• 16.11.2012 00:00
  • (5893)

 Yazımızın bundan önce yayınlanan 1. bölümünde Dindarların Kürt sorununa uzun yıllar nominalist yaklaştıklarını ve Kürt sorununun çözümü için ciddi bir paradigma ortaya koyamadıklarını ifade etmiştim. Bu bölümde geçmişten beri dindarların yaşadıklarını anlatmaya çalışacağım ki konumuza hakkaniyet hâkim olsun.

Rahmetli Cemil Meriç’in dediği gibi adına aydın denilen “Türkçe konuşan Fransızlar”ın asla tahammül göstermedikleri, “halkımızın % 99’u Müslüman olduğu halde…” ile başlayan cümleler ülkenin bilinen gerçeğiydi. Ve onları öfkelendiren bu ifade, Türkiye sosyolojisine yabancılıklarından kaynaklı değilse eğer, ülke gerçeklerine olan tahammülsüzlüklerindendi(r).

Aslında,

Din(darlık) düşmanlığı üzerine bina edilen laikçilik yüzünden çok cürümler işlendi. Bunu “cumhuriyetçilerin” halkı bir türlü istedikleri gibi değiştirememelerine ve yeni bir halk yaratamamalarına bağlıyorum. Çünkü yeni devlet(çiler) aynı zamanda 'yeni bir halk' da istiyorlardı. Bunun için yeni Cumhuriyetin/ulusdevletin parametrelerinden biri etnisite ise diğeri de laisizm olarak belirlenmişti ve Osmanlı halkı bu parametrelerle uyum sergileyebilecek anlayışa (daha doğrusu inanca) sahip değildi. Bunun gerçekleşmesi için inancına bağlı halkın yaşadığı ülkemizde temel normlar kodifike edilirken öncelikle seküler, batı(lı) değerler esas alındı. Sonra da bu değerleri kabul edecek teb'a/halk 'yaratmak için' halka olmadık acılar yaşatıldı.

Bu despotlukla geçici bir başarı sağlasalar da inanç kodları çok güçlü ve sağlam olan Anadolu halkını ne Sünniliğinden ve ne de Aleviliğinden vazgeçirebildiler. Kendi içindeki kurda yenilmemesi de yine Anadolu insanının inancıyla arasındaki sağlam bağdan kaynaklıydı.

Cumhuriyetin "halka rağmen”cileri ‘yeni devlet-yeni halk’ parolasıyla yoluna devam etmeye karar verdiklerinde  -önemli bir kısmı okur-yazar olan- Osmanlı halkını bir sabah uyandıklarında okumaz-yazmaz olarak görme gereği duymuşlardı. Harflerin gece yarısı operasyonuyla Latinceye çevrilmesi bu amaca hizmetti. Ancak, yeni durumun halkın cahil olduğu/edildiği anlamına gelmediğini nice zaman sonra anlayabildiler. Çünkü halkımız ‘sadece yeni harflerle yazamama ve yeni harflerle yazılanları bir süre okuyamama’ durumuyla karşı karşıya kalmıştı. Bu süre içinde batıda eğitim gören ve cumhuriyetin kurucu felsefesini oluşturmaya hazırlanan ekip, halkın kutsal inanç ve vazgeçilmez değerlerini altüst etti. (bkz. Atatürk İlke ve İnkılâpları) Bunların başında eğitim sisteminin sekülerleştirilmesi geliyordu. Tevhid-i Tedrisat’la alternatif eğitimlere de kapılar kapatılmış, cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren özellikle “eğitimde yenilik” denilerek tamamen ruhsuzlaştırılan, halkın inancına ve değerlerine husumet besleyen bir eğitim sistemine geçilmişti.

Sonraki dönemde bu sistemin yol açtığı ‘kendine yabancılaşma’dan dolayı halkını/vatandaşını ‘ötek’ileştiren jakoben güçler, 1924'ten sonra 80 yıl boyunca (Türk-Kürt ayırımı yapmadan) dindarlara ve Alevilere hayatı zindan etti. Tek tipçi sistem, ülkede asırlarca kendi kimlikleriyle barış içinde “her dil ve dinden toplumun fıtri insicamını bozmuş, bu renkli yapıyı tekil ulus toplumuna dönüştürmek amacıyla inkâr, asilimasyon ve imha politikası uygulamış, buna direnen kesimleri 'te’dip ve tenkil' adıyla katliam, işkence ve sürgünle” cezalandırmıştı. Bütün bunlara rağmen ‘uslanmayanlar’dan kurtulmak için de sistemin yılmaz bekçilerinden Mümtaz Soysal mübadele önerisiyle kalıcı çözüm! buluvermişti.

Sorunlarına bu denli yabancı kalan anlayışın büyütüp beslediği ve tamamen insani, doğal haklardan ibaret olan Kürt(lerin hakları) sorunu da bunların eseridir. 1984 yılından itibaren PKK ile yürütülen “düşük yoğunluklu savaş”ın çıkmaza sürüklediği sorun da iki tarafın sahip olduğu seküler aklının eseridir.

Kürtlerin hakları sorunu –ki ‘cumhuriyetle yaşıt bir sorundur’-, bu yıllarda Kürtlerin etnik kimliklerini inkâr eden ve yok sayan bu ulus(çu) devlet aklının, halklarımız arasındaki birleştirici unsur olan İslam bağını ortadan kaldıran laikçi karakteriyle üretilmiş bir sorundur. Her ne kadar bu sorunun oluşmasında başka faktörler olsa da onlara temel teşkil eden asıl neden bu seküler akıldır.

Bunun için Kürt sorununun temel müsebbibi olan cumhuriyetin seküler aklı, -‘ötekiler’in sorunlarına çözüm istemediği gibi- Kürtlerin hakları sorununda da çözüme dair adım atamaz(dı). Bu akıl, 28 yıldır (Özal ve Ak Partinin açılımları dışında) sorunun silahsız çözümüne ilişkin bir kere olsun kılını kıpırdatmadı. Tam aksine binlerce çocuğumuzun ölümüne sebebiyet veren devletin militarist anlayışı sorunları çözmek yerine, en masum talebi PKK ile bir tutarak, kan akıtıp sorunu erteleme yolunu seçti. Devlet, hiçbir şekilde “beka sorunu” yaşamadığı halde kamuoyunu “devletin bekası için” deyip enva-i çeşit haksızlığa duyarsız hale getirmişti. Dolayısıyla alabildiğince kirletilmiş “düşük yoğunluklu savaş”ı kirli emelleri olanların çözmesini beklemek beyhudeydi. Hal böyleyken adı “düşük yoğunluklu” olarak konan savaşta bugün için çözüm ve barışta dominant olmak isteyenlerin “kirli”liğe bulaşmamış olması şarttı(r).

Ülkede 28 yıldır yaşanan “düşük yoğunluklu savaşın” kirli bir savaş olduğundan zerre kadar şüphe duyulmaması lazım. Ama şunu da belirtmeliyiz ki bu savaşı kirli kılan tek başına ne devlet ve ne de örgüttür. Son beş yılda ETÖ ve BALYOZ davalarında yargılanan zanlıların-sanıkların itirafları ve iddianamelerdeki kirli iş ve ilişkiler içeren bilgi ve belgeler, iki kardeş halkın 30 yıl boyunca Kürtlerin Hakları Sorunu üzerinden ne kadar ve nasıl istismar edildiğini, nasıl manipüle edildiğini ortaya koymaktadır. Zaten ezilen halk, şiddet yanlılarının dayatma, ajitasyon ve telkinleriyle devletin ve örgütün partizanı haline getirilmiştir. Bu sebeple (kısmen rahmetli Özal dönemi hariç) 2002 yılına kadarki süreçte kan akıtma dışında projesi olmayan zihniyetin, sorunun insani, adil ve kardeşliğe yakışır çözümüne ilişkin sözlerinin olması da beklenemezdi.

“Biraz geriye dönüp sürecin ayrıntılarına bakıldığında, 1984-1999 yılları arasında çatışmalarda öldürülenlerin çok büyük bir yekûn olmadığı görülecektir. Söz konusu yıllardaki ölümlerin geneli, kaos yaratmak ve halkı sindirmek maksadıyla devletin masum vatandaşları insanlık dışı metodlarla katletmesi, örgütün taraftar toplamak üzere sivilleri öldürüp devletin üzerine yıkması ve korku yaratmak için başta korucu aileleri olmak üzere Kürtleri öldürmesi ve örgüt içi infazları sonucunda gerçekleşmiştir.”(mealen S. Bülent Yılmaz, İslah Haber)

Yani,

Akan kardeş çocuklarının kanında devletin ve PKK’nin seküler aklının tutulması rahatlıkla görülmektedir. Aksi takdirde 30 yılda, binlerce günde, hep aynı yöntemlerle on binlerce gencecik evladımızı toprağa vermenin izahı olabilir mi?

Bütün olup bitenlere rağmen didarların sorunu çözmek için elini taşın altına koymalarının gerekli olduğuna inandığımız bir süreçteyiz. Elbette ki dindarların her zaman dini referanslara dayalı çözüm yöntemleri olmuştur.

Peki, dindarlar bu sorunun oluşmaması için geçmişte ne yaptılar?

Pazartesi günkü yazıda, inşaallah…

Twitter: @ahmetay_

_______________________________________________________________

*Halkın, bireyin değil, ancak devletlerin yönetiminin ‘laik’ olabileceğini göz ardı ederek…