Yavuz BAYDAR



Bookmark and Share

Deveye Türkiye'de gazeteciliği sormuşlar... (I)


4.12.2018 - Bu Yazı 318 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 25 Aralık Pazar günü Roma'da bir gazeteci, bir meslek insanı olarak aktivistlik yaptım. Katıldığım büyük toplantı, aslında baştan başa bir 'gazetecilik aktivizmi' örneğiydi.

Dünyayı veba gibi saran otoriterleşme dalgası köklü bir basın, yavaş da olsa bağımsız bir yargı ve enerjik bir siyasi muhalefet geleneği olan İtalya'nın eşiğini aşmış, iktidara gelen biri açık ırkçı, diğeri popülist iki partinin liderleri halka ''gazete almayın, abonelikleri kesin, kurtarın bizi bu basından'' çağrıları yapmıştı.

Bunun üzerine hızlı refleks gösteren merkez sol eğilimli La Repubblica gazetesi uzmanların da katılımıyla günün önemli bir bölümünü ifade ve medya özgürlüğü adına bir sözlü direniş manifestosuna dönüştürdü. Gazetenin, öncesinde günlerce yaptığı tanıtımda, adımın önünde 'gazeteci ve ifade özgürlüğü aktivisti' yazıyordu.

La Repubblica'nın başyazı ve kanaat köşelerinde açıkça demokratik sol kimlik belirleyici olmasına rağmen, peş peşe sahneye çıkan konuşmacı editör ve muhabirlerin hiçbiri, bir siyasi hareketle özdeşleşme hatasına düşmeden, heyecanla mesleklerini, ve ona nehir yatağı oluşturan genel ifade özgürlüğünü savundular.

Bu net angajmanla kendilerini sınırlayıp özgürlüklerini, daha ötesi varlık nedenlerini tehdit eden iktidara meydan okudular.

Aşırı sağ yerine başka kimlikli bir iktidar aynı tehditleri savursaydı, çoğunu tanıdığım bu tutkulu İtalyan meslekdaşlar - başta eski editör Ezio Mauro veya mevcut genel yayın yönetmeni Mario Calabresi olmak üzere - hiç şüphem yok ki aynı manifestoyu düzenleyeceklerdi.

Roma'daki manifestoda dünya gazeteciliğinin durumu üzerine tartışma İtalya ötesinde ABD, Türkiye, Filipinler, Polonya gibi gazeteci düşmanlığının hızla tırmandığı ülkeleri de kapsarken, Türkiye'de de bir gazetecilik tartışması sürmekteydi. Aslında iki ayrı kulvarda yürüyen, birbirine pek değmeden giden paralel tartışmalardan söz etmek gerek.

Bunlardan ilki, meslektaşım Kadri Gürsel'in ''Ben de Sizin İçin Üzgünüm'' başlıklı yeni kitabı üzerinden başladı ve ağırlıklı olarak sol medya teorisinin, üzerinde mutabakat sağlanmamış kavramlar üzerinden tartışıldığı bir koridorda ilerlemekte.

İkincisi de ilginç: Türkiye'de farklı iş alanlarında faal olan patron tiplojisinin egemen olduğu 'çoklu medya grupları'nın, Doğan Medya'nın da havlu atması ardından Saray'ın 'İletişim Başkanlığı' tarafından simgelenen iktidarın kontrolüne geçmesiyle beraber girdiği çıkmaz sokakta çaresizliğini anlatan, bir dizi yazı yayınlandı.

Burada başı Demirören Medya İcra Kurulu Başkanı Mehmet Soysal'ın her biri ayrı S.O.S. veren köşe yazıları çekmekte. Türkiye Gazetesi yazarı Fatih Selek de bu tartışmaya kendi köşesinden katkıda bulunuyor.

Bu iki kişinin medya teorisine, bırakın solu, sağ-muhafazakâr bakışla da bir hâkimiyeti yok; ülkenin medya arkeolojisine dair tarih bilinçleri de çok zayıf.

Teori de bilmiyorlar, ama Türkiye'nin iyice çürümüş ekonomik ortamında taşıma suyla işleyen medya değirmenini tasvir eden pratiğe dair gözlemleri de, Türkiye'de bizim mesleğin köküne kibrit suyu ekildiği bu dönemde, son derece dikkate değer.

Yer yer kısırlaşma resimleri sergileyen bu tartışma akıntılarını izlerken, ister istemez malum soruyu hatırlıyorsunuz. ''Deveye sormuşlar, neden boynun eğri diye...''  ''Nerem doğru ki, demiş...''

Sonda söyleyeceğimi de başta söyleyeyim, yine deve benzetmesiyle:

Türkiye'de medyayı en azından asgari ve yeterli ölçüde kurtarmak, bu konjonktür ve koşullarda deveye hendek atlatmaktan beter. Çünkü ortada bir hendek yok artık; dev bir yarık ve dibi görünmeyen bir uçurum var.

Ama umutlar tamamen yitmiş değil, diyorsanız, yazının bundan sonrasını da okuyabilirsiniz.

Konuyu Ahval'de birkaç yazıyla ele almaya çalışacağım.

Ama bizi okuyanlar açısından şunu belirtmem gerek.

Kadri'nin ''Türkiye’de gazetecilik ölmüşken, yeni bir gazetecilik bilinci yaratmak umuduyla tartışma başlatmak da istedim'' sözleriyle ateşlenen tartışmaya sinen dolambaçlı dilden, siyasi dozu yüksek diskurlardan, malumatfuruş tavırlardan, yerli yersiz bazı teorisyenlerin isimlerinin satır aralarına sıkıştırılarak yürütülen bir çoklu diyalogdan, yazarları açısından bir tatmin duygusu üreyebilir, ama genç meslektaşlarımıza ve okurlara bir fayda sağlayacağından hiç emin değilim.

İzninizle ben de bir isimden alıntı ekleyip devam edeyim.

Geçen yüzyılın önde gelen düşünürlerinden Karl Popper (bu ismin hemen belli kesimlerde alerji yaratması riskini de göze alıyorum!), der ki:

“Bana göre, açıklık ve yalınlık, bütün aydınların temel sorumluluğudur; berraklığın olmayışı bir günahtır, ukalalık bir suçtur.”

Gerçekten de öyledir, halka her şeyi maddi ve somut verilerle, berrak argümanlarla, üzerinde mutabakat sağladığımız evrensel kavramları doğru kullanarak anlatmak gibi bir yükümlülük taşıyoruz, gazeteciler olarak.

Akademisyen dilinden arıtılmış bir söylem makbul olmalıdır bizde, o dili - o da gerekirse - sadece bir kaynak veya argüman yakıtı olarak kullanmalıyız ki, anlaşılalım.

Yazı uzadı, tartışmanın temel noktalarına sonraki yazılarda gireceğim. Ama öncelikle bazı kavramları ve kriterleri basitleştirip buraya alayım.

Kadri kitabıyla ilgili söyleşilerinde şunu vurguluyor: ''İyi gazetecilik profesyonellik, bağımsızlık ve namusluluk sacayağı üzerinde yükselebilir.''

Bu önermeye hiçbir itirazım yok. Başta dediğim gibi, köklü ve sakınılması gereken bir meslekten söz ediyoruz. Gazetecilik bir emek işi, bir pro bono (gönüllü) faaliyet değil.

Emek ürünü ve emeğin karşılığının alınması, bir hak. Bağımsızlık, mesleki kaygılar dışında, mesleğin ürünlerini ilkelere aykırı olarak etkileyecek bir angajmana girilmemesi, iktidar odaklarına biat edilmemesi demek.

Kadri'nin namusluluk diye tanımladığı, bizim yıllardır tartıştığımız - ve artık geçerliliğini yitirmiş olan - 'tarafsızlık' ilkesinin yerine kullanılabilecek bir kavram. Buna ben 'dürüstlük' diyorum.

Habercilik eninde sonunda, kaçınılmaz bir editoryal ayıklama, seçme ve sunma süreci olduğuna göre, bizler en azından kamuya karşı bu tavrımızı gerekli hallerde dürüstçe açıklamaya hazır olmalıyız. Burada elbette namusluluk ve dürüstlüğün bir ortak zemini var: Meslek etiği ilkeleri ve bunlara kayıtsız şartsız taahhüt.

Bu tartışmada Kadri'ye hararetle karşı çıkanları heyecanlandıran ve onu doğrudan veya dolaylı savunmaya iten bir kavram ise, aktivizm.

Gene basitlikte kalalım, bakalım Wikipedia 'aktivizm'i nasıl anlatmış:

“Aktivizm, toplumsal değişme ya da politik değişiklik meydana getirmek için bilinçli yapılan eylemleri tanımlar. Bu eylem çelişmeli tartışmalarda taraflardan birini desteklemek ya da muhalefet etmektir. Aktivizm sıklıkla protesto veya muhaliflik ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır, ancak aktivizm sayısız politik yönlendirmede yer bulabilir ve geniş bir biçim yelpazesi içinde oluşabilir. Örnekleri, bir gazeteye ya da politikacıya bir mektup yazmaktan, politik kampanyadan, ekonomik aktivizmden (tercih edilen şirketleri desteklemek veya boykot etmek gibi), toplantılardan, blog yazmaktan ve sokak yürüyüşlerinden, grevlere ve hatta gerilla taktiklerine kadar çeşitli şekillerde olabilir.”

Son olarak da, Kadri'ya karşı çıkanlar arasında tartışmayı zaman zaman 'İnsan mı doğaya hâkimdir, doğa mı insana?' veya 'Tiyatro mu, sinema mı?'' tarzı ortaokul münazaralarına çeviren ''ana akım medya'' kavramına dönelim.

Wikipedia şunu söylüyor:

“Ana akım medya, geniş kitlelerin zihin dünyasını hedefleyip etkileyen; öne çıkan düşünce ve tartışma akımlarını şekillendirip yansıtan kitle iletişim medyasına topluca atıfta bulunan bir kısaltmadır. Bu kavram, içinde mevcut kitle iletişim medyasından kaynaklanan düşünce akımlarına itirazları, karşıt görüşleri içeren alternatif medya kavramına karşı, ayrıştırıcı olarak kullanılır.”

Ana akım medya pek çok ülkede, eli başka iş faaliyetlerinde olan patronların kurduğu veya satın aldığı, içinde TV, radyo, gazete, dergi ve internet sitelerinin yer aldığı medya grupları tarafından temsil edilir. Ben bunu bizde çok uzun zamandır 'patron medyası' olarak adlandırıyorum. (Yaklaşık 30 yıldır bu grupların sahipleri mesleğimizi kemirip çürüttükleri, mesleki kültürü kirlettikleri için 'merkez medya' tabirinin de doğru olmadığını düşünüyorum.) 

Ama ana akım medyayla ilgili Kadri ve onunla tartışanlara, iki unutulan hususu da ekleyeyim:

Ana akım medya'nın 'merkezcil' işlevinin hala geçerli olduğu - Almanya, Norveç, İngiltere, İsviçre, Kanada gibi - ülkelerde temel belirleyici unsur, bağımsız veya özerk kamu yayıncılığının anayasal güvence altına alınmış varlığıdır. Ticari kaygıdan uzak bu yapılar, demokrasinin payandalarıdırlar, denebilir.

Türkiye'de kamu yayıncılığı asla var olmadı. Sürekli iktidar baskısı altında tutulan TRT her daim bir 'devlet yayıncısı' olarak kaldı. Bu açıdan da ülkede bir ana akım medyadan söz ederken bunu hatırda tutmak gerekiyor. 

İkincisi, ana akım medya, hemen her demokratik ülkede, medya sektörünün temel kriterlerinden biri olan 'kanaat çoğulculuğu'nu da içinde barındırır.

Alternatif medya genellikle bir yelpazeye yayılmış renklerden sadece birini temsil ederek kolektif olarak bakılınca bir topluluk oluştururken, ana akım medya normal şartlarda çelişkili, hatta zıt görüşlere yer verir ve kamu yayıncısı kuruluşlarla beraber, demokrasinin olmazsa olmazı sayılan 'kamusal tartışma'ya sürekli zemin sağlar.

Bu bakımdan da ülkemizde, Kadri'nin ve Ergun Babahan'ın işaret ettiği gibi, söz konusu temel işlevi ancak kısa aralıklı dönemlerde yerine getirmiş olan son derece sorunlu bir ana akım medyadan söz edebiliyoruz.

.

Facebook Yorumları

Kod8
4.12.2018
Deveye Türkiye'de gazeteciliği sormuşlar... (I)
12.10.2018
Oya Baydar 'Bize ne oldu?' diye soruyor, cevaplar belki burada
5.10.2018
Bu medya ve demokrasi: Erdoğan haklıdır
28.8.2018
Cumhuriyet okur temsilcisi, müebbet mahpus yazar Ahmet Altan'a karşı
15.8.2018
Bir Türkiye hastalığı: Zifiri karanlıkta 'muhalefetçilik' oynamak
11.7.2018
Ülkenin üzerine heyula gibi çöken 'şey' nedir?
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan DÜZCE YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Kod8
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları



Kod8