• 5.11.2012 00:00
  • (4740)

 İslam’ın ikinci kaynağı (kavli sünnet olan) hadis kitaplarında Peygamber as.’ın iki halife-imama cevaz vermediği rivayet edilir. Doğrusu bu rivayet (erklerin ayrılığından dolayı) modern devletlerdeki çift başlılık durumuna tam uymasa da iyi bir örnek teşkil eder.

 29 Ekim günü Ankara’da Cumhuriyet Bayramı kutlamalarındaki ‘barikatın’ yol açtığı “çift başlılık” polemiği, uzun süre konuşulan başkanlık veya yarı başkanlık tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı.

2007’nin 12 Nisan’ında dönemin Genelkurmay başkanının bütün ‘azametiyle’ “ben sözde değil, özde laik cumhurbaşkanı istiyorum” dediği günden birkaç gün sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi 11. Cumhurbaşkanını seçmek için oylamalara başlayacaktı. Cuntanın Büyükanıt üzerinden yaptığı bu “HÖT”ten dolayı bazı korkak siyasetçiler meclise girmeyince cumhurbaşkanlığı seçimleri netice vermemişti.

Ürkek 27 Nisan e-bildirisi TBMM’nin cumhurbaşkanı seçimini zora sokunca siyasetin bu duruma çare bulması gerekiyordu. Ak Partinin “cumhurbaşkanı halk tarafından seçilsin” kararı ülkeye yepyeni bir ufuk açmıştı. Süreci biliyorsunuz; erken seçim süreci, TBMM cumhurbaşkanını seçip “uzatmalı cumhurbaşkanı” A. Necdet Sezer Köşkü Sayın Abdullah Gül’e bırakmıştı ve referandum.

O süreçte yapılan “cumhurbaşkanını halk seçer” değişikliği bir nevi başkanlığa geçiş gibiydi. Zira halkın seçtiği cumhurbaşkanı doğal olarak güçlü bir cumhurbaşkanı olacaktı. 12 Eylül anayasasıyla cumhurbaşkanına verilen ‘yürütmenin başı’ yetkisi de gücüne güç katacaktadır.

Ama gerçek manadaki başkanlık tartışmaları çok önceden başlamıştı. Başkanlık sistemi daha önce rahmetli Turgut Özal tarafından dile getirilmişti. Özal, ABD tipi tam başkanlık sistemini hayal ediyordu. 28 Şubat post modern darbenin “sivil” mimarı S. Demirel de dönemin bulanık havasından yararlanıp bir kez daha seçilebilsin diye başkanlık sistemini dile getirmişti. Hayal ettiği sistem Fransa tip yarı başkanlıktı.

Başkanlık sisteminin dört başı mamur şekli ABD’de iç savaşlar sonunda görülmüştü. Bu süreçte çok uzun ve çetin geçen tartışmalarla kabul görmüş, o dönemin karakterini taşımıştır başkanlık sistemi. Daha sonraları pek çok Latin Amerika ülkesinde ve 1900’lü yılların ortalarından sonra da içinde bulunduğumuz Ortadoğu ülkelerinde başkanlık sistemine geçilmişti. Başkanlık sistemleri halkın iradesini yansıtmaya yeterli gelmediği gibi tek bir versiyona da sahip değil. Sistem olarak en önemli istisnası Fransa’da onlarca yıllık kargaşanın ardından De Gaulle’ün verdiği büyük mücadele sonunda geçilen yarı başkanlık sistemidir.

Her başkanlık sisteminin demokrasi olmadığı gibi, pek çok ülkede krallıktan devşirme başkanlıklar da oluşa geldi. Gelişmemiş ve Orta Afrika’daki kabilelere dayalı ülkelerde başkanlığın halkın iradesini yansıtmadığı bilinen bir gerçek. Bu sebeple Afrika, Latin Amerika ve Ortadoğu’daki başkanlık rejimlerinin diktatörlüğe dönüşmesi halkımızın zihninde başkanlıkla ilgili birtakım olumsuzluğa sebebiyet verebilir.

***

Yukarıda da ifade ettiğim gibi anayasadaki yetkilere bakıldığında cumhurbaşkanının halk tarafında seçiliyor olması onu doğal olarak güçlü kılar. Mevcut yetkilerle halkın seçtiği cumhurbaşkanının başbakan ve hükümetle uyumlu olması oldukça zorlaşır. Eğer son 6 yılda bu sorun yaşanmıyorsa sayın cumhurbaşkanı ile sayın başbakanın uyumlu olmasına borçludur. “Bugüne kadar farklı partilerden gelen Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasında görülen ‘çift başlılık’ sorunu yeni durumda (cumhurbaşkanının halk tarafından seçiliyor olmasından dolayı A. Ay) daha da derinleşme istidadına sahiptir. Gül-Erdoğan ikilisi ideal bir uyum yakaladığı için bugün herhangi bir sorun yaşanmamaktadır, ama gelecekte farklı aktörler arasında bu uyumun yakalanamaması durumunda ciddi olumsuzluklar ortaya çıkabilir.” (Y. Akdoğan) Öyle olumsuzluklar ki devleti kilitleyecek boyutlara varabilir. Özellikle halk tarafından seçilen cumhurbaşkanının anayasadan aldığı yetkilerle hükümete sorun çıkarması her zaman mümkündür. Halk tarafından seçilmedikleri halde Özal-Yılmaz, Demirel-Çiller, Sezer-Ecevit ve Erdoğan arasındaki gerginliklerin neye yol açtığını hatırlıyoruz.

Bu konuda Türkiye’deki “erklerin ayrılığı” ile ilgili sıkıntıları da hatırlarsak bu güçte bir cumhurbaşkanı ile hükümetin ve dolayısıyla başbakanın muhtemel güç savaşları kaçınılmaz olur. Erklerin ayrılığının sıkça ihlale uğradığı Türkiye’de bu ihlalleri parlamentarizmle aşmak oldukça güçtür. İdeolojik bağı güçlü yargı ile popülist olması kaçınılmaz olan siyasilerin iktidarı aynı endişeleri taşımayabilir. Erklerin “alan” genişletmelerinin sıkça yaşandığı (ör. Anayasa mahkemesinin baktığı davalardaki usul-şekil tartışmalarında yasamanın alanını daraltma girişimleri) sistemimizde başkanlık, yapısal değişikliklerle buna son verecektir.

Ayrıca,

Ülkemizde çok tartışılan “kuvvetler ayrılığı”nı tahkim kılmak, yürütme/kabine üyelerinin parlamentoda görev almayacak olmaları sebebiyle başkanlıkla mümkün olabilir. Bu da yasama ile yürütme erklerini ciddi şekilde bağımsızlaştırıcı özellik taşır.

Başkanlık sisteminde ayrıca iktidar partisinin ‘önerge avantajı/üstünlüğü’ de tarihe karışacaktır. Zira başkan, sorumluluğu gereği büyük bir kitleye hesap verme pozisyonundadır. Milletvekillerine, bağımsız yargıya, halka karşı birinci derecede sorumludur başkan. Yaptığı düzenlemeyi önce halka kabul ettirmesi gerekir. Sonra Meclisin onayına sunar ve bu vekilleri daha güçlü kılıcı bir uygulamadır.

Hasan Celal Güzel’den alıntılayacağımız maddelerle yararlarını sıralayacak olursak;

1. Yürütme yetkisi esas olarak Başkan'a ait olacağı için, 'dinamizm' sağlanabilecektir.

2. Merkezî İdare ile Mahallî İdare'nin dengelenebileceği ve üniter devletin rahatlıkla uygulanabileceği bir sistemdir. (Sayın Güzel’in gereksiz endişesi. A. Ay)

3. Yerinden yönetime engel değildir.

Sayın Güzel sakıncalarına örnek olarak da “yarı Başkanlık Sistemi uygulamasında Parlamenter Sistem özellikleri ağır basarsa, sistem kolaylıkla yozlaşarak kısır döngülü bir 'parlamentarizm' hâline dönüşebilir” kaygısını belirtmiştir.

Türkiye gibi hızlı değişim sergileyen ülkelerde siyasi istikrar, seri karar verme ve inisiyatif alma, güçlü temsil kuvvetler ayrılığı gibi konularında başkanlık veya yarı başkanlık sisteminin gerekli olduğu kanaatindeyim. Hem yarı başkanlık sistemi karakteri gereği parlamentodan kopuk kalamayacağı için bize daha uygun düşer.

Ancak Taha Akyol’un belirttiği ve unutulmaması gereken bir realite var;

Bugüne kadar “parlamenter sistemden başkanlık sistemine normal usullerle geçen bir ülke yoktur. Anlayacağımız ülkeler ya kuruluş aşamalarında, ya da eski komünist ülkeler gibi, sistem bütünüyle çöktükten sonra yeni baştan kurulurken başkanlık sistemini inşa ediyorlar.”

Bu tartışmaların ötesinde benim için yarı/başkanlık sistemi, cumhuriyetin 100. yılında 9. yılını bitirip 10. yılına girmesi apayrı bir anlam ifade edecek.

Yok, aday olmayacağım,

Yeni bir “10. yıl marşı” güfte ve bestesini düşünüyorum da…

Twitter: @ahmetay_