
26.12.2014
Bu Yazım Kürtler ve Kürdistan Üzerine Değil
17.12.2014
Türkiye’deki Tüm İl ve İlçelerin Eski Gerçek İsimleri
14.12.2014
Analfabet Toplumda Alfabe Tartışmaları
11.12.2014
“Şeyh Said Kıyamı, hem dînî hem millî bir başkaldırıdır”
09.11.2014
Kürdistan İslam Devleti İçin Canlarını Veren Türkler, Çerkesler, Alevîler
18.08.2014
I. Dünya Savaşı Sonrası Kurulan Kürt Cemiyetleri
17.07.2014
'Her Roj Yek Dolar'
18.06.2014
Dünya Kupası’nda Avrupa ülkelerini göçmen futbolcular sırtlayacak
13.06.2014
Kürdistan’da Türkmen Sorunu
05.06.2014
64 yıl sonra aynı noktadayiz: Dünya Kupası’nda yokuz ama ‘Stratejik Derinlik’ devam ediyor
02.06.2014
Dünyanın En Mazlum Milleti: Rohingyalar
28.05.2014
İdam sehpasına yürürken ‘Yaşasın Kürdistan’ diye haykıran Türk- İslam âlimi
27.05.2014
“Herkes ‘barış olsun’ istiyor ama ‘barış’ derken aynı şeyi kastetmiyor”
21.05.2014
Kazandıklarınızla, Kaybettiklerinizi Satın Alamayacaksınız!
18.05.2014
Siz hiç acılar içinde siyaset yapar mısınız
27.04.2014
Nehirleri değil, barajları durdurun!
20.04.2014
Ermeni katliamına karşı çıkan İslam âlimleri
04.04.2014
Zayıflar farklılara, güçlüler benzerlere düşmandır
27.03.2014
Yeryüzünün İlk Kavmi Kürtler ve Konuşulan İlk Dili Kürtçe
25.03.2014
İslam Putu
04.03.2014
Nuh Tufanı ve insanlık tarihinin başladığı Kürdistan
23.02.2014
Peygamber ismi taşıyan Kürdistan şehirleri
10.02.2014
Kürt sahabeler
04.02.2014
Diyanet’in dini Diyanet’e, Kürtler’in dini Kürtler’e
27.01.2014
Elmas Ana’ya kimlik vermek için de mi rüşvet istiyorsunuz
15.01.2014
Çaldıran’ın 500. yıldönümünde Kürdistan’ın bölünmesini ve Şiî – Sünnî ihtilafını konuşmak
02.01.2014
Roboskê’de asıl konuşulması gereken
22.12.2013
Diyarbekir Tarihinin Gizlenen Katliamı: Çılsıtun
09.12.2013
1652 – 1992: Kölelikten Özgürlüğe Güney Afrika
08.12.2013
Kürt Halkının Siyahî Kardeşi: Nelson Mandela
18.11.2013
Aman Dokunmayın Dershanelerine
05.11.2013
Örtünmek ile Soyunmak Arasında Kadının Utanç Duvarı
27.10.2013
Anadil herkese ana sütü gibi haktır
26.10.2013
Kürt İslam Âliminin Dünyaya İkrâmı: Sıcak Kahve
15.10.2013
Kurban
07.10.2013
Şehir ve Köylerimizin Eski Gerçek İsimleri
03.10.2013
Bütün Yer İsimleri İade Edilmelidir
01.10.2013
Bugün Köylerimizin Bayram Günüdür
29.09.2013
Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 45
24.09.2013
Kıbrıs’tan Gelen İran – Türkiye Sınır Mektubu
20.09.2013
Başbakan Erdoğan’a Açık Mektup
09.09.2013
Mısır’da “Gel Musa Gel”, Suriye’de “Gel USA Gel” Diyorlar
20.08.2013
Mim–Sad–Ra ve 4. süreç: Rabiâ
17.08.2013
Mısır İslam Devrimi
06.08.2013
Mârifet; Muhalif ya da Taraftar Olmak Değil, Erdemli Olmaktır
02.08.2013
Gezi’nin Kemalist Çevrecileri, Dut Ağaçlarını da Severler mi?
29.07.2013
Evvel The Times İçinde, Kalbur Saman İçinde...
24.07.2013
Alev Alatlı Roman Serisi
22.07.2013
'Müslümanlar'ı yeniden Kardeşler yapan Müslüman Kardeşler
20.07.2013
Üç Tarafı Kürdistan’la Çevrili Barış Süreci
24.06.2013
Yazarlarımız “Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı”nda Ne Dediler?
18.06.2013
Kürtler’in Mücadelesi Rejim Değişikliği Değil, Hürriyet ve İstiklâl Mücadelesi Olmalıdır
31.05.2013
Kürtçe Edebiyatın İlk Çizgi Çocuk Kahramanı “Guldexwîn”, Dîwan Yayınları’ndan Çıktı
26.05.2013
Yalnızlık Büyük Bir Nimettir
18.04.2013
Altan Tan: Kürt Ergenekonu açılsın, Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulsun‏
21.02.2013
1923 CHP, 2023 AK Parti: Bu Utanç Mirasını mı Paylaşamıyorsunuz?
28.12.2012
- Robozkê şehîdlerinin âzîz hatırâsına -
25.12.2012
Seyyid
24.12.2012
Arap Baharı'nın İki Sayfası
15.12.2012
Bir Yanım Su, Bir Yanım Ateş; Aç Bana Kucağını Bangladeş – 1
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive