• 11.01.2013 00:00
  • (6057)

 Türklerle 850 yıldır kardeşolan Kürtlere 1924'ten sonra hayatta kalmaları için Türk olmaları dışında bir seçenek bırakmayan jakoben Kemalizm, ulusdevlet olmayı inkar ve asimilasyonla başarabileceğini sanıyordu.

Kemalistler, seküler-laik ulus inşasında Türk halkına da inancından dolayı zulmü reva görmüştü. Düşündükleri Türk-laik-munis (ve sürekli düşmanları tarafından yok edilmeyi bekleyen) 'paranoyak' bir millet oluşturmaktı.

Bu zihniyet yüzünden kendilerini öteki gören, dertlerini dinletemeyen, kendilerini ifade etmeye izin verilmeyen bu 'öteki'ler işi kalkışmalara, anarşiye, teröre, isyana kadar vardırdı.

Şeyh Said ile başlayan İslami itiraz, Seyid Rıza'nın kültürel-örfi-Alevi itirazıyla devam etti. Keza Anadolu'da da cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren İskilipili Hoca gibi dini itirazlara yol açan hareketler görüldü.

Bunların en uzun süreni, PKK ile başlayan ulusalcı Kürt kesiminin silahlı mücadeleyle hak talepleri oldu. 1978'de başlayan süreç, 1984 Ağustos'uyla yeni bir boyut kazandı. PKK militanları Bekaa Vadisinde gerilla eğitim alıyor, Suriye ve Irak üzerinden sınırı geçip karakol basıyor, köy yakıyor, korucu öldürüyordu. 1990'a az kala, PKK artık şehirlerde de eylemler yapmaya başladı. PKK ile mücadelede, PKK ve başta JITEM olmak üzere devletin rutin dışına çıkan güçlerinin sebep oldukları cinayetlerlerle, kayıplarla,  faili meçhullerle  60 bin insanımız hayatınıkaybetti.

Önceleri meseleyi "üçbeşşaki" basitliğine indirgeyen yöneticiler, sonradan işin aslını öğrenip barış için PKK ile aracılar vasıtasıyla görüşmeye başladı. O yıllardaki aracılardan biri de duayen gazeteci Cengiz Çandar idi. Çandar, rahmetli T. Özal'ın temsilcisi olarak kimi görüşmeler yapmışve bunun ilk ciddi karşılığını Mart 1993'te PKK'nın ateşkesiyle almıştık.

Hepinizin bildiği bu süreci neden anlattım?

Devletler bu tür durumlarda örgütlerle temasa geçerler, geçmişler ve geçmelidirler. Bu temas önce istihbarat elemanlarının sızması şeklinde olur. Daha sonra önlenemeyen bir sürece girilmişse karşılıklı olarak silahların susturulması için görüşülür ve müzakerelere başlanır. Bu durum istisnalar hariçher yerde böyle olmuştur.

Bizim ülkemizde, bir önceki yazımda da ifade etmeye çalıştığım gibi, hamaset öyle bir reddedir ki 'eli kanlı katillerle görüşülmez, öldürülür" diye sokakta bağırırsanız bir saatte binlerce insanı toplar ve bunlarla protesto mitingi yapabilirsiniz. Ama aynı sokakta "kardeş kanı dökülmesin, barışolsun" diye bağırsanız beşdakika  içinde linçedilmeniz içten bile değil.

Ama şükür ki halkımızın kahir ekseriyeti sağduyulu davranıyor. Bütün kışkırtmalara rağmen 'yeter ki kan dursun' deyip Öcalan'la da, başkalarıyla da görüşmeyi yadırgamıyor. Hatta bu görüşmeleri gerekli buluyor.

İşte bunu bilen hükümet, temsilcilerini İmralı'ya gönderip kanın durmasıiçin çok önemli bir adım attı.  Bu süreci gerekli, hatta geçkalmış bulanlar olduğu gibi, ihtiyatlı yaklaşanlar da oluyor. Tabi, hamasetten kaynaklı olarak görüşme sürecini doğru bulamayanlarla işi ihanete vardıranlar da var.

Dünyanın her yerinde benzeri konulardaki barış süreçleri böyledir. Bu tür süreçlere destek veren kesim de, sürece karşı çıkan kesim de kendilerince haklı argümanlara sahip olurlar. Ancak asıl unuttuğumuz bir şey var: Acaba gaziler, yüreği yanan anneler, ocaklarının ateşi sönen babalar bu konuda ne düşünüyorlar? Onlar bu yolda evlatlarını kaybettiler, bu sebeple annelerin-babaların sürece ilişkin düşünceleri çok çok değerlidir.

Ersin Gülaçar, astsubayken 2001'de ayağınıkaybetti:

"... devletin attığı adımları farklı lanse edip, polemik haline getirilmesini biz anlamsız buluyoruz..." diyor ve süreci destekliyor.

Geçen yıl Bingöl'de PKK tarafından öldürülen onbaşıSinan Şen'in Trabzonlu ailesi "başka Sinan'lar ölmesin, müzakereleri destekliyoruz" diyor. İman, onur, vicdan budur işte.

Şehit babası Mehmet Taştimur ve daha yüzlerce aile "barışolsun, başka anne ağlamasın" diyerek görüşmelere destek veriyor. Bunlar asker anneleri, peki, ya PKK'lilerin anneleri bu sürece nasıl bakıyor?

Pazartesi günü bir dostum hastanede tedavi altında olan bir anneyi ziyaret etmemi istedi. Bu anne 62 yaşında ve bundan 14 yıl önce oğlu dağda ölen bir anne. Kendisini ziyaret ettiğimiz anneye dostum, "... teyze, bana söylediklerini Ahmet Bey'e de anlatır mısın?" dedi. Anne, "Ez çi bèjîm, birîna me dayîkan pîr kur diçe. Ew kesèku hemberè aşitîyèbin em ji wanre hemberîdikin. Bes bes bes bira welleh billeh bes/ben ne söyleyeyim, biz annelerin yarası çok derine iner. Kim ki barışa karşıdır, biz de ona karşıyız. Yeter yeter yeter kardeşim, vallah billah yeter" dedi.

Evet, ihtiyatlılar, endişeliler, eli şişeliler (kardeş kanı arayanlar) bu gereksiz ihtiyatınızı, endişenizi "aman çatışmalar olacak, çocuklarımız ölecek" diye gösterebilseydiniz genç yaşta toprağa verdiğimiz binlerce bekar gencimiz şimdi torunlarına karışmışlardı.

Sabote edilir diye endişe edenleri de anlıyorum. Ama birilerinin süreci tıkamak için elini tetikte tuttuğunu çok iyi biliyoruz. Tanıdık provokasyonlar bunlar. Mesela,

1990'lar bölgenin olağanüstühal ile idare edildiği yıllardı. Belli aylarda MGK toplantılarında olağanüstühalin hangi illerde devam edeceği, hangi illerde sona ereceği ile ilgili kararlar alınırdı. Her MGK toplantısında hangi illerde olağanüstühalin kaldırılmasının görüşüleceği belliydi. Olağanüstühalin kaldırılması düşünülen illerde bir önceki toplantıdan bu son toplantıya kadar hiçbir olay olmamışken, toplantıya 1-2 gün kala olağanüstühalin kaldırılmasının görüşüleceği bu illerde suikastler, patlamalar olur ve tahmin ettiğiniz gibi söz konusu illerde olağanüstühale devam kararıçıkıyordu. Tabi, olaylar da bir  sonraki toplantıya kadar bıçak gibi kesiliyordu. Bu yüzden de bölgede davet edildiğimiz illere gidip gitmeyeceğimizi MGK toplantısında o ilin durumunun görüşülüp görüşülmeyeceğine göre belirlerdik.

Bu sorunun bitmesi için de barışa adım atıldığı her dönemde kundaklama meydana gelmişti. Geçen iki yazımızda barış süreçlerindeki sabotajları uzun uzun anlattık.

Şimdi de hiç beklenmedik yerde ilk provokasyon meydana geldi bile. Fransa'nın göbeğinde ve Fransa istihbaratının gözleri önünde biri PKK'nin kurucularından olan üç PKK'li kadın öldürüldü. PKK'nin kurucularından ve Almanya sorumlusu Sakine Cansız, KNK Paris temsilcisi Fidan Doğan ile Leyla Söylemez vahşice katledildi.

Şimdi bu suikasti PKK başta olmak üzere Türkiye'ye de mesaj olduğunu unutur, PKK'nın içsorunu olarak değerlendirirsek suikasti yapanların işini kolaylaştırmışoluruz.

Evet, Sekine Cansız'ın Bahoz Erdal ile arası 2008'den beri bozuk. Bu yüzden çok tatsızlıklar da yaşanmıştı, ama fotoğrafın bütününü görmezsek bu yorumla derin organizasyonun amacını öğrenemeyiz. Bu cinayetlerin birçok hedefi olsa da barış sürecine denk getirilmesi asıl hedefin bu süreç olduğu ve bu suikastler PKK'ye 'barışma, savaş' mesajıydı. Ağır ve acıolan mesajı-Av. Murat Çiçek'in ifadesiyle- 'Paris suikastinin mağduru PKK, hedefi Türkiye'dir' olarak okumamız gerekir. Kandil'e mesaj olan bu suikast, öteden beri derin Ortadoğu'ya yön veren aktörlerin bir organizasyonudur. PKK de, Türkiye de süreçte bu derin Ortadoğu ile mücadele edeceklerini unutmamalıdırlar. Bütün dirençlere rağmen STRATEJİK BİR ÜS GİBİ GÖRDÜKLERİ Suriye'yi kaybedenler PKK'yi de Türkiye'ye kaptırmak istemezler. Diğer önemli bir husus da Sayın başbakanın ziyaret etmekte olduğu kimi Afrika ülkesinin eskiden Fransa sömürgesi ülkeler olduklarınıda düşündüğümüzde pazılın parçaları birleşiyor. PKK-Sömürgesi ülkeler-Suriye'nin kaybedilmesi... Derin Ortadoğu bu yüzden boşdurmayacaktır. Bu arada İran-Fransız istihbaratının öteden beri kanka olduklarınıunutmayalım. Derin Ortadoğu'nun bu sürece kolay kolay izin vermeyeceğini çok geçmeden bu olay üzerinden görmüşolduk. Her şeye rağmen bu derin organizasyonla başa çıkamazlarsa barışın olmasımümkün değil. Kolay olmasa da süreci kesmeyerek derin organizatörlere tokadı yapıştırabiliriz.

Türkiye'de de buna benzer, hatta bundan daha acı eylemler bekleniyor. Bu 'geleneğin' olduğu bir ülkede sabotajlardan endişe edilir, ancak, sabotajların önüne geçmenin yollarını bulmak da yetkililere düşer. Bir önceki yazımda yetkililer ve PKK'lilerin eşzamanlı olarak "hiçbir sabotaj eylemi süreci baltalamaya gerekçe gösterilemez" derlerse bu endişelerimizin yüzde doksanına gerek kalmaz.

Bu yüzden ihtiyatıve endişeyi anlıyorum, ama bunu ümitsizliğe ve süreci sabote etmek isteyenlerin iştahını kabartmaya vesile olacak boyutlara taşımayalım. Allah korusun, bu süreçte benzer sabotajlar görülürse bu bizi ümütsizliğe ve süreci ötelemeye sevk etmemeli. Yoksa kanımızdan nemalananların isteğine boğun eğmiş oluruz ki bu bizi daha büyük acılara sevkeder.

Bakın ihtiyat ve endişe sürece nasıl yaklaşmamızı sağlar:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi de gönlümüzü ferahlatan açıklamalarıyla sürece destek verdi. Ayrıca sulh için dualarda bulunarak hem sürecin sürmesinin faydalıolacağını dile getirdi, hem de bu süreçte başbakana destek verdiğini açıkladı. Sulhu yararlı görmeyen kesimlere de peygamber as. döneminde yaşanan Hudeybiye Antlaşması'nda alınan sonuçla cevap verdi.

Benim süreçle ilgili yeni bir endişem yok, eski endişelerimden dolayıda altmışbin kardeşimin öldürüldüğünü gördüm. Artık endişe değil, her ne olursa olsun barışı duymak, barışı koklamak, barışı solumak istiyorum.

Şunca yıldır elimden aldığınız barış meltemlerimi bana yasakladınız yeter, barışa kıymayın.

 

Twitter: @ahmetay_