• 21.12.2012 00:00
  • (6628)

 Geçen gün başbakan yardımcısı Sayın Bülent Arınç’ın Sayın Gültan Kışanak’ın gördüğü işkenceler üzerine "o işkenceleri görseydim ben de dağa çıkardım” açıklamasından sonra ‘Esat Yıldıranlı vicdanlar’ köpürmeye başladı.

BDP milletvekili Sayın Gültan Kışanak 12 Eylül cuntasının insanlık ailesine “biz insan mıyız? Bize yazıklar olsun” dedirten işkencelerinden sadece küçük bir kesit anlatmıştı. Buna Sayın Arınç’ın gönlü, yüreği dayanamadı. Ama inanın o işkencelerin devamını ne G. Kışanak anlatabilir ve ne de B. Arınç dinleyebilir. Köpek Jo’nun bile itiraz ettiği işkenceleri Oktay Yıldıran ve gönüllü emir kulları büyük bir zevkle yapıyorlardı.

Şimdi ilerde daha tafsilatlı yazacağım işkencelerimden birkaç tanesini kısa kısa anlatıp geçeyim.

Yıl 1982 Temmuz ayı, guatr hastası olduğum söylendi, Erzurum’da konu ile ilgili iyi bir doktoru tavsiye etmişlerdi. Rahmetli babamla Erzurum’a gitmiş ve doktorun tavsiyesi üzerine bir süre kalmıştık. Erzurum’u gezerken İran İslam cumhuriyeti Konsolosluğu tabelası gözüme ilişmişti. Aylardır ‘İranlı birilerini görsem de İslami İran’ın Hafız Esad’ın insanlık dışı Hama katliamına verdiği desteği(n hesabını) sorsam’ diyordum.

Hiç düşünmeden girdim içeri konsolosluğun kapısında duran görevliyle konuştuktan sonra. Biraz agresif ama makul sorularıma cevap vermekten imtina ettiler. Bana ‘biraz sabretmem halinde en üst düzey yetkili olan (daha sonra büyük elçi ve BM İran temsilcisi olan) Muhammed Ali Taheri’nin gelip bu sorduklarıma cevap vereceğini’ söylediler. Çay ikramından sonra Sayın Taheri gelip sorularıma cevap vermeye çalıştıysa da tatmin edici bir şey söyleyemedi. Ben de birkaç dergi ile konsolosluktan ayrıldım.

Bu görüşmeden 1 ay sonra Diyarbakır’dayım sohbet ettiğim arkadaşlara Erzurum’da görüştüğüm konsolosun Hama katliamıyla ilgili ciddi hiçbir şey söylemediğini ve “İslami İran” diye yere göğe sığdıramadığımız devletin kendi menfaatleri gereği Hamalı Müslümanların kanına bulaştıklarını anlattım. Akşam namazı sonrası Ulu camiinden ayrılırken Çarşiya Şewiti denilen bitpazarından geçiyordum ki gözlerim ve ellerim arkadan bağlandı. Neye uğradığımın şaşkınlığını yaşarken bir araca bindirilip küfürlerle yola devam ettik.

Uzatmayayım,

Gözlerimi açtığımda büyük harflerle “ALLAH’SIZ YER” yazısını gördüm. Beni aldıkları oda karanlık ve korkunçtu. Allah’a cc ve Resulullah as’a olmadık küfürlerden sonra abuk sabuk sorular sordular bildiklerimi cevapladım. Mesela Şiilik nedir? Şeriat nedir? Sen şeriatçı mısın? İran’ı neden kötülüyorsun? Sen hangi örgüttensin gibi soruları tek tek cevapladım. Ama Türkiye İran gibi olur mu? Türkiye İran’a mı yoksa Suudi’ye mi benzemeli, arkadaş çevren hangi örgütten vs. gibi sorulara ise kendilerini kızdıran cevaplar vermiş olmalıyım ki yatırıp elektrik verdiler. Onlar tuttukları şeyi göğsüme, karnıma tutuyorlar ben de ping pong topu gibi ‘Allah’ deyip fırlıyorum yerimden. Dakikalarca devam eden bir işkence türüydü. Devamındaki günlerde sulu, askılı ve buraya yazılamayacak işkenceleri bir bir uyguladılar. Doğrusunu söylemek gerekirse imanımdan aldığım güçle ayakta kalabildim.

Mayıs 1983'te bu sefer eve baskın, gözaltına alınma, işkence derken görevden alınıp 1402'ye göre yasaklı hale getirildim. Bir yıllık mücadelemiz sonunda Kovuşturmaya gerek yoktur' kararına rağmen bize yasaklılığımın uzun yıllar süreceği (ki 6,5 yıl sürmüştü) söylendi. Üç ay boyunca her gün gidip karakola buradayım diye imza veriyordum.

Evliyim, çocuklarıma bakmak zorundayım. Babam da sürgün edildiği için ciddi sıkıntılar yaşıyoruz. Önce memleketim olan Bingöl'de çalışmak istedim ve bu isteğimi iş sahibi bir arkadaşa ilettim, sağ olsun bana hemen yarın başlayabileceğimi söylediyse de bir gün sonra gittiğimde 'sıkıyönetimden elemanların geldiğini ve çalıştırılmam halinde ciddi sıkıntılar yaşayacağını' söyledi. Yapılacak bir şey yoktu, Elazığ'a gidip (Temmuz 1984) orada babamın bir dostunun otelinde çalışmayı denedim. İlk günü sorunsuz atlatacaktık ki otele baskın ve ben yine işkencelerdeyim. İşkencede sorgu ve sual yok, sadece 'Allah'ınız nerede, yardıma gelse ya? Siz adamsanız, şerefiniz varsa ülkeyi terk edersiniz' diyorlardı. Nereye gideyim, vatanım burası itirazıma 'PKK var, Bekaa var, gitsenize, namusunuz varsa gidin haydi' diyorlardı. Neyse ki işkence bir gece sürmüş ve öğleden sona Bingöl arabasına bindirilmiş ve Bingöl'e 'sürülmüştüm' yeniden.

Buralarda çalışamayacağımı anlayınca Antalya'ya gidip (Mayıs 1985) orada bir dostun işletmesinde çalışmaya başladım. Akşam iş çıkışı kapıdan sorgusuz sualsiz emniyet aracına bindirildim. Bir buçuk gün boyunca üzerimde denenmedik işkence bırakmadılar. Bir de sıkı tembihatta bulunuyorlardı 'Allah yok, peygamber izinli. Eğer namusunuz varsa Bekaa'ya gidersiniz, PKK'ya katılırsınız.' İkinci gün otogara götürülüp Diyarbakır otobüsüne bindirildim. Diyarbakır otogarına iner inmez hazır bekleyen polisler tarafından aracın içinden alınıyorum. Eller, gözler kapalı. Gerisini ne siz sorun, ne ben anlatayım. Sadece iki şey söylemek istiyorum:

   Burada da bana adres olarak Bekaa-PKK hattı gösteriliyordu.

  Daha çekecek çok işkencelerimin olduğunu söylüyorlardı el-hak doğruydu. Bir bir yaşattılar. Ya işkence sırasındaki küfürler? İnsandan olma bir eniğin dahi söylememesi gereken türdendi.

   Devletimin bana işkencelerini ilerde en ayrıntısına kadar yazacağım, ama ömrümde hep 'İslamcı' olan bana sürekli Bekaa ve PKK'yı adres göstermelerini anlamakta gecikmediğimi bu yazıda anlatmalıydım. Bu sebeple hala devlet denilince aklıma çok da güzel şeyler gelmiyor. Zira devletin bağırsakları hala temiz değil.

Bu yüzden Sayın Kışanak her yaşadığı işkenceyi anlatamaz ve anlatsa bile Sayın Arınç’ın dinleyebileceğini sanmıyorum, hatta iddia ediyorum Bülent bey dinleyemez.

Twitter: @ahmetay