Münir AKTOLGA

zm.aktolga@gmail.com



Bookmark and Share

NEREDE BULUNUYORUZ, BU NOKTAYA NASIL GELİNDİ?..


9.5.2018 - Bu Yazı 470 Kez Okundu.
Yorum : 6 - Onay Bekleyenler : 0

 Önce bir durum tesbiti yapalım ve Tarihsel olarak oluşan büyük tabloyu -Türkiye tablosunu- şöyle masanın üstüne bir koyalım:

Burada -Şekil- iki önemli nokta var: Birincisi, “Yönetenlerin” ve “Yönetilenlerin” her ikisinin de, A ve B olarak (aynen organizmayı oluşturan beyin ve diğer organlar gibi) sisteme  özgü aynı toplumsal genlere -toplum söz konusu olunca bunlara “kültür” deniyor- sahip olmalarıdır...

İkincisi ise, “Yönetilenlerin” popülist bir kalkışmayla “Yönetenleri” alaşağı ederek Devlet’i ele geçirip “Yönetenler” haline gelmeleri durumunda (şu an Türkiye’de olduğu gibi), onların da, (aynı sistemin unsurları olmalarından, aynı toplumsal genlere sahip olmalarından kaynaklanan bir zorunluluk olarak) “Yönetici” statüsüne ulaşır ulaşmaz  Devletleşiyor olmalarıdır... Çünkü, aksi taktirde ortaya  bir anti-toplum (“anti-madde”) çıkar ki, bu mümkün değildir! (bu “anti madde” kavramı çok önemli: http://www.aktolga.de/t3.pdf )

[Dikkat ederseniz, buradaki diyalektik  aynen 1917 Ekim’indeki diyalektiğe benziyor!.. 1917 Rusya’sında da, tepe noktaya ulaşana kadar -yani devlet ele geçirilene kadar- söz konusu olan  işçi sınıfının önderliğinde, bütün  yönetilenlerin  bir kalkışmasıdır -bu anlamda, “Marksist Leninist anlamda bir devrimci” hareketti- Ancak, orada da, tepeye ulaşıldığı an, devleti ele geçirerek  “devrimi” yapan “devrimciler”  devletleşerek ortaya çıkan yeni tipten devletçi  sistemin devlet sınıfı haline gelirler!.. Aynen şu an Türkiye de olduğu gibi!.. Türkiye’de söz konusu olan elbette ki   “işçi sınıfı ihtilali” falan değildir!!  Bu nedenle, aradaki benzerlik işin diyalektiğinde aranmalıdır... Türkiye’de olan, bize özgü deyimlerle, “Siyahtürk Çevrenin” “Beyaztürk Merkezi” ele geçirmesi  olayıdır. Benzerlik, Yönetilenlerin yani sistemin altta güreşenlerinin Yönetenleri alaşağı ederek devleti ele geçirmelerinin diyalektiğiyle ilgilidir...]

Bütün o “Beyaztürk” Devletçi mahalleye özgü içerikleriyle “Devlet”, “birey” ve “bireysel özgürlük” anlayışlarının, bunlara karşı iki yüz yıldır mücadele halinde olan “Yönetilen  Siyahtürklere” de nasıl  geçiverdiğini -bulaştığını- görmek insanın içini karartıyor doğrusu!?.. Demek ki diyorsunuz, burada bütün mesele, eskiden beri varolan sistemin toplumsal DNA larıyla ilgilidir... Mevcut toplumsal yapı “altüst” edilse de, yeni  üretim ilişkilerine göre  yeni bir sistem  inşa edilmediği sürece  bu değişmiyor!..

“Buraya nasıl gelindi” sorusu  doğru değil aslında! Çünkü, “eski Türkiye” ve onun Devleti, buradaki  “Çevre-Merkez” ilişkileri vb. bütün bunların hepsi zaten daha önceden vardı... Şimdi mesele, eskiden beri varolan o kabuğun kırılmasından ve  eskinin içinden “yeni Türkiye” bebeğinin çıkıp gelmeye başlamasından sonra olanlarla ilgili. Nitekim, çok daha önceleri DP ile falan başlayan (elbette ki daha öncesi de var...), sonra Demirel’le,  Özal’la  devam eden bu süreç (“yeni Türkiye”nin  eskinin içinden çıkıp gelme süreci) AK Parti’yle birlikte, o ilk on yılda, bu yönde -her seferinde daha fazla mesafe kaydederek- gelişiyordu. Ama  bir türlü  süreç  tamamlanamadı.Her seferinde  sonunda eski Türkiye’nin Devleti-Devletçi yapısı galip geldi...

AK Parti hareketiyle birlikte bu kez süreç oldukça hız kazanmış, sanki artık yörüngesine oturmuş gibi görünüyordu, ama gene olmadı. Neden olmadığının, sürecin  neden yolundan saptığının tek bir nedeni yok. Bu yüzden bunları sırayla ele almaya çalışalım:

İç dinamikler açısından en önemli nedeni  bizzat Erdoğan’ın kendisi açıklamıştı: “Elimizdeki malzemeyle bir yere kadar gelebildik, daha ileriye gidemiyoruz, patinaj yapmaya başladık” diyordu Erdoğan... Tesbit doğruydu aslında, ama  buradan nasıl düze çıkacağız sorusuna verilen cevap yetersiz kaldı.  Cevap yetersiz kalınca da tabi,  süreç,  hazır formülleri içeren ideolojiyi yardıma çağırmakla sonuçlandı  (alında bu işi Davutoğlu “Stratejik Derinliğimiz” çalışmasıyla çoktan hazırlamıştı...) Öyle ki, bu  da mevcut dengeleri-KOALİSYONU temellerinden sarsmaya  başladı. Çünkü, AK Parti’nin temsil ettiği hareket, hem iç dinamikler açısından, hem de dış dinamikler açısından, kelimenin tam anlamıyla Türkiye’ye özgü bir  21.Yüzyıl koalisyonuydu...

İç dinamikler açısından, bu  evet,  Anadolu burjuvazisinin başı çektiği bir “Çevre” hareketiydi; ama daha önce de söylediğimiz  gibi (en azından sessiz kalarak) onu   eskinin Devletçi-İstanbul burjuvazisi de destekliyordu. Ancak,  patinaj yapma olayı başlayıp da,  işin içine ideoloji  sokularak süreç yolundan saptırılınca  (“ecdadımız”, “Osmanlı”, “parantezi kapatmak”, “İslamın koruyuculuğu” falan  gibi  ideolojik kavramlar sürece yön verir hale gelince; buna uygun olarak da Ortadoğu politikasında birsürü yanlış işlere kalkılınca...) işler değişti. Küresel  dinamiklere açılmayı hedef alan “demokratikleşme” ve “barış  süreci” gibi politikalar,  yerini,  adım adım, yeni tipten İslamcı-milliyetçi bir Devletçiliğe terketmeye başlayınca, bu, her şeyden önce, artık küresel bir oyuncu haline gelen büyük burjuvaziyle olan ilişkileri   etkiledi ve adım adım bu alandaki  ittifakın   bozulmasının yolu açılmış oldu... İktidar, içe yönelik, hamaseti öne çıkaran Devletçi-İslamcı-milliyetçi ideolojik bir çizgiye yaklaştıkça,  bu anlayış, Devlet  imkanlarını  herkese eşit dağıtmak yerine, kendi  kadrolarını öne çıkararak, aslan payını onlara verme yolunu  açıyor, bu da sınıf içi  “dar çizgici” bir politik sürecin gelişmesini tetikliyordu... İktidar, mevcut burjuva koalisyonuna dayanmak yerine, kendisine bağlı -daha çok inşaatçıların başı çektiği- yeni bir burjuva fraksiyonu yaratarak onlara tutunmaya, Devlet olanaklarını onlara açmaya başlayınca ipler tamamen koptu!.. İşte, Gezi Olayları sırasında  Boyner’in açtığı o “Çapulcuyuz” pankartının, Koçlar’ın Divan Oteli’ni  Geziciler’e açmasının altında yatan neden budur; iktidarın, “çaresizlik-patinaj” politikalarının sonucunda işin içine ideolojiyi sokarak neden olduğu “dar çizgici” politikalardır... (bu “dar çizgici” kavramı Halil Berktay’a ait)

Ama hepsi bu kadar değil! Bir de işin küreselleşme süreciyle birlikte ortaya çıkan sorunlar  ayağı var...

Daha önce açıkladığımız gibi, sermayenin gelişmiş ülkelerden -Batı’lı ülkelerden- gelişmekte olan ülkelere -bu arada Türkiye’ye de- hareketini önceleri bizzat o  gelişmiş ülke ulus devletleri de desteklemişlerdi. Çünkü, ne de olsa açılan bu yoldan ilerleyen sermaye onlara aitti!.. 19 ve 20. Yüzyıllar’dan kalan “sermaye ihracı”-“emperyalizm” geleneği bu süreci desteklemeyi gerektiriyordu. Bu döneme ilişkin olarak gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere yönelik   “demokratikleşme” talepleri de  aslında bunların demokratik süreçlere inançlarından -ilkesel olarak demokratik süreçlere  bağlı olmalarından- değil, altını çizdiğimiz nedenlerle sermayenin önünü açma çabalarından kaynaklanıyordu!..

İşte, bizde AK parti’nin iktidara geldiği o ilk dönem  tam bu sürece denk gelir.  Bu dönemde, Amerika’dan Avrupa’ya kadar bütün o Batı’lı ülkelerin AK Parti hareketini desteklemelerinin altında yatan, o dönemde iç dinamikle dış faktör arasındaki söz konusu uyumdu. Yani işin öyle, “emperyalizmin dümen suyunda” olmayla falan alakası yoktu!..

Ama bu durum fazla uzun sürmedi. Çünkü, bu kez kazın ayağı hiçte öyle 20. Yüzyılda  olduğu gibi değildi!! Kendi ulus devlet kabuklarından sıyrılarak bağımsızlaşan sermaye küresel bir nitelik kazandıkça, gelişmiş ülkelerin ulus devletleri yavaş yavaş hayal kırıklığı içine girmeye başladılar... Bırakın sermaye ihracını, sömürgeci alışkanlıkları bir yana, artık ana vatanlarda yatırım bile olmuyordu!.. Hani o “Dimyad’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olma” sözü var ya, aynen buna benziyordu durum!! Önceleri, küreselleşmeyi “emperyalizmin zaferi” olarak alkışlayan ve destekleyen 20. Yüzyıl’ın egemenleri neye uğradıklarını anlayamamanın  şaşkınlığı içinde  ayaklarının altından hızla kaymaya başlayan zemini  muhafaza edebilmek -tutabilmek- için atalet direnciyle frene basmaya,  aleyhlerine işlemeye başlayan süreci tersine döndürmek amacıyla   yeni çözüm yolları aramaya başladılar...

İşte, Amerika’da Trump’ı, İngiltere’de Brexit’i ve bütün diğer Avrupa ülkelerinde “yeni sağ” denilen hareketleri öne çıkaran, çoğu yerde de bunları iktidara taşıyan sürecin özü-muhtevası budur...

İlk adımda, gelişmiş ülkeler tarafından sermayenin önünü açmak için ortaya atılan bütün o “demokratikleşme” talepleri falan, giderekten hedef değiştirdi! Bunlar artık   (demokratikleşmeyle birlikte insanların ekonomik taleplerinde de artma olacağı için)  işgücü maliyetlerini  arttıran,  buraları  küresel sermaye açısından çekici olmaktan çıkaracak  talepler olarak görülmeye başlandı!!. Ancak, bir süre sonra  bu da yetmedi ve gelişmiş ülke ulus devletleri “demokratikleşme” adına   gelişmekte olan ülkelerde  huzuru bozacak her türlü hareketi de desteklemeye başladılar!.. Bütün mesele, küresel sermaye çevrelerine,  “bakın artık buraların eskisi gibi  çekici bir yanı kalmadı, yatırım ortamı bozuldu, en iyisi siz gene eski anavatanlarınıza geri dönün” mesajını verebilmekti!..

İşte tam o Gezi olaylarının olduğu dönem bütün bu etkenlerin üstüste gelmeye  başladığı bir dönemdir.  Bir yandan içerdeki koalisyon bozulmaya başlarken, diğer yandan da küreselleşme süreciyle birlikte esmeye başlayan  rüzgarların  yönünü değiştirmek için gelişmiş Batı’lı ülkelerin 20.Yüzyıl kalıntısı  ulus devletçi reaksiyonları ortaya çıkıyor, içerdeki reaksiyonlarla dışardan gelen  bu reaksiyonlar   birbirine zıt da olsa,  bunlar bir diğerini  destekleyici hale gelmeye başlıyordu... Sonuç itibariyle, gelişmiş ülkelerin ulus devletçi reaksiyonları gelişmekte olan ülkelerde de ulus devletçi reaksiyonlara neden olmaya başladı...

Peki ne yapmak lazımdı, AK Parti ve hükümet hiç mi göremedi gelişen bu negatif süreci?..

Görmesine gördüler ve hatta bu arada  önce,  “barış süreci”, “yeni demokratik bir anayasanın yapımı” falan gibi çok önemli adımları da atarak bunun önünü almaya   da niyetlendiler, ama  olmadı... Çok ince bir çizgi vardı arada. AK parti kurmayları, karşılarındaki ulus devletçi cephe süreci provoke etmeye çalıştıkça, yapılması gerekenin,  “daha çok demokrasi” diyerek küresel dinamikleri ülkeye çekme yönündeki çabalara daha da hız vermek olduğunu  anlayamadılar. Giderekten, onların da ulus devletçi yanları öne çıkmaya başladı ve,   “görüyorsunuz biz ne yaparsak yapalım olmayacak, çünkü ortada bütün bu hareketleri koordine eden bir üst akıl” var,  “bunlarla onların anladığı dilden konuşmak lazım” anlayışı içine girerek  21.Yüzyıl kulvarlarını  terkedip, gelişmiş ülkelerin ulus devletleriyle, onların egemen oldukları   alanda, onların istedikleri şekilde  ulus devletçi reaksiyonlarla denge oluşturma yoluna girdiler...

Yok efendim, silah sanayiini yeniden organize etmekmiş de, yok savaş uçakları, uçak gemileri yapmaya çalışmakmış da... bunlar  hep içine girilen bu yeni yolun-sürecin sonuçları oldu. İyi güzeldi de,  ülkenin gelir kaynaklarını-tasarrufunu  bu alanlara harcamaya başlarken, “yahu kardeşim, bu saatten sonra biz uçak gemisi yapsak ne olur, bu platform zaten onların -20.Yüzyıl’ın egemenlerinin- platformu, bu alanda onlarla boy ölçüşmeye kalkmak  çıkar yol değildir” diye düşünmek hiç akıllarına gelmedi (geldiyse bile, içine girilen Devletçi-milliyetçi-dinci  ideolojik yolun sonucu olarak ortaya çıkan savunma psikolojisi onların sağlıklı düşünmelerini engelledi)...

İşte  Devletin -eski Türkiye’nin Devletinin- istediği de tam olarak buydu zaten!.. Bu fırsatı kaçırır mıydı hiç Devlet, hemen o da aldı sazı eline ve başladı çalmaya: “Türkiye dış güçlerin saldırısı altına girmiştir, içerde de bunların işbirlikçileri vardır.  Yapılacak  iş, ‘Devletin bekası’ uğruna  ‘yerli-milli’ Devletçi unsurlarla   ittifak kurarak reaksiyoner bir duruş almaya çalışmaktır...”

Demokrasi mücadelesi” diyerek yola çıkan ve o ilk on küsür yılda bu alanda epey mesafe kateden AK Parti kendini MHP’nin kollarında böyle buldu işte!..

Ne için peki? “Türk tipi Başkanlığı” garanti altına alabilmek için mi!?.. Sanki, “Türk tipi Başkanlık” gelince  ülke hemen bilgi üretmeye başlayacak, cari açığımız hemen düşecek ve  “patinaj” yapma durumu birden ortadan kalkacak öyle mi!! “Denize düşen yılana sarılır” hesabı, bir zamanlar Demirel’in düştüğü “Milliyetçi Cephe” çukuruna şimdi de  onlar düşüyordu... Ne diyelim, Allah kurtarsın!..

Bu sonuç zaten her şeyi açıklıyor... Gelişmekte olan bir ülkede işin içine ideoloji ve hamaset girdiği an  olayın bittiğini gösteriyor!..

Çünkü artık o andan itibaren sürecin yönetimi  20. Yüzyıl kalıntısı ulusalcı Devletçi güçlerin eline geçmeye başlıyor, etki-tepki  yöntemi gittikçe yoğunlaşan bir tırmanışa neden oluyor ve sen artık bu sürecin esiri haline geliyorsun... Ne demekti, “söz konusu olan Devletin bekası”  idi!.. Bu noktada başka bir şey söz konusu olabilir miydi?..

15 Temmuz Darbe girişimi ve  artık neden “mesiyanik” hareketlerin başarı şansının bulunmadığı konusu...

15 Temmuz’un hemen ardından yayınlanan bir makalede şöyle diyorduk:[1]

“Aşağıdaki şekli dikkatle incelemenizi öneririm. Çünkü burada her şey var! Üzerinde onlarca kitap yazsanız olayı bu kadar açık bir şekilde ortaya koyamazsınız!.. Yani, işte “Devlet”, işte “paralel Devlet”, işte “sivil toplum”, ve işte Yeni Türkiye!.. Aşağıdaki şekil bütün bunların hepsini bir arada gösteriyor. Bir tür siyasi pusula gibi!. Kim nerede duruyor, piyasadaki aktörleri  yerine oturtarak     burada açıkça görebilirsiniz!..

Tabi bu arada siz kendinizi de bulacaksınız bu şekilde!.. Nerede durduğunuzu belirleyin yeter!..”

Şekilde A-C sistemi olarak ifade edilen “Beyaztürkler’in” Türkiye’sinde “Siyahların” Devleti ele geçirme mücadelesi, gene şekilde   B-D ile temsil edilen  “Siyahtürk” ittifakı zemininde gelişiyordu    (Şekilde B olarak gösterilen, bugün FETÖ olarak anılan Devletçi İslamcı “Siyahtürk” kesimle, şekilde D olarak gösterilen “Osmanlı’nın  köylüsü”  “Çevre” güçlerinin ittifakı). Ancak, ne zaman ki bu ittifak zafere ulaşma noktasına yaklaştı, işte o an FETÖ’cü olarak bilinen Devletçi İslamcı kanat ötekilere “durun bakalım bu Devlet bizim” diyerek onları saf dışı bırakma yoluna girdi.  15 Temmuz’un altında yatan  gerçek budur. Bu açıdan, Türkiye toplumunun tarihsel gelişme sürecinde 15 Temmuz   bir kırılma noktasını temsil eder. O an, “aldatılmışlık” psikolojisi içinden sıyrılarak FETÖ’cü kanadı saf dışı bırakan Çevre güçlerinin Devleti tam anlamıyla ele geçirmeleri anıdır. Ancak, yönetilenlerin yönetici Devlet sınıfı unsurlarını alaşağı ederek popülist anlamda sistemi ele geçirdikleri o an, aynen 1917’ye damgasını vuran diyalektikte olduğu gibi, Devleti fethedenlerin Devletleşerek Devlet tarafından fethedildikleri an da olur!..  Eğer yolun başında amaç  “Devleti ele geçirmek” olarak  tanımlanmışsa -ya da, yol boyunca direksiyon bu yöne doğru kırılmışsa- olacak olan budur!.. Bu durumda, mesele Devlet olunca  Devlet artık onlarındı, daha ne kalıyordu ki geriye!?..

“Türkiye’de iki yüz yıldır bir kültür ihtilali süreci yaşandığını,   Devletin, kendisini ve toplumu “Batılılaştırıp değiştirerek kurtarma” güdüsüyle bir toplum mühendisliği faaliyetine soyunduğunu söylemiştik!.. Yukardaki şekilde ortaya çıkan tablo  bu sürecin  sonucudur. Birbiriyle içiçe iki toplum,  “iki Türkiye” gerçeği bu sürecin sonunda  ortaya çıkmıştır.   Devlet de,  “paralel Devlet” denilen o illegal potansiyel-hayalet Devlet de hepsi bu sürecin ürünüdür!  Ama tabloda, bütün bunların yanı sıra varolan, o eski Türkiye’nin diyalektik anlamda inkarı olarak onun içinden   çıkıp gelen bir  yeni Türkiye gerçeği de var!.. Az önce “iki Türkiye” gerçeğinden bahsetmiştik ya, alın işte size bir Türkiye daha! Aynen o matruşkalara benziyor durum!!..”

Türkiye’de sivil toplum konusu... 

Prof. İsmail Kara,   “Cemaatlerin ve tarikatların sivil toplum kuruluşu olmadıklarını ilk defa siz söylediniz değil mi” sorusuna şu cevabı veriyor: “(...) Cemaat ve tarikatların  zihniyet dünyaları itibariyle devletçi ve merkeziyetçi olduklarını söyleyebiliriz. Türkiye’de bu, aynı zamanda askerlere yakın olmak demek.(...)Devlet bizimdir ama başkalarının, yabancıların elindedir, bizim elimize geçerse mesele hallolacak diye düşünürler. Derin bir sistem tasavvurları, devlet fikirleri ve tenkitleri yoktur. Bu, Türkiye’ye karşı müdahalede kullanılma ihtimallerini de artırır...”[2]  “Ankara, irtica der, şeriat der, teokratik devlet der, bu sloganlar üzerinden onları mahkûm eder. (...) Ama diğer taraftan da toplumu ayakta tutacak, devleti meşrulaştıracak en köklü ve etkili varlık olarak dinin, yerli dindarlığın bunlar üzerinden, bunlar vasıtasıyla devamını ister, bunu teşvik eder.”

Bu satırları okuyunca bugün AK Parti’yle dalaşan Cemaat’in nasıl olupta geçmişte  Ergenekon ve Balyoz Davalarında  Devletin o öteki “derin” kanadına karşı  AK Parti’yle ittifak yapabildiğini daha iyi anlıyor insan!  Bunların  meğer Devletle bir problemleri yokmuş!.. Kara’nın dediği gibi, “Devlet bizim, ama başkalarının elinde, bizim elimize geçerse mesele hallolur diye düşünüyorlarmış”!.. AK Parti ise, eski Devletin yerine  Yeni Türkiye’nin yeni devletini (“Milletin devletini”) inşa etmek istiyordu o zamanlar! Arada bir uçurum vardı görünüşte!; ama bunlar bir süre, “düşmanımın düşmanı dostumdur” diyerekten   ittifak yapmışlardı!..

Bu “Cemaat” konusu  o kadar basit bir konu değil!..  AK Parti’yle bunların ilişkileri de öyle sadece bir ittifak olayı  değildi aslında. Çünkü, aynı Devletçi anlayışın ideolojik uzantıları AK Parti’nin kendi içinde de var!.. Yani,  ideolojik plandaki   Devletçilikle AK Parti’nin kendi içinde de hesaplaşması gerekiyor!.. Yoksa, nedir ki o “ecdadımız” sahiplenmeleri falan!.. Alın işte, bunlar da (Fetö’cüler de) o “ecdadınızın” bir  parçası değil mi!?..

Devlet’in İslam’ı, halkın İslam’ı ve “sivil toplum”...

Gelelim sayın Kara’nın çizdiği   tabloya... Bu tablo  birçok doğruya işaret etmekle  birlikte bence eksiktir;çünkü, bu tabloda, tarikatlardan ve cemaatlardan -İslamcı ideolojiden- bahsedilirken, sadece  bunlaların  Devletle olan bağlantısından, Devletçi yanından söz ediliyor. Ve de, Devletin, Devlet sınıfının   Abdülhamid’den bu yana altta güreşen öteki yanı olarak İslamcı yanına  işaret ediliyor. Ama Türkiye’de  İslam, bugün Cemaatin falan temsil etmeye çalıştığı gibi sadece bir Devlet Sınıfı ideolojisi değildir!.. Bunun yanı sıra (yani Devletin İslam’ının yanı sıra) bir de halkın İslam’ı vardır Türkiye’de. Sivil toplum unsurları olarak  kendi içlerinden  “yeni bir Türkiye’yi” çıkarmaya çalışanlar da onlardır zaten...  

Sivil toplum konusu bizde çok yanlış anlaşılıyor. Bakın bu konuda  Ş.Mardin ne diyor:

“Ana hatlarını anlattığımız dengede, böylece, a) Devlet dışındaki hayatın akışının garanti altına alınması ve b) İktisadi faaliyetlerin milli hayatın çerçevesi içinde  bir özerkliğe sahip olması gibi unsurların belirdiğini görüyoruz”[3]...

Yani, askeri olmayan sivildir, sivil toplum da askeri olmayan toplumdur anlayışı doğru değildir! (Biz,   üzerinde asker elbisesi olmayan ne “askerler” gördük!!). Sivil toplum, her şeyden önce, varlığı Devlete bağlı olmayan, mevcut sistemin içinde ondan bağımsız bir şekilde gelişen yeni bir toplumun potansiyelidir...

Ama işte tam bu noktada, eskinin ana rahminde gelişen yeniye ilişkin sivil toplum potansiyeliyle, eskinin içindeki “yönetilenlerin” Devlete karşı biriken reaksiyonist potansiyeli bir arada gelişiyor (ana karnındaki bir çocukla annenin ilişkisine benziyor bu...)Bütün mesele, mevcut  statükoya karşı mücadelede iplerin-yönetimin kimin elinde olacağına bağlı. Eğer ipler yeniyi temsil eden güçlerin elinde ise, o zaman eskinin içinde biriken yönetilenlerin reaksiyonları bunun arkasından akıp geliyor; ama yok eğer yeni olan yönetimi elden kaçırırsa da bu sefer ipler eskinin içindeki “yönetilenlerin” reaksiyonist-popülist anlayışına geçiyor. Bu durumda süreç -duruma bağlı olarak-  çocuk düşürmeye kadar varabilir!..

Peki, 21. Yüzyıl dünyasında,  Türkiye gibi kapitalizmin bu kadar geliştiği bir ülkede artık bundan sonra, sistemin içinde kalan  restorasyoncu-reaksiyonist- mesiyanik hareketlerin uzun vadeli olarak şansı var mıdır?.. 

Tamam, bugün Türkiye’de halâ kendisini  “Tanrının yer yüzündeki gölgesi olarak gören bir Devlet ve Devlet anlayışı var ortada; yani ortada henüz daha Devlette ve Devlet anlayışında bir nitelik değişimi  söz konusu değil. Ama dikkat ederseniz  bu Devlet artık  “Beyaztürklerin” eski “vesayetçi” Devleti de değil!.. Devleti ele geçirme mücadelesi veren “Çevre” güçleri-“Siyahtürkler” onu ele geçirerek Tanzimattan bu yana egemen olan askeri vesayet düzenine son verdiler. Bütün o ittihatçı-Kemalist  vesayet  anlayışlarını sona erdirdiler... Ama, buna paralel olarak Devleti fethedenler Devlet tarafından da fethedilmiş oldukları için işin özü değişmedi. Beyazların askeri  vesayetçi Devleti gitti, onun yerine “göklerden gelen karar” gereğince  “Siyahların”  kendi yarattıkları bir Mesihin vesayetine dayanan  bir    Devlet anlayışı ortaya çıktı. Yani, aynı  Devletçi genler farklı egemenlik biçimleriyle halâ sistemi ayakta tutmaya devam ediyorlar. Tek fark şu ki, eskiden -Tanzimat’tan bu yana- “vesayeti” temsil eden instanz asker iken, şimdilerde onun yerini  “göklerden gelen kararı” temsil eden  bir instanz  aldı...

Şimdi soru şu: Kapitalizmin bu kadar geliştiği  bir ülkede -21. Yüzyıl’ın küreselleşen dünyasında yaşadığımızı unutmadan düşünürsek- Türkiye, böylesine  Mesiyanik bir Devlet anlayışıyla daha ne kadar yoluna devam edebilir?..

Ben diyorum ki, yaşanılan ana damgasını vuran -benim “devrimin birinci aşaması” olarak tanımladığım- süreç,  yolundan saptırılan nehiri tekrar ana yatağına döndüren geçici bir Siyahtürk jakoben egemenliği sürecidir!.. Bütün o mesiyanik ruh hallerinin falan altında yatan jakobenizm,  iç ve dış dinamiklerin karşı konulamaz etkisi karşısında güneşin altıdaki kar gibi eriyip gitmeye mahkumdur.  Bütün yapılması gereken, demokratik süreçler içinde üretici güçleri daha da geliştirerek, Devletçi dünya görüşünü dönüştürmekten ibarettir...  Dikkat edin,   AK Parti’li ilk on  yılda alınan bütün o mesafeler de zaten bu  bu yolla alınmıştı...

AK Parti iktidarı döneminde daha başından beri “Devleti kurtarmak” için ortaya çıkan girişimleri düşünün... Bütün o “ulusalcı” “Beyaztürk” darbe girişimlerini ve en son da   FETÖ’cü Devletçi-Darbe girişimini düşünün... Çevre unsurlarında bütün bu girişimlerin  yarattığı ruh halini düşünün... Sonra da, dört bir yandan kuşatıldıklarını düşünen  insanların ruh halini anlamaya çalışın!.. Şaka değil, bir Menderes, örneği vardı ortada, daha sonraki darbeler vardı, ve de  şimdi bunlara bir de “en güvenilen” yerden gelen  “İslamcı darbe” girişimi ekleniyordu… “Onlar da Müslüman biz de Müslümanız” diyerek “ne istedilerse verdik” anlayışının yarattığı hayal kırıklığı da ekleniyordu bunlara!.. Kime, nasıl güvenilecekti ki bu durumda?.. Madem ki etraftaki “herkes düşmandı”, o halde yapılacak tek bir şey  kalıyordu geriye, “kefenini giyip” bunların topuna birden cihad ilan etmek! “Madem ki,  bir ahtapot gibi sarmışlardı etrafımızı ve bunlardan kurtuluş yoktu, o halde biz de bu hayatı onlara zehir etmeliydik, dava uğruna şehid olmak için ileri”! Bu bir travmadır!.. İşte, içine girilen  o mesiyanik-ideolojik dünyanın insanları getirdiği yer bu olmuştur; “göklerden gelen karara” teslim olarak  yönetilenlerin  mehdisini yaratıp onun ardında   kendi “cennetine” koşmanın mantığı böyle ortaya çıkmıştır!..

Peki, nedir bu?  Devrimin jakobenleri rolünü oynayacağız derken “biz ne imişiz de farkında değilmişiz” ruh haline kapılarak karşı tarafın oyununa gelmek değil midir; yolundan saparak   onlarla aynı kulvara inmek geriye dönmek değil midir?!

Başka izahı var mıdır bunun!? Kendini korumaya evet; yaşamı devam ettirmenin doğal sonucu bu; ama bu, hiçbir şekilde, kimlik oluşturma sürecinde ipleri sürekli bir şekilde savunma instanzının eline terketmek sonucunu vermemeli... Yoksa, “beka sorunu” falan derken, bu ruh hali   kimlik haline dönüşürse mücadeleyi kaybedersin... Hem kendini savunacaksın, ama hem de doğru bildiğin yoldan şaşmayacaksın... Dünyaya bakış açını hiçbir şekilde sürekli “beka” algısından kaynaklanan Devletçi-milliyetçi bir yola sokmayacaksın... “İt ürür kervan yürür” sözü hangi günler için söylenmiştir? “Düşmanlarınız”   varsın sizi provoke etmeye çalışsınlar, siz hiç onlara kulak asmayacak kendi yolunuzda yürüyeceksiniz. Bir yandan, her türlü şiddet kullanımına karşı kendinizi savunmak için tedbirleri alırken, diğer yandan da daha demokratik, daha adem-i merkeziyetçi yeni bir anayasa talebinden vazgeçmeyeceksiniz... 21. Yüzyıl’ın atom bombasından daha güçlü silahının “yumuşak güç” olduğunu, insanların vicdanına hitab ederek kendi yolunuzda yürüdüğünüz  sürece kimsenin size bir şey yapamayacağını unutmayacaksınız.

Bu sözler AK Parti’ye...

Aslında, ilk on yılda AK Parti’yle birlikte Türkiye  güzel bir yola girmiş, “yeni Türkiye” hedefine doğru yürümeye başlamıştı. Hatırlayın,  o ilk  yılları... “Arap Baharı” denilen demokratik kalkışma nasıl ve neden ortaya çıkmıştı sanıyorsunuz? Bütün o “eski Osmanlı mülkü” Arap ülkeleri bizi taklit ediyor, bizim açtığımız yoldan ilerlemeye çalışıyorlardı. Bir “Erdoğan” adı  bile kitlelerin elinde özgürlük bayrağı haline gelmişti... Bunları unuttunuz mu, ne oldu size?.. Şimdi tutturmuşsunuz bir “üst akıl”, aldınız başınızı  gidiyorsunuz!.. Üst akılsa üst akıl! Hani, “akıl vardı akıldan öteye”?.. Nasıl unutursunuz bu gerçeği? Atalarımızdan kalan  “tarihsel devrimci” mirasın özü bu değil midir?.. Siz şimdi bütün bunları, yani asıl mirası bir yana bırakıyorsunuz ve “ecdadımız” falan diyerek, tarih boyunca  hepimize kan kusturan o Sultanların yolundan ilerlemeye çalışıyorsunuz, yazık değil mi (size de bu halka da...) Bu halk, bu insanlar size güvendiler, neden onları hayal kırıklığına uğratma riskine giriyorsunuz...

“Ölü kuşakların geleneği yaşayanların üzerine bir kabus gibi çöküyormuş” gerçekten!.. Bir şeyi, bilinç dışı olarak, yapıyorsunuz, ediyorsunuz, ama iş bütün  o yapılanları açıklamaya gelince, alıyorsunuz olayı halâ eski yapının-paradigmanın içine hapsederek orada-onunla açıklamaya çalışıyorsunuz!!.. Gerçekten ilginç bir durum bu..

Ben bütün bunları yaşanılan tarihsel sürecin içindeki o travmatik süreçlerle açıklıyorum...

Düşünün, yüzyıllar boyunca hep “sürü” (Reaya sürü demek) yerine konmuş bir “yönetilenler” kitlesi var önümüzde. Bu insanların Devletin karşısındaki statülerine “kul” denmiş, yani  var iken yok sayılmış  bu insanlar hep... Her seferinde “biz de varız” deyişlerinde yumruğu yemişler kafalarına, ezilmişler!.. Ta o “Babailer”den Şah Kulu’na, Şeyh Bedreddin’den, Celaliler’e, Anadolu’daki diğer isyanlara, Serbest Fırka’dan Demokrat Parti’ye kadar hep aynı şey tekrarlanmış durmuş... Şimdi evet,  köprülerin altından  çok sular aktı artık, ama bu insanlar halâ geçmişte yaşanılan o travmatik olayların etkisi altındalar. Baksanıza Erdoğan’a,  iki lafından birisi “ben kefenimi giydim de çıktım yola” oluyor!.. Hepsini bir yana bırakın, daha geçenlerde AK Parti’li gençlere “ölmeye hazır mısınız” diye sordu!.. Gene bir konuşmasında da dedi ki, “bu kadar haksızlığın kol gezdiği bir dünyada yaşamak istemiyorum ben”!.. Karşısında ipe çekilmiş bir Menderes örneği varken, bir 15 Temmuz kabusu varken korkuyor tabi,  ama haksız mı korkmakta?.. Ve bu korkuyla da   Allah’a sığınıyor!..  Ama sadece bununla da kalmıyor, işi daha da garantiye almak   için ideolojinin o kalın koruyucu duvarlarına ihtiyaç hissediyor. İşte varılan nokta budur...

Bu ülkede artık  darbecilerin işi neden çok zor!..

1-Özal’la birlikte Devletçi burjuvaziyle Devlet sınıfı arasındaki mesafe açılmaya başlamış, aradaki tarihsel ittifak sona ermiştir... Baksanıza, bir 15 Temmuz  gecesi bile Erdoğan’a ilk el uzatan  eskinin o Devletçi burjuvaları oldu, yalan mı?.. O gece halka nasıl seslendi Erdoğan?..   Bir Hande Fırat’ın elindeki iPhone’nın ve Facetime’ın ardında hangi irade vardı?.. Eskiden ülkede, Devletin koruyucu kanatları altında gelişen, içe kapalı, tekelci-ithal ikameci bir sistemle yetinen Devletçi bir  burjuvazi vardı. Artık Türkiye’de bu şekilde içe kapanmayı arzulayan bir burjuvazi kalmamıştır.  Çünkü, Özal’la birlikte (daha sonra da AK Parti bu yolda ilerlemiştir)   dışa-küresel piyasalara açılmaya başlayan sistem, burjuvazinin bu kesimlerine  daha geniş imkanlar sunar hale gelince, eskinin Devletçi burjuvaları da  artık küreselleşme sürecinin yarattığı rüzgarları  arkalarına  alarak   küresel sermaye zincirinin bir parçası haline gelmişlerdir... Bu nedenle, bugün artık TÜSİAD’la temsil edilen eskinin devletçi burjuvalarının -hangi türden olursa olsun- bir  darbeye destek olarak ülkeyi küresel süreçlerden koparıp içerde eskisi gibi  tekelci bir yapının inşasına katkıda bulunma,  eskiden olduğu gibi elde olanla yetinerek saltanat sürme   özlemi yoktur. Küresel demokratik devrimin sunduğu olanaklar böylesi dar bir perspektifin çok daha ötesine taştığı için, 27 Mayıs’tan 12 Marta ve 12 Eylüle ve 28 Şubat’a  kadar bütün darbelerin arkasında olan bu burjuva kesimlerinin bugün artık  böylesine bir darbecilikten bekleyecekleri bir şey kalmamıştır...

2-Aynı şeyler bunların rakibi durumunda olan Anadolu burjuvaları için de geçerlidir. Onlar da  kendi varoluş koşullarını, ancak  daha iyi kalitede malları daha ucuza üreterek, küresel pazarlarda seslerini daha çok duyurarak üretebileceklerinin farkındadırlar... 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan aşırı jakoben ruh halinin, demokratikleşme sürecinin askıya alınmasının ülke genelinde ve küresel piyasalarda yarattığı duraksamalardan onlar da rahatsızdır...

İşçi sınıfını ve çalışanları saymıyorum bile!.. Türkiye kapitalizmi bugün öyle bir durumdadır ki, insanlar artık karınlarını küresel süreçlerle bütünleşen işyerlerinde, fabrikalarda doyuruyorlar... Ülkeyi bu süreçlerden koparmaya kalktığınız an bütün o çalışanları  karşınızda bulursunuz...   

Kısacası,  bugün Türkiye’de artık, eski yapıdan kalma bir avuç ulusalcının ve sübjektif idealist- pozitivist jöntürk aydınının dışında, darbeciliğe destek olabilecek hiçbir modern toplumsal sınıf ve tabaka bulunmamaktadır...

Türkiye’yi hiçbir şekilde bir Mısır’la mukayese etmemek gerekiyor!!.. Ne Anadolu burjuvazisinin modern-devrimci potansiyeli  bir “Müslüman Kardeşler” olayıdır (yani,  sistemin iç dinamikleri, örneğin bir Mısır’a göre çok daha gelişmiş durumdadır), ne de Türkiye’nin  bulunduğu konum itibariyle dış dinamikler Türkiye’de bu türden altüstlüklere olanak vermezler...

Burada, “dış dinamiklerden” kastın, gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye’nin ayağına çelme takmaya çalışan gelişmiş ülkelerin ulus devletçi reaksiyonları olmadığının altını çizmek istiyorum. İleriye doğru hareket ettirici dış dinamik deyince ben bundan artık küresel dinamikleri-küresel sermaye çevrelerini anlıyorum... Fetö’cüleri, ya da darbe hayalleri gören diğer ulusalcıları desteklese desteklese  Batı’daki ulus devletçiler destekler ki, onlar da artık her geçen gün daha fazla kan kaybediyorlar. Sadece bir Trump’a,  Brexit’e, ya da Avrupa’daki “aşırı sağ” gelişmeleri yaratan süreçlere bakmayın siz; sadece bunlara bakarak 20. Yüzyıl kalıntısı ulus devletçi güçlerin “güçlü” görünmelerine aldanmayın!.. 20. Yüzyıl’ı geri getirmek mümkün müdür? Bu soruya cevap verin yeter! Evet, mümkün müdür söyleyin?.. Eğer, “mümkün değil” diyorsanız, o zaman şunu anlamanız gerekir ki, onlar  suyun akışını tersine çevirmeye, kaybolan o eski güzel günlere geri dönmeye çalışıyorlar... Bunlara bakarak yolunuzu şaşırmayın!..

Tek çıkar yol, “tarihsel uzlaşma” anlayışına sarılarak ilerlemektir...

Olayın özü şudur[4]

Türkiye’de yaşanılan sürecin  tarihsel gelişme diyalektiğimize  özgü, zamana yayılarak gelişen bir burjuva devrimi süreci olduğunu söylemiştik.  Bu süreç içinde  şu an içinde bulunduğumuz dönem,   önceleri   “Reaya”, sonra, Tanzimat’la birlikte “Devletin vatandaşı”, Cumhuriyet döneminde ise “halk”, ya da “Türkiye’nin Zencileri” diye anılan insanların bir reaksiyonu,  daha başka bir deyişle de, Türkiye’nin “Siyahlarının-Zencilerinin”  Devleti ele geçirmeleri -ve tabi buna bağlı olarak da, Devlet tarafından  ele geçirilmeleri- olayıdır... Ama son tahlilde, bunlar da gene eski sistemin içinde varolan, ve  gene onun içinde, ona karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkan unsurlar oldukları için, bunların Devlete hakim olmalarıyla  süreç bitmiş olmuyor...

Devrimin ikinci aşamasıyani yeni bir Türkiye’nin inşası aşaması, öyle eskinin içinde bir reaksiyon olarak ortaya çıkan güçlerin tepkisiyle  falan oluşamaz. Yeni bir toplumu inşa  olayını ancak yeni  üretim ilişkilerini temsil eden bir sivil toplum başarabilir...

Şimdi, şu “kutuplaşma” ortamına bakarak “peki hani nerde bizde o sivil toplum” diyebilirsiniz?.. İşte, “tarihsel uzlaşma” anlayışı tam bu noktada ortaya çıkıyor...

Tarihsel uzlaşma” nedir?..

Sivil toplum bizde “tarihsel uzlaşmayla” ortaya çıkacaktır-çıkmaktadır... Birçok insan  bugün, şu an, hep mücadelenin eskinin içinde cereyan eden o kısır yanını görüyor ve süreci  sadece   “medeniyetler mücadelesi” yanıyla -iki kültür arasındaki çatışma yanıyla- ele alarak kavradığından,  “taraf olmayan bertaraf olur” anlayışıyla   kutuplaşmada  taraf  haline geldiği için, bütün bu çatışmaların içinden çıkıp gelen sentezi, o MELEZ Türkiyeli insan tipini  görmekte  zorluk çekiyor...

Nerededir bu “melez” insanlar?..

Bugün   Türkiye’de, “Beyaz-Siyah” çatışmalarının içinden çıkıp gelen çok kültürlü- MELEZ insan tiplerinden oluşan sivil toplum unsurları, sistemin bütün elementlerinin (yani bireylerin, o birbirini yok etmek isteyerek çatışan unsurların bile) içindeki  potansiyelde gizlidir. Senin, benim, hepimizin içinde varolan “sağduyunun”, birlikte yaşamdan başka alternatifin bulunmadığı hissinin, bu duygusal zeminden beslenen “demokrasi” anlayışının yönlendirdiği insan unsurudur o. Ne zaman ki  “taraflar” bu işin birbirlerini “yok ederek” bir sonuca bağlanamayacağını görecekler, işte o an birlikte yaşamın koşullarının neler olduğu ortaya çıkmaya başlayacaktır...

Soruyorum ben şimdi size,  artık bundan sonra  geriye dönerek  sil baştan “Beyazların” Türkiye’sini  yeniden inşa etmek -bu anlamda bir “restorasyon”- mümkün müdür?.. Biraz düşünün!..

Hemen  ikinci bir soru: Ya tersi mümkün müdür? Bazılarının rüyasını gördükleri şekilde “yüz yıllık parantezi kapatarak”, son yüz yılı -aslında iki yüz yılı- yaşanmamış kabul edip, Türkiye’nin geri kalan yarısını da “Siyaha” boyayarak yola devam etmek mümkün müdür!?.. 

Benim cevabım her iki soruya da “hayır” olacaktır... Çünkü, yeni bir sivil toplum gücünün -buna bağlı olarak da yeni bir Türkiye’nin- inşası artık Türkiye toplumu için varoluşsal bir sorun haline gelmiştir. Yani artık bu, bir süre daha ertelenmesi mümkün olmayan bir sorundur. Bu nedenle,  sürece   “Beyaz-Siyah” etkileşmesinin sentezi olarak oluşan   yeni insanların el koyması, yani, “tarihsel bir uzlaşma” ile ortaya çıkan sivil toplum  gücünün insiyatifi ele alması  kaçınılmazdır...

Burada altı çizilen “sivil toplum” ve “tarihsel uzlaşma” anlayışı, hiçbir şekilde, “Beyazlarla” “Siyahların” bir toplamı olayı -bir bileşik yaratma olayı- değildir!.. Ben bir SENTEZDEN bahsediyorum... Çok kültürlülüğü içselleştiren -içselleştirmek zorunda kalan- insanların, hem zorunlu, hem de doğal birliğinden bahsediyorum... Başka türlüsü olamayacağı için, yaşamı devam ettirme mücadelesinin zorunlu kıldığı bir yeni üst kimlikten bahsediyorum...

Çok mu hayalciyim dersiniz? Ama unutmayın, bu noktadaki hayal varoluşsal bir sorundur!.. Yani, ya bu konudaki hayalleri gerçeğe dönüştürürüz, ya da yok olur gideriz!..

Bütün yapılması gereken, anlamsız korkulara kapılmadan,  ideolojik saplantılar içine girerek gücümüzü  abartmadan, gelişmekte olan bir ülke olarak güç kaynağımızın ne olduğunun bilincine varıp, iç ve dış dinamikler açısından küresel  sistemin modern üretici güçlerinin birliğini sağlayarak TARİHSEL BİR UZLAŞMA anlayışı içinde yeni Türkiye hedefine doğru yürüyüşe devam etmektir...

“Devrimin ikinci aşamasına” giden şu an içinde bulunduğumuz  yolun diyalektiği bundan ibarettir...


[2]Oral Çalışlar, Düzce Yerel Haberler, 16.12.2013

[3]Şerif Mardin. (1999). “Din ve İdeoloji.” İletişim Yayınları, İstanbul.

  Şerif Mardin. (1997). “Türkiye’de Toplum ve Siyaset.”, İletişim Yayınları, İstanbul.

 

.

Facebook Yorumları

reklam
9.5.2018
NEREDE BULUNUYORUZ, BU NOKTAYA NASIL GELİNDİ?..
2.5.2018
GÖZDEN KAÇMAMASI GEREKEN İKİ ÖNEMLİ HABER…
10.3.2018
„KADINA ŞİDDET ARTMIŞ“, PEKİ NEDEN?..
20.2.2018
DÜNDEN BUGÜNE ÇIKAN YOL VE SINIF MÜCADELELERİ...
23.1.2018
Türkiye’nin dış politikası yanlış mi idi, ya da nerede hata yapıldı da yolumuza bugün bir Afrin çıktı?...
23.11.2017
NATO NEDİR… O BİR SOĞUK SAVAŞ ÖRGÜTÜ DEĞİL MİDİR?..
15.11.2017
KÜRESELLEŞME SÜRECİNİN KENDİ İÇİNDEKİ MUHALEFET, YA DA YENİ SOL...
10.10.2017
BU DA BİR ETYEN ELEŞTİRİSİ...
8.10.2017
TOPLUMSAL “YORGUNLUK” ÜZERİNE!..
5.10.2017
KÜRESELLEŞME SÜRECİ VE BAĞIMSIZLIK TALEPLERİ...
2.10.2017
20.YÜZYIL’DAKİ ANLAMLARIYLA “SAĞ”-“SOL”DİYE BİRŞEY KALMADI ARTIK!..
12.9.2017
BEN, “KENDİ KARŞITINI YARATARAK VAROLMAK” DİYALEKTİĞİNİ ŞERİF MARDİN’DEN ÖĞRENDİM...
24.7.2017
HAKLIYKEN HAKSIZ DURUMA DÜŞMEK!..
15.7.2017
27 MAYIS’TAN 15 TEMMUZ’A... DARBELER BİLİNİYOR MUYDU?..
7.7.2017
"ADALET"İN BU MU DÜNYA!!..
24.6.2017
AK Partinin ve „reisin“ çelişkisi, neden „patinaj yaptıklarının „ açıklaması...
16.6.2017
CHP VE "KONTROLLÜ DARBE" ANLAYIŞI!..
27.5.2017
Dil konusu çok önemli...
13.5.2017
Türkiye olayı 21.yüzyıl paradigması içinde göremiyor!..
8.5.2017
Ve Denizler Filistinden dönüyorlar, onlarla Ankara’daki buluşma!..
15.4.2017
Nerede bulunuyoruz, devrim’de devrim ne anlama geliyor?..
3.4.2017
İşin özünde merkeziyetçilik, adem-i merkeziyetçilik tartışmaları var!..
1.4.2017
Bugünlerde birkere daha benim daha önceki yazıları okuyun, bir de Alper'in şu son yazısını!..
12.3.2017
‘Ecdadımız’ edebiyatı ile yeni Türkiye inşa edilemez!..
19.8.2015
„KÜRT SORUNU“ SADECE KÜRT SORUNU DEĞİLDİR!...
12.8.2015
Hani ABD'den AB'ye kadar bütün o "Batılı emperyalist güçler" "Türkiye’yi bölmeye çalışan" bir "üst akılı" temsil ediyorlardı!!..
9.8.2015
Önemli olan nedir, PKK’nın ne istediği mi, yoksa ne yapılmasi gerektiği mi?
6.8.2015
Aç tavuk rüyasında darı görür
26.7.2015
İŞTE BU!..
21.7.2015
CEMİL MERİÇ VE ONUN “AYDINLARI” ÜZERİNE!..
13.7.2015
Nasıl bir eğitim sistemine ihtiyacımız var
5.7.2015
SURVİVOR ALL STAR!..
3.7.2015
Kimse kendini aldatmasin
29.6.2015
Devrimin ikinci aşamasına giden yol “tarihsel uzlaşma”dan geçiyor!..
25.6.2015
AÇIK KONUŞALIM!...
23.6.2015
AK PARTİ- HDP İLİŞKİSİ VE ÇÖZÜM YOLU!...
21.6.2015
Weimar’a karşı Prusya’yı “restore” etme hayali yok olmasa da artık eskisi kadar aktüel değil!
18.6.2015
Demirel gerçeğini kavramadan 12 Mart'ı açıklayamazsınız!!
14.6.2015
Neredeyiz, neyi-neleri tartışmalıyız, AK Partililere mektup?...
9.6.2015
AK PARTİ VE HDP İÇİN TEK ÇIKIŞ YOLU:
8.6.2015
Şimdi bahane bulma sırası AK Parti’nin Jakobenlerinde mi?...
8.6.2015
LAFI UZATMAYA GEREK VAR MI!!...
5.6.2015
"Taraf olmayan bertaraf olur" mantığı nasıl bır mantıktır?
31.5.2015
21.YÜZYIL VE FETİH DİYALEKTİĞİ!..
28.5.2015
27 Mayıs 2015’te sürecin neresindeyiz?..
26.5.2015
Derin AK Parti konuşuyor!
20.5.2015
Mevlana-Şems aşkından Sancak-Erdoğan aşkına!..
11.5.2015
Merkeziyetçilik, adem-i merkeziyetçilik tartişmalari üzerine-5
8.5.2015
Merkeziyetçilik, adem-i merkeziyetçilik tartişmalari üzerine-4
6.5.2015
Merkeziyetçilik, adem-i merkeziyetçilik tartişmalari üzerine-3
4.5.2015
Merkeziyetçilik, adem-i merkeziyetçilik tartişmalari üzerine-2-
30.4.2015
Merkeziyetçilik, adem-i merkeziyetçilik tartişmalari üzerine-1-
24.4.2015
Tarihle hesaplaşmadan burjuva devrimi tamamlanamaz!..
21.4.2015
Yeni bir „toplum sözleşmesi“ancak „tarihsel uzlaşmayla“ mümkündür!.
15.4.2015
HAYRET Kİ NE HAYRET!!..
14.4.2015
Neden HDP’nin baraji aşmasini istiyorum!..
8.4.2015
İdeolojik virüs bütün hızıyla yayılmaya devam ediyor!..
31.03.2015
Önemli olan ne söylediğin değil, nerede durduğun!..
28.03.2015
BİRAZ DA GÜLERKEN DÜŞÜNELİM!!
27.03.2015
Bakın işte mesele bu!
21.03.2015
Başkanlık sistemi tartışmaları: Amaç nedir?
14.03.2015
12 MART’TAN GÜNÜMÜZE...
08.03.2015
Yaşanılmaya başlanan süreç devrimin ikinci aşamasına ilişkindir!..
26.02.2015
Geleneklerimize-kültürümüze uygun Türk tipi Başkanlık sistemi…
24.02.2015
DEVLET VE İDEOLOJİ..
20.02.2015
ŞU “EMANET” MESELESİ!..
04.02.2015
Ey devlet sen nelere kadirmişsin, pes doğrusu!..
30.01.2015
Yunanistan ve Türkiye..
28.01.2015
Herşey küreselleşme sürecinin özünü kavrayabilmekle ilgili!..
14.01.2015
“Allah’ın tuzağı” (enfal.30) nedir
08.01.2015
“STRATEJİK DERİNLİĞİMİZİN” DERİNLİĞİ!..
06.01.2015
“stratejik derinliğin” derinliği!..
25.11.2014
Kobani PKK için neden önemli!..
10.11.2014
AK parti ideologlarıyla aramızdaki fark
04.11.2014
Necip Fazıl ödülü üzerine..
30.10.2014
Cumhuriyeti neden kutluyoruz ..
27.10.2014
AK Parti iktidar olduğu halde neden halâ „mağdur“ rolünü oynayabiliyor da, CHP muhalefette olmasına rağmen halâ „muktedirleri“ oynuyor!!..
19.10.2014
Nereye geldik, nerede duruyoruz... SON
17.10.2014
Nereye geldik, nerede duruyoruz... 2
15.10.2014
Nereye geldik, nerede duruyoruz... 1
05.10.2014
Kurban bayraminin özü-diyalektiği nedir hiç düşündünüz mü?
26.08.2014
"Stratejik derinlik" kavramı üzerine düşünceler!..
14.07.2014
Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı ne anlama geliyor?.. 2
11.07.2014
Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı ne anlama geliyor?.. 1
20.06.2014
Kendini feda etme duygusu... 2
18.06.2014
Kendini feda etme duygusu... 1
03.05.2014
“Kapitalizme alternatif islami yeni bir sistem” mi geliyor? SON
01.05.2014
“Kapitalizme alternatif islami yeni bir sistem” mi geliyor? 2
29.04.2014
“Kapitalizme alternatif islami yeni bir sistem” mi geliyor? 1
17.03.2014
Ne oluyor?
12.03.2014
“Tarihi Uzlaşma”
02.02.2014
Ulus-devlet kabuğu gelişmekte olan ülkelerde de çatlıyor..
29.01.2014
Şu, küresel sermaye-milli sermaye konusu!..
26.01.2014
Yol ayırımı: Kemerlerinizi iyi bağlayın, türkiye bir viraja girdi savrulma tehlikesi var!!..
20.01.2014
Siz bu kafayla, “yedirmeyeceğiz” “yedirmeyeceğiz” derken Erdoğan’ı yedireceksiniz!
13.01.2014
Bu nasıl bir ittifak olacak, ne işe yarayacak?..
31.12.2013
Aklımızı başımıza toplayalım!..
26.12.2013
Sadece Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı mı “yanıldı”?
21.12.2013
“Devlet”, “paralel devlet”, sivil toplum-yeni Türkiye diyalektiği..
14.12.2013
MİLLİ İRADE NEDİR..
1.12.2013
Gülen Hareketi-AK Parti ilişkisinin diyalektiği!..
26.11.2013
Ortadoğu’da yeni dengeler, Rojawa, Barzani, PKK, Türkiye..
22.11.2013
NEREYE GİDİYORUZ!..
0811.2013
Bir süre önce „nereye geldik, ne yapmalı“ demiştik, şimdi neden şaşırıyoruz!..
05.11.2013
Osmanlı’dan bu yana Türkiye’de kapitalizmin gelişme diyalektiği SON
04.11.2013
Osmanlı’dan bu yana Türkiye’de kapitalizmin gelişme diyalektiği- 4
03.11.2013
Osmanlı’dan bu yana Türkiye’de kapitalizmin gelişme diyalektiği-3
31.10.2013
Osmanlı’dan bu yana Türkiye’de kapitalizmin gelişme diyalektiği-2
30.10.2013
Osmanlı’dan bu yana Türkiye’de kapitalizmin gelişme diyalektiği-1
19.09.2013
Pozitivizmin bilimsel ve felsefi temelleri.. (SON)
18.09.2013
Pozitivizmin bilimsel ve felsefi temelleri.. (3)
17.09.2013
Pozitivizmin bilimsel ve felsefi temelleri.. (2)
16.09.2013
Pozitivizmin bilimsel ve felsefi temelleri.. (1)
08.09.2013
Pozitivizm nedir? - SON -
07.09.2013
Pozitivizm nedir? - 3 -
06.09.2013
Pozitivizm nedir? - 2 -
05.09.2013
Pozitivizm nedir? - 1 -
01.09.2013
„MAHALLE BASKISI“ NEDİR? 2
31.08.2013
„MAHALLE BASKISI“ NEDİR? 1
28.08.2013
Devrim-doğum olayı- nedir, yeni eskinin içinden nasıl çıkıp geliyor? 2
26.08.2013
Devrim-doğum olayı- nedir, yeni eskinin içinden nasıl çıkıp geliyor? - 1
21.08.2013
Diyalektik materyalizmin ve marksist devrim anlayışının eleştirisi.. 3
20.08.2013
Diyalektik materyalizmin ve marksist devrim anlayışının eleştirisi.. 2
19.08.2013
Diyalektik materyalizmin ve marksist devrim anlayışının eleştirisi..
18.08.2013
İki adım ileri atıldı, şimdi bir adım geriye!..
14.08.2013
Liberaller ne kadar liberal..
11.08.2013
Makas değişimi olayı biraz daha karmaşık!..
06.08.2013
20.yy'la 21.yy arasındaki fark
05.08.2013
Hani ne oldu şimdi o 20.yy kalıntısı teoriler?..
02.08.2013
Özgürlük nedir, Özgür irade nedir?... 2
31.07.2013
Özgürlük nedir, Özgür irade nedir?...
26.07.2013
Hem ulusalcı, hem de küresel demokratik devrimci olmak mümkün müdür? (2)
24.07.2013
Hem ulusalcı, hem de küresel demokratik devrimci olmak mümkün müdür? (1)
23.07.2013
Nerede duruyoruz, ne tarafa doğru gideceğiz!...
20.07.2013
Kültürler arası etkileşim ve bilişsel ortak kimlik üretimi..
18.07.2013
Kime karşı mücadele edeceğiz? ulus devlet-küresel sermaye ilişkisi..
16.07.2013
Namazın, duanın, şükür ve sabırın diyalektiği..
15.07.2013
„Alevi sorunu“nun tarihsel-felsefi kökenleri.. SON
14.07.2013
„Alevi sorunu“nun tarihsel-felsefi kökenleri.. (5)
13.07.2013
„Alevi sorunu“nun tarihsel-felsefi kökenleri.. (4)
12.07.2013
„Alevi sorunu“nun tarihsel-felsefi kökenleri.. (3)
11.07.2013
„Alevi sorunu“nun tarihsel-felsefi kökenleri.. ( 2)
10.07.2013
„Alevi sorunu“nun tarihsel-felsefi kökenleri.. ( 1)
09.07.2013
“Gelinim sana söylüyorum kızım sen anla “
04.07.2013
Mısır’da darbe ve Cumhurbaşkanı Mursi’nin çağrısı..
02.07.2013
Nereye geldik, ne yapmalı!..
27.06.2013
ŞİMDİ TAM DEMOKRATİKLEŞME ZAMANIDIR!
25.06.2013
Dikkat! bu, küreselleşme sürecine karşı bir ulus devlet saldırısıdır!. (4
24.06.2013
Dikkat! bu, küreselleşme sürecine karşı bir ulus devlet saldırısıdır!. (3)
23.06.2013
Dikkat! bu, küreselleşme sürecine karşı bir ulus devlet saldırısıdır!. (2)
22.06.2013
Dikkat! bu, küreselleşme sürecine karşı bir ulus devlet saldırısıdır!. (1)
20.06.2013
“FAİZ LOBİSİ” İMANA MI GELDİ DERSİNİZ!..
18.06.2013
Herkes için gezi parkı dersleri!..(2)
16.06.2013
Herkes için gezi parkı dersleri!.. (1)
11.06.2013
II.MAHMUT’TAN GÜNÜMÜZE " BATILILAŞMA...“ 2
10.06.2013
II.MAHMUT’TAN GÜNÜMÜZE " BATILILAŞMA ...“ (1)
08.06.2013
“Faiz lobisine” karşı mücadeleye evet,ama...
06.06.2013
ERDOĞAN, NE YAPMALI!..
04.06.2013
“Nedir bu olup bitenlerin anlamı” mı diyorsunuz!..
03.06.2013
„İTTİHATÇILIK“ DEYİP GEÇMEYELİM (2)
02.06.2013
İTTİHATÇILIK“ DEYİP GEÇMEYELİM (1)
1.06.2013
Kültürler arası çatışma medeniyet değiştirme olayının sonucudur!
30.05.2013
Kültürler arası çatışma medeniyet değiştirme olayının sonucudur! (1)
29.05.2013
Mısır, Tunus, Libya ve Suriye devrimleri…(3) SON
27.05.2013
Mısır, Tunus, Libya ve Suriye devrimleri…(2)
26.05.2013
Mısır, Tunus, Libya ve Suriye devrimleri…(1)
23.05.2013
20.YY kalıntısı bütün statüko güçlerini şaşkına çeviren Türkiye’nin karşı konulamaz yükselişi! (2)
21.05.2013
20.YY kalıntısı bütün statüko güçlerini şaşkına çeviren Türkiye’nin karşı konulamaz yükselişi! (1)
20.05.2013
Bilgi toplumuna giden süreçte sivil toplumun yaptırım gücü küresel vicdandandan kaynaklanıyor!..
18.05.2013
Statüko mühendislerinin işi gerçekten çok zor!..
15.05.2013
Bir kere daha ne yapilmali sorunu!..
14.05.2013
Osmanlı devletinin ruhu halâ yaşıyor !.. (SON)
13.05.2013
Osmanlı devletinin ruhu halâ yaşıyor !.. (4)
12.05.2013
Osmanlı devletinin ruhu halâ yaşıyor !.. (3)
10.05.2013
Osmanlı devletinin ruhu halâ yaşıyor !.. (2)
09.05.2013
Osmanlı devletinin ruhu halâ yaşıyor !.. (1)
07.05.2013
Demokratik Cumhuriyete giden yolda yeni bir açılım gerekiyor SON
06.05.2013
Demokratik Cumhuriyete giden yolda yeni bir açılım gerekiyor 3
05.05.2013
Demokratik Cumhuriyete giden yolda yeni bir açılım gerekiyor 2
04.05.2013
Demokratik Cumhuriyete giden yolda yeni bir açılım gerekiyor 1
30.04.2013
İttihatçı liberalizm üzerine!..
28.04.2013
Uluslaşırken küreselleşmek!..
27.04.2013
Globalleşme sürecinde “sağ”,“sol”,“ilerici”,“gerici” nedir … (SON)
26.04.2013
Globalleşme sürecinde “sağ”,“sol”,“ilerici”,“gerici” nedir … 3
25.04.2013
Globalleşme sürecinde “sağ”,“sol”,“ilerici”,“gerici” nedir … 2
24.04.2013
Globalleşme sürecinde “sağ”,“sol”,“ilerici”,“gerici” nedir … 1
21.04.2013
Türkiye’de neden sol, ya da sosyal demokrat bir hareket yok!
19.04.2013
Nerede bulunuyoruz? devrimin önündeki acil sorun!..
18.04.2013
Bilişsel psikoloji açısından kimlik sorunu: (4)
17.04.2013
Bilişsel psikoloji açısından kimlik sorunu: (3)
16.04.2013
Bilişsel psikoloji açısından kimlik sorunu: (2)
15.04.2013
Bilişsel psikoloji açısından kimlik sorunu: (1)
11.04.2013
ÖCALAN’IN 21 MART ÇAĞRISI:"Artık silahlar sussun, fikirler ve siyaset konuşsun" (5)
10.04.2013
ÖCALAN’IN 21 MART ÇAĞRISI:"Artık silahlar sussun, fikirler ve siyaset konuşsun" (4)
09.04.2013
ÖCALAN’IN 21 MART ÇAĞRISI:"Artık silahlar sussun, fikirler ve siyaset konuşsun" (3)
08.04.2013
ÖCALAN’IN 21 MART ÇAĞRISI:"Artık silahlar sussun, fikirler ve siyaset konuşsun" (2)
08.04.2013
ÖCALAN’IN 21 MART ÇAĞRISI:"Artık silahlar sussun,fikirler ve siyaset konuşsun" (1)
6 0
Dr.Hüseyin Sentürk 29.11.2014 - 19:40:29
40 YlLI asan bir zaman diliminde yurt disinda yasayan bir vatandas olarak, kendi memleketinizde olan hadiselere (cinayetlere ,yol kesmelere ,vatandaslarin vergileriyle yaptirilan Devlet binalarina, askere, polise, sivil vatandaslara verilen hasar ve zararlar vs.vs..)Ister istemez hadiselere eski 60 lilar(bizim devre) eski 68 liler vs gibi bakamiyorsunuz. Önce Münir Aktolgayi bu calismalarindan dolayi kutlamak lazim bu onon kendi memleketine olan sevgisinin daha bitmedigini tersine kuvvetlendigini gösterir.Yazilarinin bazi taraflarini bazilari begenmeyebilir veya eksik görebilirler. 60 veya 68 yillarin da biz talebelerin veya o zamanki sol görüslü genc kardeslerimizin vatan sevgisinden hic kimsenin kuskusu yoktu ama yaptiklari her hareketin de dogru oldugunu söyleyemeyiz.(Bir misal:1960 yilinda EGE Universitesi 3. sinif talebesiyim Isanbuldaki talebe hareketleri yaninda bizimkisi devede kukak kalir...Bir gün Radyolarda Ist.Universitesi talebelerinin fen fakültesini basarak oradaki Kimya fakültesi laboratuvarinin icindeki aletleri pencereden attiklarini duydum,ICIM YANDI..) Simdi gelelim asil konumuza ; Sevgili Münir Hadiselerin icinde olmasa bille Disaridan Objektiv görme ve Almanya gibi demokrasisi (%100 olmasa bile) vatanimiza göre daha ileride olan bir ülkede yasayarak hadiseleri objektiv analiz edebilecek bir konuma sahip. Bunun yaninda Kürt meselesiyle ilgili arastirma ve calismalarini yabana atamayiz Ben bu konudaki yazilarini devamini bekliyor tebrik ediyorum ..Diliyorumki memleketimize Sosyal demokrasiyi kendine hedef edinmis, devleti (Halki) zengilestirmeye yasam seviyesini artirmaya calisirken kendisi AZ`a kanaat eden yöneticiler gelsin..
Aynı Görüşte misiniz?
Katılıyorum   Katılmıyorum
%50,00
Jelly Yiğit 22.01.2014 - 21:55:42
Jöleli danışmanlar ve yalakalar yerine Münir bey gibi ideologlar başdanışman olmalı
Aynı Görüşte misiniz?
Katılıyorum   Katılmıyorum
%50,00
Münir Aktolga 21.01.2014 - 21:16:35
Nuran hanim, Türkiye "geri" ve "ileri" kavramlarinin iki yüz yildir yer degistirdigi bir ülke desem ne dersiniz!..
Aynı Görüşte misiniz?
Katılıyorum   Katılmıyorum
%50,00
Nuran Ermiş 18.01.2014 - 20:37:55
Tayyip diktatörlüğünü birebir yaşamanızı çok istiyorum,ancak o zaman belki gerçekleri görebiliceksiniz.Siz Mahir yoldaşa karşı çıktığınızdan bu yana sürekli geri giden birisiniz sizi ancak yeni yetmeler okur.
Aynı Görüşte misiniz?
Katılıyorum   Katılmıyorum
%50,00
Atilay Saygı 12.08.2013 - 14:40:01
Son gelişmeleri değerlendirirken, birçok düşünürün görüşlerine değer verip okuyoruz. Okumalıyız'da. Özellikle'de Liberal yazarlar istesek'de istemesek'de bizler üzerinde etkili oluyorlar. Hele birde kendilerini kabul ettirmiş isimler olunca yanlışlıklarının çok önemsemiyoruz. Oysa iyi değerlendirdiğimiz zaman önemsenmesi gereken nüans farklılıkların olduğuna şahit oluyoruz. O zamanda doğrularımızın ekseninde'de ister istemez kaymaları oluyor. Doğrusu benim için Münir Aktolga'nın yazılarıyla tanışmam global dünyadaki gelişmeleri dahada iyi anlamaya vesile oluyor. Bu son yazışmalarla, didişmenin ülke barışına zarar vereceğini ele alması ayrı bir güzellik. Kendisini bu güzel yazılarından dolayı kutluyorum....
Aynı Görüşte misiniz?
Katılıyorum   Katılmıyorum
%50,00
kenan beyaz 16.07.2013 - 14:26:04
altı yıldır kişisel gelişim çalışmalarına katılmamla başlayan içsel gelişm çalışmalrımın içinde beni çok etkileyen ve bu tür çalışmalara büyük bir değer ve çaba içinde olan biri olarak bundan böyle takip edeceğim bir insan.bu arkadaşı eskişehirden ümit beyin bana yolladığı bu yazısuyla tanıma fırsatını buldum.enbaşta münir beye olmak üzere münir beyi bana yazılarıyla beni tanıştıran sevgili dostum ve eniştem ümit akına teşekkür ederim.ışığa ulaşmam için bana vesile olacak olan münir beyin tüm yazılarını takip adaceğim.ayrıca derslerimizde işleyerek sevginin yolunda hizmete devam edeceğiz.ışığımız bilgi,yolumuz sevgi,görevimiz vazife olarak idrak ettiğimiz bu çalışmalarda çok güzel bir kaynak olmuştur.başarıların devamını dilerim.o güzel yüreğindeki sevgi ışığı hiç sönmesi gönül gözü hep açık olsun.inal aydınoğlunun öğrencilerinden kenan beyaz
Aynı Görüşte misiniz?
Katılıyorum   Katılmıyorum
%50,00
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Seraby Interactive |Reklam Ajansı
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Seraby Interactive |Reklam Ajansı