• 7.02.2013 00:00
  • (4812)

 Bu yazıyı yayına göndermeden az önce doğru olmamasını temenni ettiğim bir haber aldım. Haberde ‘Salih Mirzabeyoğlu’nun cezaevinden Bakırköy Akıl Hastahanesine gönderildiği’ söyleniyordu. Eğer bu haber doğruysa ayıp olarak 28 Şubat’çı yargıya olduğu kadar bu dönemin HSYK’sına da yeter. Zamanında açlık grevi yapan ve bundan bedenen hasar gören biri olarak, ölümsüz ve hasarsız sonlandırılmasını temenni ettiğim açlık grevlerinin gündemi rehin aldığı bu günlerde cezaevlerinde yatan nice “hukuk kurbanı”nın durumunu merak etmemek ehli vicdanı rahatsız etmeli. Etmiyorsa elimizi götüreceğimiz ve adına vicdan dedikleri bir yerimiz kalmamış demektir.

Az gelişmiş ülkelerde yargının “güçten yana” olması gibi bir handikabı söz konusudur. Biz bunu 28 Şubatta net olarak gördük.

1990’lı yıllardı, “irticai faaliyet” haberlerinin televizyonlardan eksik edilmediği yıllar… Birilerinin ülkeyi darbe koşullarına hazır hale getirmeleri gerekiyordu. Ne de olsa artık rutinleşen ‘10 yılda bir darbe’ yapma zamanıydı. Ama darbe de durup dururken yapılmazdı ki. Bunun için ortam hazırlanmalıydı. Daha önceki darbelerin “ülke elden gidiyor, komünizm gelecek, ülke anarşi ve terörden dolayı bölünme noktasına gelmişti” safsatalarına bu sefer de, “irtica hortladı, şeriat gelecek, Türkiye karanlık çağa doğru gidiyor” gerekçesi ile darbeye hazırlıklı hale getirilmeliydi.

Bu süreçte “irticacılar” Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Turan Dursun’u öldürmüş ve sıra diğer aydınlara gelecekmiş! Yaptırdıklarının yeterli gelmediğini gören darbecigiller her türlü dini faaliyeti “irtica” kapsamına almak zorunda! kaldılar.

Yapılan baskınlarda Kur’an, tefsir gibi dini ne varsa “örgütsel doküman” diye suç gördüler ve cezai işlem için yeterli delil kabul ettiler.

Bir yazarın yazdığı makale, kitap dini içerik taşıyor ve hele hele baskıcı rejimleri, katı laikçi düzeni eleştiriyorsa, devletin rejimine yönelik tehdit olarak değerlendirdiler. Eğer mahkûm etme kararı önceden alınmışsa söz konusu dokümanları yakın tehdit kabul edip onlarca yıl ceza veriyorlardı.

İşte böyle bir ortamda “İBDA/C eylemleri” hızlanmıştı. Kim yapıyor ne yapıyor belli değil. Neticede bir yerlerden düğmeye basılmış ve doğru-yalan haberlerle İBDA/C üzerinden “irtica” tehlikesi yakınlaştırılıyordu.

Salih Mirzabeyoğlu adı bu dönemde sıkça duyuldu. Eylemcilerin üzerinden onun makale ve kitapları çıkıyordu. Ve “işte teşvik eden” dercesine Salih Mirzabeyoğlu mahkûm ediliyordu, edildi.

Salih Mirzabeyoğlu ile 1990’lı yıllarda iki kez görüştüm. Benden Kürt sorununun sürecini dinlerken vicdanının sesini dinlediğini hissettim ve “Allah’ın musibetleri sebepsiz değilmiş” diye iç çektiğini hatırlıyorum. Hele Sünnet-Kur’an ilişkisi konusunda söylediklerimi “oldukça etkilendim” diyerek tepki vermişti. Kendisine çok sert/katı değil misiniz dediğimde oldukça manidar bir cevap vermişti;

“Sert olsak ne yazar? Şimdiye kadar kanımızı emenler kadar sertleşebiliyor muyuz?”

28 Şubat’ın o karanlık ve karanlık olduğu kadar zulüm dolu günleriydi. Dindarlar olarak bizlere ne olacağını bilmiyorduk. Hemen hemen herkeste bir tedirginlik;

“Acaba namaz kılıyor olmam bana ne belalar getirecek?” diyenlerin sayısı oldukça fazlaydı. Bıyıklarını kesenler, evindeki Kur’an’a varana dek gizleyenler, başını açan hanımlar… yani dindarlığı ile tanınan herkes bir şekilde dertli ve tedirgindi.

Bu havaların hâkim olacağı yıllara yelken açan günlerde Sayın Mirzabeyoğlu televizyonlarda görüntüleri gözümüze sokulurcasına polislerin ellerinde yüzü-gözü kan-revan içinde tutuklanmıştı. Mirzabeyoğlu kan-revan içinde olmadan da yakalanabilirken o hale getirilişindeki mesajı biliyorum;

1- Sahiplerine selam gönderip “bakın ne kadar laikçiyiz, terfi hakkımız” diyorlardı.

2- İslamcılara “size olan kinimizle sizi bu hale getirmezsek rahat etmeyiz, ona göre” anlayacağınız psikolojik harp başlamış ve mesajlar bazı hanelerde gözyaşlarıyla alınmıştı.

28 Şubat kararları ile başlayan post-modern süreçteki bütün yargı kararları gibi Mirzabeyoğlu hakkında verilen karar da zalimanedir. Gelin görün ki bugün ERGENEKONCU’lar için yürüyen “ÖZGÜRLÜKÇÜLER!” o günlerde bu haksız tutuklamalara “gık”larını bile çıkarmamışlardı. Üstelik kahir ekseriyeti ifade ettiğim gibi bu haksızlıkları alkışlıyorlardı.

Sayın Mirzabeyoğlu ne yapmıştı?

Hangi suçu işlemiş ve hangi saiklerle cezalandırılıyordu bilen beri gelsin.

En büyük suçu! Kimi eylemcinin üzerinde onun yazıları çıkıyordu. (burada eylemcilerin özellikle onu hedef göstermek için yapma ihtimalini geçiyorum)

Tamam, velev ki gerçekten de eylemcilerin onun eserlerini okuduklarını kabul edelim.

Peki,

Hangi ilkel kabilede bile bir teorisyen, bir yazar böyle suçlanır ve cezalandırılır?

Sahi suçu belli mi?

Bilen biliyor mu? Biz bilmiyoruz ve Avukatına soruyoruz;

Neden..?

Aldığımız cevapla bir kez daha hayretler içinde kalıyoruz, o da bilmiyor.

Nasıl mı?

İşte Avukatı Ali Rıza Yaman’ın cevabı;

Tam olarak neyle suçlandığını, hangi suçtan dolayı ceza aldığını biz de bilmiyoruz. Herkes herkese suç isnad eder. Ancak mühim olan şahsın o suçu işleyip-işlemediği, bunun tespiti ve verilecek cezanın o suça uygunluğudur.”

28 Şubat’ın DGM’lerinin verdikleri ceza akıl alır gibi değil, müebbet…

Mirzabeyoğlu’nun aslında hiçbir eyleme karışmadığı halde ve hiçbir delil bulunmamasına rağmen yazdığı kitaplarla örgüt üyelerini yönlendirdiği iddiasıyla yargılanıp mahkûm edilişi “28 Şubat” döneminin zulmüne iyi bir örnek olmuştur.

Şimdi,

Bu hukuk cinayeti 14 yıldır ağır hapis koşullarında -bir yazar/teorisyen ciddi bir suçlama olmadığı halde- 28 Şubatçıların keyfi yerine gelsin diye işleniyor. Bu zulmü Türkiye’nin aldığı mesafede izah edecek bir “hukukumsu” tabir dahi bulamıyorum.

Şimdi bu durum bir daha değerlendirilir ve suç-ceza denksizliği/ orantısızlığına karar verilince bu geçen yılları kim, nasıl telafi edebilecek?

Salih Mirzabeyoğlu adam öldürmemiş, gasp ve benzeri bir suç işlememiş ki. Bu ceza, bu zulüm insanlık ve hukukla izah edilemeyecek boyuttadır ve bu davanın altında kalmak ar geliyor.

Mirzabeyoğlu “bin yıl süreceği” iddia edilen ve böyle planlanan bir 28 Şubat mağduru ve mazlumudur. O dönemin yaptım olducu “şipşak”çı yargısı tarafından verilen bu ağır cezanın asla hukuka sığmadığını biliyoruz. Hükümetin bu tür hukuksuzluktan yana olmadığını biliyoruz, ama yargının neden adım atmadığını bilmiyorum.

Pek çok mahkûm yakınlarının cenazesine katılabilirken Mirzabeyoğlu bu haktan mahrum bırakılıyorsa;

“Aybo… cinayeto” ama bu ayıp ve cinayetten dönmek de bizim elimizde. HSYK adalet ve hukukun gereğini yapmalıdır, gecikmeden. Yoksa bunu çocuklarıma anlatamadığım gibi torunlarıma da anlatamayacağım.

Twitter: @ahmetay_