• 1.07.2021 06:39
  • (232)

Son yıllarda adliye haberleri konusundaki benzersiz çalışkanlığıyla öne çıkan gazeteci Alican Uludağ Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin 15 Haziran’da verdiği Balyoz davası kararını Deutsche Welle Türkçe’deki haberinde şöyle aktardı (16 Haziran 2021):

“Yargıtay 16. Ceza Dairesi, ‘kumpas’ olarak görülen Balyoz Planı davasının sil baştan görülmesine neden olacak bir karara imza attı. Arasında dönemin Birinci Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın bulunduğu 7 kişiye verilen beraat kararını bozan Yargıtay, bu kişilerin ‘darbe suçu için anlaşma’ maddesinden cezalandırılmasını istedi. Yargıtay, yeniden yapılacak yargılama sırasında yerel mahkemenin ‘güvenilir bulmayarak’ hükme esas almadığı ‘dijital delillerin’ de denetlenmesini istedi.

“Yargı içerisindeki Gülen yapılanması tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ‘kumpas kurmak’ amacıyla açıldığı mahkeme kararlarına giren Balyoz davasında sanık askerlerin avukatları, yargılama boyunca dijital verilerin sahte olduğunu iddia etmişti. Ancak o dönemki mahkeme, bunu dikkate almamış ve sanık askerleri hükümeti devirmeye teşebbüs suçundan mahkûm etmişti. İktidar ile Gülen cemaatinin arasının açılmasına neden 17 Aralık sürecinin ardından davaya bakan Anayasa Mahkemesi, Balyoz davasında verilen mahkûmiyet kararına ilişkin 2014 yılında ihlal kararı vermiş, ‘dijital delillerin güvenirliliği’ konusunda savunmanın iddialarının yok sayılmasını adil yargılanma hakkına aykırı bulmuştu.

“Yeniden başlayan davaya bakan İstanbul Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesi ise 31 Mart 2015 tarihinde arasında Çetin Doğan’ın bulunduğu 7 sanık hakkında beraat kararı vermişti. ‘Dijital delillerin hiçbirinin güvenilir” olmadığına hükmeden mahkeme, bu nedenle bu delilerin hükme esas alınamayacağını kaydetmişti.”

Alican Uludağ’a Balyoz davasında “başa dönüldüğü” yorumunu yaptırtan şey tabii ki kararın ‘dijital deliller’le ilgili olan kısmı. Zaten haber-yorumunun içinde bunu net bir biçimde belirtiyor.

Yine Uludağ’ın Balyoz davasının avukatlarından Hüseyin Ersöz’den aktardığı cümleler de bunu teyit ediyor:

“Ersöz, Yargıtay’ın dijital delillerle ilgili yaptığı yorumun çok vahim olduğunu belirterek, ‘Zira karardaki değerlendirmeler beraatle neticelendirip haklarındaki karar kesinleşmiş olan sanıklar yönüyle de bir suç atfı oluşturabilecek değerlendirmeler barındırmaktadır.’

“(…)

“Bu karardan en çok sevinecek olanların ‘Balyoz komplosunu tasarlayan, hayata geçiren ve kamuoyu algısını yönlendiren kişiler olacağını dile getiren Ersöz, ‘Çünkü bu karar tam da 2011 senesinde bu komplonun ortaya atıldığı dönemdeki iddiaları da tekrar gündeme getirecek ve sanıklar hakkında verilmiş olan beraat kararları üzerine şaibe düşürecek değerlendirmeler içermektedir. Bu yönüyle de vahimdir’ değerlendirmesini yaptı.”

Sakatlanmış ve bütünlüğünü kaybetmiş deliller

Bu yazının temel meselesinden, yani Balyoz davasının yeniden öne çıkmasının ne anlama geldiğinden biraz uzaklaşma pahasına (ki aslında ona gelmek için buradan geçmek gerek) ‘dijital deliller’ meselesinde Anayasa Mahkemesi’nin ‘hak ihlali’ kararıyla onu izleyen İstanbul Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 31 Mart 2015 tarihli kararı arasındaki farklılığa dikkat çekmek gerekir.

Anayasa Mahkemesi, sanık avukatlarının dijital delillerle ilgili itirazlarının dikkate alınmamasını “hak ihlali” saymıştı… Buna karşılık 4.  Ağır Ceza mahkemesi “Dijital delillerin hiçbirinin güvenilir” olmadığına hükmetmişti.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi işte bu “hiçbiri güvenilir değil” hükmüne itiraz ediyor, delillerin “kategorik olarak delil değeri taşımadıkları yönündeki kabulde isabet olmadığını” savunuyor ve şöyle diyor:

“Somut dava yönünden, soruşturma ve kovuşturma safahatında görev almış bir kısım şahısların özellikle dijital delillerle ilgili olarak tespit edilmişse sorumluluklarının gereğine tevessül edilmesi ne denli hukukun gereği ise, bu durumun sanıkların sorumluluklarını perdelemesine izin vermemek de aynı gerekliliğin sonucudur.”

Yargıtay, 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nin “bütün deliller sahte ve uydurma” anlamına gelen hükmüne itiraz ederken haklı. Çünkü doğru değil bu. Doğru olan şu: Balyoz davasındaki deliller, davayı ‘açan’ iradenin yani Gülencilerin devlet içindeki örgütlenmesinin çıkarları doğrultusunda araya atılan “parçalar” ve bazı manipülatif müdahalelerle önemli ölçüde sakatlanmış, bütünlüğünü ve dolayısıyla delil değerini kaybetmiştir. Bu da sanıklar lehine sonuç doğurur.

Bunu, mahkemenin 31 Mart 2015 tarihli “toplu beraat” kararından bir gün sonra kaleme aldığım yazıda şöyle ifade etmiştim:

“(…) Madem dijital veriler üzerindeki oynamayı kimin ya da kimlerin yaptıkları ortaya çıkarılamamıştır, bu durumun sanıkların lehine hukuki sonuç doğurması kabul edilmelidir.

“Dijital delillerin delil niteliğini kaybetmesinde, soruşturma sürecini kendi cemaatsal çıkarları doğrultusunda manipüle etme çabası içinde olanların katkılarını da unutmamak gerekir; bu davanın murdar edilmesinde hiç kuşkusuz esas pay sahibi onlar.

“Dün itibarıyla idrak ettiğimiz hukuki sonucun toplumsal algıda neye yol açacağı açık: Davaların başından beri ‘2002’den sonra seçilmiş hükümete karşı hiçbir gayri meşru girişim olmadı, her şey senaryo, her şey tertip’ propagandasını yürüten ve doğrusu hayli de etkili olan kesimlerin elinde artık hukuki bir belge de var.

“Öte yandan, seçilmiş hükümete karşı hiçbir müdahale girişiminde bulunmadıkları halde kendilerine ‘kumpas’ kurulduğu duygusu toplumda kök saldıkça, askerlerin yeni dönemde nasıl bir performans sergileyeceklerini hep birlikte izleyeceğiz.” (“Balyoz’un davası ve hakikati”, Al Jazeera Turk, 1 Nisan 2015).

Balyoz davası kararı ve AK Parti’nin ‘keşke’si…

Balyoz davasının toplu beraatle sonuçlanması, hükümetle Gülencilerin kavgasıyla ortaya çıkan yeni politik iklimin, AK Parti’nin Gülencilere karşı devlet içinde yeni müttefik arayışının bir çıktısıydı.

Fakat iktidar kararın “baştan sona kumpas, bütün deliller uydurma ve sahte” diye çıkmasından memnun kalmadı. AK Parti, yine toplu beraatle sonuçlanacak fakat hükmün “delillerin çoğu doğru olsa bile sakatlanmışlardır ve delil değerini kaybetmişlerdir”e dayandırılmasını tercih ederdi. O zaman yargılananlar ve destekçileri ‘kurban’ pozisyonundan yararlanamayacaklar, iktidar da bir yandan eski ortağına karşı mücadele ederken öbür yandan geçmişte kendisine karşı neler yapıp ettiklerini bildiği askerlerin bu geçmişlerini görmezden gelmek zorunda kalmayacaktı.

Fakat olan olmuş, mahkeme, iktidarın bu psikolojisinden de yararlanarak hükmünü “Balyoz davası tümüyle kumpas, bütün deliller uydurma ve kurgusal” şeklinde vermişti.

İktidar kanadından gelen ‘o kadar da değil’ itirazları hangi amaca matuftu

İktidar, Balyozcuların aklanma sürecini, davayı “orduya karşı kumpas” diye tanımlayarak başlatan sanki kendisi değilmiş gibi o günden sonra kimi sözcüleri üzerinden “O kadar da değil”den başlayıp “Balyoz sapına kadar gerçekti”ye kadar uzanan bir söylem tutturdu.

AK Parti’nin bu performansı, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra yoğunlaştı.

Mesela Ekim 2016’ya bir Yalçın Akdoğan ve iki Binali Yıldırım çıkışı birden sığdı.

Binali Yıldırım “Ergenekon ve Balyoz sapına kadar vardı ama FETÖ tarafından sulandırıldı” derken, ‘kumpas’ söyleminin başlama vuruşunu yapan Yalçın Akdoğan yeni kitabını anlatmak için çıktığı NTV’de (27 Ekim 2016) “Ortada hiçbir şey yoktu diyemeyiz. Bu yapı (FETÖ) kumpaslarıyla bu işi sulandırmıştır” diyecekti.

Önceki yazılarımdan birinde AK Parti’nin ara ara yaptığı bu çıkışları şöyle yorumlamıştım:

“Kanaatimce AK Parti, asker-sivil Ergenekon zihniyetli çevrelere şu mesajı veriyor böylece: ‘Bakın siz de biliyorsunuz ki o davalarda Cemaat’in kendi örgütsel çıkarları için araya attığı parçalar ayıklandığında geriye sağlam deliller kalır, o nedenle aklınızı başınıza alın, uslu uslu oturun; o sopayı kullanmak zorunda bırakmayın beni…’”

Vakit gelmiş görünüyor…

Şimdi, murdar edilmiş deliller nedeniyle artık gerçekten de bitmiş ve kapatılması gereken Balyoz dosyasını yeniden açma girişiminin salt hukuki gerekçelerle ve salt yargısal mekanizmalar üzerinden başlatıldığına inanan inanabilir, ben inanmıyorum.

Yüksek Askeri Şûra yaklaşıyor. Bütün bunların, orada yapılacağı söylenen büyük tasfiye operasyonuyla doğrudan alâkalı olduğunu düşünmek çok daha makul.