• 10.12.2012 00:00
  • (4029)

 Komünistlikle suçlanarak atılmayı içime sindiremediğim 12 Mart faşizm döneminde giriştiğim hukuk mücadelesini, orduya yeniden dönerek kazanmış olsam bile; kısa bir süre sonra nüksederek geri gelecek olan 12 Eylül faşizmiyle, bu çabalarımın ömür tüketen boşuna gayretlerden olduğunu anlayacak ve o yüzden istifa ederek, bu defa artık kendi isteğimle ayrılmak isteyecektim.

Bürokratik işlemlerimin bir an önce bitmesi için de, elden takip etmek üzere Ankara’ya gidecek, ilişik kesme evraklarımın olgunlaşmasını Kara Kuvvetleri’nin şubeleri arasında bizzat mekik dokuyarak gerçekleştirecektim.

Uğramam gereken yerlerden biri de Moral Şubesi idi. Adına bakarak beni bekleyen sürprizin ne olabileceği hususunu ilginç bulmuş, şube müdürü albayın odasına bir hayli merak ve hevesle girmiştim.

Bakındıkları listelerde adımı ilkin bulamadılar. Belli ki sıra dışı bir durumdu bu. Ama daha sonra akıllarına düşen bir başka dosya ile şaşkınlıklarını giderdiler.


“Tamam, gidebilirsin; bizimle bir işin yok!”
 dedi albay, uzattığım kâğıtlara parafını atarken.

İyi de, benim merakım daha da artmıştı şimdi. “Ne olacak idiydi de, sanki bana gelince olmamıştı” duygusu veren konuşmalardı çünkü aramızda geçenler.

Albay, “On dört numaralı kararname ile istifası kabul edilenlere şilt yok, sen de onlardansın” demişti, sözde moral işlerden sorumlu, silme bir nobranlıkla.

İnsiyaki bir gülümseme, bütün acılığıyla dondu kaldı yüzümde o an.

Toparlandım ve dedim ki, “Yıldızımız barışmasa da, ne olursa olsun, on yaşımdan otuz beşime kadar bu kurumda çileyle geçti şu ömrüm. Meraklısı olmadım hiç, o dağıttığınız şiltlerin miltlerin. Ama orduevlerindeki balolara davet edip şarkılar söylettiğiniz, gazinoların üçüncü sınıf uvertür şantözlerine ve dansözlerine lâyık bulduğunuz o şiltleri bana çok görmenizi şiddetle kınıyorum, şimdi sizin. İyi ki de ayrılıyorum aranızdan”.

Liyakatin yerlerde süründüğüne bolca tanık olduğum ordudaki bu sorun, kendi döneminde Uludere köylüleri bombalandığı ve jeti de Suriye sularında düşürüldüğü hâlde Hava Kuvvetleri Komutanı’nın“hizmetteki başarıları kendisinden beklenenlerin üstünde olanlara verilen” madalya ile ödüllendirilmesi yüzünden, beynimize sıçraması için birden kan pompalattı yüreklerimize.

Bu konunun en göze çarpan yanı, hukuki dayanağını 926 sayılı TSK Personel Kanunu’ndan alarak“Savaş Takdirnamesi, Nişan ve Madalya Yönetmeliği” ile “Ödül Yönetmeliği”düzenlemeleriyle “Taltif” hususlarında bile kendisini sadece devletin “Madalya ve Nişanlar Kanunu ve Yönetmeliği”nden değil, her zaman ve her konuda yaptığı gibi yasama ve yürütmegücünden de soyutlayarak, kendi içine kapalı ve özerk bir kurum olmayı burada da sürdürdüğü anlaşılan, ordudaki o sistematik akıldır.

Nitekim, mevzuattaki ödüllendirme yetkileri sadece askerlerin olmakta; Milli Savunma bakanına gelindikte ise, gene bir asker olan Bakanlık müsteşarından daha öteye gidilememektedir.

Cumhurbaşkanının ve başbakanın devrede olduğu hâllerde bile, “(aynı zamanda Genelkurmay başkanı da olan) Silahlı Kuvvetler komutanının inhasını esas alan teklifler, hiçbir makam tarafından iptal edilemez” denerek, hükmün kurgusu boşluğa itilmektedir.

Meselâ ordudaki doçentlik ve profesörlükler dahi birer bilimsel paye olmaktan çıkarılmış, generallerin sözünden çıkmayan uyumlulara(!) dağıtılan birer ulûfeye çevrilmişlerdir.

Çünkü adayların öncelikle Harp Okulları Kanunu’ndaki ifadesiyle “...haklarında müspet nitelik belgesi doldurulmuş olmak” şartına bağlı bulunmaları, ne gibi bir bilimsel yaratıcılığın göstergesi sayılabilir?

Doçent ve profesör olmaya giden yol, nasıl olur da generallerin düzenlediği bir belgeden geçer?

Generallerin ancak kendilerine sadık olanları öğretim üyesi yaparak ödüllendirdikleri bir sistemden bu ülkeye hayır mı gelir?


“Bilimsel özerklik”
ten dem vurup, ardından da “Atatürkçü görüşü tam olarak benimsemiş”siyasal subaylar yetiştirmeye kalkmak, hangi eleştirel aklın ürünüdür?

Lâkin, unutmayalım ki bütün bunlar Yasama ve Yürütme’nin düzenlemeleri sayesinde olmaktadır.

Bunun müsebbibi olarak, vesayeti nedeniyle eskiden ordu gösterilirdi. Ne ki, artık buna sığınmaya olanak kalmamıştır. Eğer saydığım bu müesseseler hâlâ varsalar, bunun AKP yüzünden olduğunu çıkıp dobra dobra söylemenin şimdi tam zamanıdır.

Zira, hâl yoluna koyacağım diyerek geldiği hâlde hiçbir şeye el sürmeyen bir siyasal anlayış, bu yurda en büyük kötülüğü yapıyor olan anlayıştır.


[email protected]