Mehmet KIRARSLAN

mehmetkirarslan@yahoo.com



Bookmark and Share

Gezi Parkı, Gezi Parkı’na Karşı


15.06.2013 - Bu Yazı 5377 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Üç yıl boyunca Elmadağ’ın, coğrafi olarak da gelir dağılımı açısından da “aşağı” sokaklarında oturdum. Cihangir’deki işyerime bu üç yıl boyunca yürüyerek gidip geldim. Bazen günde ikişer kez. Gezi parkı yolumun üzerinde değil ama kenarındaydı. Elmadağtarafından geldiğimde solda ilk işyerlerine gelinceye kadar parkın girişini, yeşillik alanı, ağaçları görmek olanaklıydı. Yanında akıp giden yol çok yoğun bir yol olmuştur hep. Her türden kent insanı, yol üzerinde sürekli koşuşturuyor haldedir. Bu yoğunlukla kıyaslayınca Gezi Parkı’nın bu tarafından girişinde yürüyenleri neredeyse parmakla sayılacak kadar az görmüşümdür, çoğu zaman da kimse olmazdı. Çimenlerin üzerinde kent yoksulları oturur, yatar, eyleşirlerdi. Bazen ben yolumu değiştirip Gezi Parkı içinden geçtiğimde de durum farklı olmazdı. Hemen yanıbaşımızda cadde üzerinde akan insan tipolojisiyle buradaki insan tipolojisi; Beyoğlu sokakları ile Tarlabaşının Aksaray yönüne vurduğumuzda kaldırımda gördüklerimiz kadar farklıydı. Tarlabaşı’ndakine daha yakın ama sanki ondan daha varoşlara aitti. Meydana doğru banklarda boylu boyunca uzanmış, bazen ayakkabısını çıkarmışinsanlar görmek her zaman olanaklıydı. Belli ki bir işleri yok ve belli ki geceyi rahat uyumamışlar ve belli ki de bu kentte yeterince tutunamamışlardı. Kadınlar oldukça azınlıkta, banklarda elleri dizinde erkek arkadaşlarıyla konuşan mahçup görüntülü başörtülü bir-iki kız haricinde modern kentli görüntüsü taşıyan kadınları anca hızlı hızlı yürürken belki nadiren görmek olanaklıydı. Gezi’nin içindeki küçük -küçücük- çocuk parkında biraz kadın olurdu. Yaz ayında uzun pardesülü ve başı yazmalı kadınları küçük çocuklarını salıncakta sallarken ya da üstleri başları dökülen ama çocuk neşeleri ve enerjileriyle koşturan yaramazları bankta oturup bekleyen kadınlar... Bazı geceler evden Gümüşsuyu’na giderken ya da dönerken kestirme diye parkın içine girmişliklerim olurdu.  Geceleri de boşolurdu gezi parkı. Tam boşsayılmazdı aslında; meydana yakın, meydan ışıklarını alan yerlerin bir-kaç müdavimi olurdu. Sanki günden geceye oradan hiç kalkmamışlar gibi.  Bir de daha içlerde Gezi’nin orta yerlerinde iki-üç kişilik küçük kümeleşmeler. Ne yapıyorlar diye yakından bakmaya çağırmazlardı yoldan geçenleri. Ürkütücüydü duruşları. Bu sıralarda eminim ki hemen yanıbaşımızdaki Taksim binlerce, onbinlerce belki bazen daha da fazla insanı ağırlıyordu...

Yanılmışım... Gezi Parkı’nın çok seveni varmış. Gitmeselerde, görmeseler de Gezi Parkı’na ve ağaçlarına ilgiliymişler. Günün birinde Taksim’den, Beyoğlu’ndan, Cihangir’den, üniversite ve liselerden Gezi Parkı’na akacakları günleri bekliyorlarmış. Şöyle küçük bir olasılığı da atlamışdeğilim, ne yalan söyleyeyim: Belki yakınından, içinden geçmediğim son bir yıldır benim anlayamadığım bir şekilde Gezi Parkı hemen yanı başındaki kalabalıkları içine çekmeyi başarmıştır. Malum, Türkiye çok hızlı ilerliyor...

İşte ben bu ilerlemeye pek ayak uyduramıyorum sanırım. Yine ne yalan söyleyeyim, öyle olmalı ki arkadaşsayım (tamam biraz ilginç bir tanım oldu ama derdimi anlayın artık) giderek azalıyor. Popüleri yakalamakta zorlanıyorum. Bu yüzden olsa gerek ki “Emek Sineması Direnişi”ni de anlayamamıştım önceleri. Son işletmecisi bayanın, Emek’çi göstericiler için kullandığı, bu kadar ilgiyi, sinemaya gösterselerdi iflas etmişolmazdık türü yakınmaları bana daha anlaşılır gelmişti.

Aslında, azalmakta olan çevreme son bir yıldır, bütün yaşamım boyunca gördüğüm en yalancı insan ilişkilerine tanık oluyorum dememişolsaydım, bunun niye böyle olduğu üzerine düşünmemişolsaydım gerçekten her şey anlaşılmaz derecede karışık olurdu benim için. Şimdi o kadar değil... Paniğe kapılmıyorum.

Çevremizdeki insanları, onların sosyal-siyasal-kültürel ilişkilenişlerini hep merak etmiş, üzerinde hep kafa yormuşumdur aslında. Doğal çevremde iyiye gitmeyen şeyleri görmüşlüğüm yeni değil. Üçüncü kuşak kentli, laik, solcu (tamam hepsi bu değil ama başka nasıl anlatabilirim?) olarak sürekli cepten yediğimizi, bizi üstün tutan moral değerlerin bir yüzyıl geride kaldığını, yerine yeni ve iyi bir şey koyamadığımızı düşünürdüm. Tam bu minval düşüncelerle uğraşırken geçen yaz arkadaşlarımın yanına Datça Palamutbükü’ne gittiğimde tanık olduğum bir görüntü beni daha derine indirdi (umarım boğulmam). Yaz gecesi, kıyıya sıfır hatta sıfırın altı-içi gündüz çay bahçesi gece canlı müzikli lokantada oturmuşdemleniyorduk. Bizimkiler saz heyetinde. Yemek ve şarap karşılığı müzik yapıyorlar. Gündüz ağırlıkla Sözcü nadiren Birgün okunan masalar hınca hınç dolu. Bir neşe bir neşe... Hemen karşımda çokça neşeli bir abi var, 55-60 yaşlarında, iştahı yerinde, rakıları kütür kütür götürüyor, ağzı boşaldığında yüksek sesle şarkılara-türkülere eşlik ediyor. Abi müzik aralarında istekte bulunuyor ama herkes istekte bulunduğu için ne dediğini anlayamıyorum. Çok da merak ediyorum. Taktım bir kere ona. Bir süre sonra olsa gerek, sesini müzisyenlere duyurabileceği bir an buldu. Biz de duyduk: Aç insanlar uyur mu, aha Memmed Emmi...

Evet artık başka bir dünyadaydık. Yoksulun çığlığı Palamutbükü’nün evden devşirilmişküçücük havasız mutfaklarında üç kuruşpara için gündelikçi çalışanlarından yükselmiyor ya da oradan oraya koşturan uykusuz göçmen garson yamaklarından...

Sizin de çok tanık olduğunuz çok sıradan bir şey anlattığımın farkındayım. Belki üzerinde siz de düşündünüz, belki de artık düşünülmeyecek kadar sıradanlaştı bu çelişki. Ben burada, bu küçük örnekte çok şey görüyorum nedense. Abinin bir isyanı var tabi, bu anlaşılıyor. Neşesi yerinde olsa da, alttan bir şey “unutmadım” diyor. Çığlık atan türküde kendini buluyor. Onun haklı çığlığını bir kere daha duymak, duyurmak istiyor... ama kendi artık başka yerlerde... Ben görmedim ama yüzünden ter aka aka oraya buraya koşturan garsona, siparişi zamanında gelmediği için bağırmışda olabilir. Kimbilir belki de onunla empati kurmak istiyor. Kim bilir (!).

Gezi parkı ondan hiç yararlanmayan, oraları kent yoksullarına terk etmişseçkin ve duyarlı eylemcilerce işgal edildi. Sonrasını biliyoruz, aşırı şiddetle “bastırıldı”. Memleketin doğusunda Kürt dağlarında kan akması henüz kesilmişken, herkes biraz geri çekilmiş, hassas, çok temkinli bir toplumsal hava içerisinde yegane eylemlerin Silivri kapılarında ve akil insanlara karşı yapıldığı bir sırada (demokrasi manzarası) meğerse ne çok duyarlı ve özgürlükçü toplumsal dinamiklerimiz varmış. Kusur bende, tam iyi izleyememişim. Anlayamadım önce, bir tertip sandım. Neşeli abimize gösterdiğim ilgiyi bu kesimden esirgemişim. Herkesten özür dilemem gerekir. Nedense o neşeli abimi ve onun daha gençlerini görür gibi oldum birden, kusura bakmayın. Biraz kafalar karışık, zaman gidip geliyor ondaki gibi. Çevre duyarlılığı ve sonrasındaki insan hakkı ihlalleriyle başlayan bir “haklılık” unutulmayan ama bir türlü yerli yerinde ortaya çıkmayan bir öfke seline döndü. Böyle bir haklılığı yakın zamanlarda yakalayamamıştık. Allah’ın sopası yok ki, yakaladık işte. Son damlasına kadar, bitirene kadar kullanmak hakkımız. “Sen hâla anlayamadın mı, haydi gel”. Fakat ben anlayamadım. Çokça çaba gösteriyorum aslında. Şunu anladım, birikmişbir öfke var. Özellikle Başbakana karşı birikmiş, biriktirilmişbir öfke var, bu anlaşılıyor. Sorun şu ki öfke tarif edilemiyor. Çevre duyarlılığı ile başlayan ve sonrasında orantısız şiddete tepki ile devam eden eylemler 17 gün boyunca ülkeyi esir alan tersi tarden ”orantısız” bir tepkiye dönüştü. Süreç devam ediyor. Orantısız ve de sahibi yok.... ve de hedefi belli değil. Onbinlerce insanın biriktirdiği öfke bir türlü tarif edilemediğinden bunca zamandan sonra yine çevre duyarlılığı tepkisine geri çekildi. Pazarlıklar, istekler bunun üzerinden yürüyor. Çevre duyarlılığı ise yaşadıklarımızı hiç anlatmıyor. Bana anlatmıyor ama Batı dünyası onları anlıyor... Ne gam.

Bu kadar kaotik gelişmeye sert kutuplaşmalara, çatışmalara Taksim Gezi Parkı neden oluyor. Çevreciler o kadar ısrarcılar ki “çevre”yi görüyorlar içindeki insanı görmüyorlar... Ne Kürt sorunu var ne anayasa... Daha da inat ederseniz yakarız diyorlar.

Ben okuduklarımdan, yaşadıklarımdan büyük kitle hareketlerinin ya da kitlesel duruşların kitlenin analiziyle ele alınmasının yaşadıklarımızı anlamlandırmak için olmazsa olmaz olacağını düşünenlerdenim. Yani sınıfsal olarak. Kabaca bir bakışla burada çevreden merkeze doğru değil, merkezden çevreye doğru bir hareket görüyorum. Merkezde olanların desteklediği ve merkezde olmayıp ama kendini merkezle özdeşleşmişonun sıkı tedrisatından geçmiştoplumsal kesimlerin hareketi bu. Bu yüzden fazlaca bencil. Toplamı hesap etmektense kendini ifade etmeyi seviyor. Çay bahçesinde yanımda tavla oynayan üniversite öğrencisi gencin gelen telefona verdiği yanıt çok şeyi özetliyor: “Ya, gündüz hareket olmuyor, canım sıkılıyor, gece gideceğim, daha hareketli”. İçinde sayısını bilemediğimiz kadar örgüt, parti, dernek, STK olsa da totalde apolitik bir hareket. Çünkü politik tavrı belirsiz. Politik tedrisatlardan geçmişolanlar öğrendiklerinin hiç bir işe yaramadığını, çaresiz kaldıklarını görüyorlar ama bu “tarihi” eylemden kopmak onlara iflas bayrağı çekmek gibi geliyor. Peki herkesin farklı haklılıkları olsa da merkezden çevreye bir tepki eylemi olsa da, aslen çevrenin durdurulamaz ilerleyişine yani bir bakıma ayrıcalıklarının ellerinden gitmesine tepki gösteriyor olsalar da gösteri yapma hakları yok mu? Var derim. En doğal hakları derim. Tek kusurları, “çevre”nin buna ne tepki göstereceğini hesap edemiyor oluşları demeyi de eksik etmem. Bu kadar apolitik olmalarını yaşadığımız büyük toplumsal olaylara duyarsız olmalarını, kendi karşıtlarını yaratıyor olduklarının farkında olmayışlarını gelecekleri ve ne yazık ki hepimizin geleceği için tehlike görürüm.

Geziye sermaye çevrelerinin, merkez medyanın uluslar arası medyanın ve bunların etkilediği kamuoyu desteğinin etkisi geçicidir. Sermaye çevreleri ve merkez medya hemen çarkedebilir. Nihayetinde destekleri ateşe odun atma şeklindedir. Uluslar arası çevrelerin etkisi ise bir süre sonra buralarda “dinime küfreden müslüman olsa” etkisi yaratacaktır. Bu etki de aslına bakarsanız iyi bir etki değildir.

Gezi Parkı’ndan öteye geçememişbir doğal konsensusla yürütülen bu mücadele sahici ve daha büyük mücadeleler arasında kaynayıp gidecek, bundan eminim. Tek korkum, dağılırken kötü bir anılar toplamı olarak, yavaşça da olsa ilerlemekte olduğumuz toplumsal barışmalara zarar verecek birikimler bırakması.

Ne yazık ki buradan çıkışı yukarıda anlattığım nedenlerle park eylemcilerinin gerçekleştirebilmesi olanaklı değil. Yine ne yazık ki park eylemcileri kendi selametleri için bile karşısında durdukları örgütlü iradeye (ne kadar örgütlüyse) muhtaçlar. Karşısındakiler, bu serseri mayın hareketini bu öfke kaosunu politik alana çekmeyi başarmak zorundalar. En büyük tehlike onu bastırmaya çalışarak aslında daha anlamsız bir büyümeye neden olmaları olur. Onun politik temsilcilerinin oluşmasına izin vermek gerek. Bu olanaklı olursa yaşayan gerçekler üzerinden konuşabilir, politika yapabiliriz.

.

Facebook Yorumları

Emlak8
20.04.2014
Halklar nasıl karar verir?
21.02.2014
Saray darbesi girişimi ve halk hareketleri
30.12.2013
Yoksa sınıfsal bir kamplaşma mı?
14.11.2013
Çimlere Basmak Yasaktır(dı)
27.06.2013
Bizi kim dövdü?
15.06.2013
Gezi Parkı, Gezi Parkı’na Karşı
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive