Umut ÖZKIRIMLI



Bookmark and Share

İçimdeki şeytanlar...


25.02.2020 - Bu Yazı 195 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 İçimdeki şeytanlardan bahsetmedim size. 

Acıdan, kaygılardan, korkulardan, hatta öfkelerimden bahsettim ama onlara “şeytanlarım” adını verdiğimi söylemedim. 

Ünlü İsveçli yönetmen Ingmar Bergman’ı tanıyanlarınız vardır mutlaka. Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en önemli yönetmenlerinden biri olmasının yanı sıra Bergman bir tür akil insan, bir düşünürdü aynı zamanda. İtiraf edeyim, tüm filmlerini görmedim. Bazılarını sonuna kadar seyretmeyi bile başaramadım. Bir Evlilikten Sahneler, Yedinci Mühür, Persona… O kadar. Simdi düşünüyorum da, belki de korktum, içimdeki şeytanlarla karşılaşmaktan.

İsveç gibiydi Bergman’ın filmleri. Karanlık, durağan. Lund’da yasamaya başladığım ilk sene en sık gittiğim bar olan Arıman’ın müdavimlerinden Maoist Kenneth (Lund Üniversitesi mezunlarındandı. Kirden maviliğini yitirmiş, Che, Mao, Lenin rozetleriyle kaplı kot ceketinin iç cebinde hep birkaç sayfalık bir manifesto taşırdı. Tanıştıklarına İngilizce yazılmış bu manifestodan bir kopya verirdi. Tüm kötülüklerin kaynağının ABD olduğunu iddia eden, bildiğiniz manifestolardan) bir keresinde bana “Biliyor musun, İsveç’te yağmursuz, iç karartıcı, gri havalara Ingmar Bergman havası deriz.” Doğru muydu bu söylediği, bilmiyorum. Ama o sıralar İsveç’te nasıl yaşayacağını kara kara düşünmekte olan birine göre doğruydu kesinlikle. 

Daha sonraları Ingmar Bergman’ın bazı yönleriyle magazin basınına da mal olmuş özel hayatına merak sardım. Bergman, hem kişiliği, hem hayatıyla İsveçliliğin simgesi gibiydi. Film çekmediği zamanlarda sadece bir feribotla ulaşılabilen küçük bir adada yaşıyordu. Bazen aylar boyunca evine temizlik için gelen kadından başkasını görmediği oluyordu. Yalnızlıkla bir aşk ve nefret ilişkisi vardı. Evet, nefret, çünkü onun da şeytanları vardı. 1970’lerde ağır bir depresyon geçirmişti. O dönemi atlattıktan sonra tekrar depresyona girmemek için çok katı bir gündelik rutin uygulamaya başlamıştı. 

Bir söyleşinde şöyle demişti: “Şeytanlar, temiz havayı sevmez. Yataktan çıkmamanı tercih ederler, soğuk ayaklarınla. Benim gibi kaotik, hayatını kontrol etmekte zorluk çeken biri için bu tür kurallar ve bir rutine sahip olmak çok önemli.”

Ama içindeki şeytanlar üzerine söyledikleri arasında en sevdiğim bu değildi. Yine aynı söyleşide şu sözleri sarf etmişti. “Şeytanların sayısı çok fazla. Hiç beklemediğiniz bir anda karşınıza çıkıyorlar ve paniğe yol açıyorlar. Sizi terörize ediyorlar. Ama yıllar içinde şunu öğrendim. İçimdeki şeytanların negatif enerjisini kontrol etmeyi başarır ve onları adına hayat dediğimiz atlı arabaya koşarsam, bu enerjilerini kendi avantajıma kullanabilirim.” 

Bergman’a göre işin sırrı çirkinlikten güzellik yaratmayı başarmaktı: “Zambaklar, kadavraların k.çından biterdi”. 

Benim şeytanlara olan takıntım da böyle başladı. Daha doğrusu hayatin iniş çıkışlarını, ruh halimi tarif etmek için şeytan metaforunu kullanmam. Genç yaşlarımdan itibaren depresyonla içli dışlı oldum. Normalde hiperaktif, sabırsız, heyecanlı, aklına koyduğunu yapan biri olduğum için depresyona girdiğim çok kolay anlaşılıyordu. Yüzümden, hal ve tavrımdan akıyordu içimdeki şeytanlar. Bir yandan da aklımla oynuyor, beni hayatın yaşamaya değer olmadığına ikna etmeye çalışıyorlardı. Ya onlar yeterince güçlü değillerdi ya da ben sandığımdan güçlüydüm; beni ikna etmeleri hiçbir zaman mümkün olmadı. Varoluşsal sorularımla, gündelik—şimdi önemsiz olduğunu bildiğim—sorunlarımla yaşamayı öğrendim. Terapi sayesinde kendimle barışık olmayı da.

Ve bu uzun mücadelenin ödülünü o iç karartıcı, sıkıcı İsveç’te aldım. Bir mucize oldu ve 43 yaşına kadar kendini hiçbir şeye ve hiç kimseye ait hissetmemiş ben bir anda aşık oldum. Tek başlarına bir anlam ifade etmeyen minik anlar silsilesi birkaç aylık bir süreçte anlamlı bir diziye dönüştü, beni içine aldı ve bambaşka bir dünyaya taşıdı. Sonra zorlu bir yolculuk başladı. Varoluşsal sorunlar bir lüks haline geldi. Varlığın kendisi tehdit altındayken felsefe yapılmıyordu. 

Sonra o gitti. O gün anladım ki hayatın kendisi en büyük şeytan. İçimdeki şeytanlarla işbirliği yapan, onları büyüten, semirten, kışkırtan. Bergman gibi bir rutinim yoktu ama şeytanlarımla mücadele etmeye alışkındım. Ama hayat denilen şeytan bambaşka bir şeydi. Büyüktü, tarifsizdi, şekil değiştiriyordu. Tam alt ederken bir manevrayla üste çıkmayı başarıyordu.

Bir yazımda hayat bir tüneller silsilesine dönüştü demiştim. Biri bitiyor, diğeri başlıyor. Tünelin sonunda ışık görülmüyor ama tünellerde bazen cılız lambalar oluyor, yolu az da olsa aydınlatan. Bir de fon müziği oluyor tünellerin. Elinizden tutan ya da sizi daha da dibe iten.

Beni parça parça ediyor
Hiç savaştın mi?
Tüm o acıyla.. 
Damarlarımda akan
Kanıyorum, kanıyorum
Küçük soğuk kalbim
Kendime dayanamıyorum

Michael Kiwanuka, Cold Little Heart

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
.

Facebook Yorumları

Emlak8
24.03.2020
'Sakin ol champ... evdeyim'
16.03.2020
Cehaletin ve ırkçılığın vatanı var mıdır korona?
25.02.2020
İçimdeki şeytanlar...
10.02.2020
Faşizmin halleri…
16.12.2019
Ertuğrul Özkök ve Gaye Su Akyol
5.11.2019
Katalanlar, Kürtler ve şu gururlu Türkler
19.10.2019
Beklemek
12.10.2019
Savaşa hayır!
6.08.2019
Irkçı değilim, benim de Suriyeli arkadaşlarım var
2.07.2019
İkinci Kürt açılımı (!)
19.05.2019
Yedi Maddelik Eylem Planı: Oylar tereddütsüz İmamoğlu'ya verilmeli
15.3.2019
Dava
22.11.2018
Aslanlar ve koyunlar
25.10.2018
Hız. Ben hızım.
22.8.2018
İnkâr
3.8.2018
Partizan
26.7.2018
Kendi içine dönmek
18.7.2018
Yersiz Yurtsuz
11.6.2018
Başlıksız yazı
31.5.2018
Türk solu, bölünmek ve direniş üzerine bir not
10.5.2018
Bir endüstri olarak 'Türkiye uzmanlığı' ve saz çalan goygoycu
3.5.2018
Seçimler ya da "insanlık krizi'nden" çıkmak
18.4.2018
'İnsanlık krizi' ve imkansız seçimler
4.4.2018
Çağımızın vebası: Çoğunlukçuluk
8.3.2018
Şeyhin dönüşü: Türkiye'nin yeni olmayan milliyetçiliği üzerine
14.2.2018
Türklüğe layık olmak!
31.1.2018
Vatan için ölmek...
23.1.2018
Afrin ve bir iç siyaset aracı olarak savaş
18.1.2018
Yerli ve milli yeni bir Türkiye peşinde
18.12.2017
Osman Kavala, PODEM ve Türkiye'de açık toplumun hazin sonu
27.9.2017
Türkiye’nin akademiyle savaşı ve direniş üzerine…
2.8.2015
Dolmabahçe mutabakatını kim bozdu? Bir çarpıtmanın hikayesi
4.5.2015
Bir AKP karşıtından AKP sevdalılarına mektup
28.4.2015
‘Yeni Türkiye’ safsatası bir yana, bildiğiniz Türkiye Cumhuriyeti bitti
8.4.2015
‘Sert mi yumuşak mı, kanlı mı kansız mı?’
06.01.2015
Ali Bayramoğlu’na bir yanıt: Waldo sen neden burada değilsin?
31.12.2014
Otoriterleşme ve büyük resmi görmek!
25.11.2014
‘Yeni Türkiye’nin üç ‘genç aydın’ı üzerinden rakamlarla yandaşlık
11.11.2014
Ölü seçici bir ‘genç akil’
17.10.2014
Çözüm sürecine dair bilmek istediğiniz her şey
11.10.2014
Sokaklar neden mi karışıyor? Bizi aptal yerine mi koyuyorsunuz?
27.09.2014
‘Hitler’in Erdoğan’dan farkı sadece bıyığının biraz kısa olmasıydı’
20.09.2014
Alkışlamak ya da alkışlamamak, işte bütün mesele… Bu değil!
29.08.2014
Bir millet bölünüyor!
16.08.2014
Mahçupyan ve ‘tarihsel çirkinliğin bir parçası olmak’
01.08.2014
‘Bizde ırkçılık olmaz’
22.05.2014
Erdoğan nefreti ve Soma; Gülay Göktürk’e bir cevap
08.05.2014
Yeni Türkiye'nin 'Zinde devrim bekçileri!'
06.04.2014
Türkiye kendi kaderini tayin etti: Ayrışma!
31.03.2014
Gülen cemaati de yenilgiye uğruyor...
15.01.2014
Köprüden önce son çıkış!
05.01.2014
AKP, cemaat ve barışı ‘rehin tutmak’
30.12.2013
Bu bir darbedir!
22.12.2013
Siyaseti savunmak ve 'Konjonktürel demokratlar'
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Emlak8



Emlak8

Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive