• 22.12.2013 00:00
  • (3669)

 Batı'nın çok önceden beklediği SSCB'nin dağılışını biz ancak 1989'da fark edebildik. Bu tarihten çok önce Batı dağılacak olan SSCB ülkelerinin yeraltı kaynaklarını paylaşırken, biz bir türlü adına bir şey diyemediğimiz asırlık sorunumuzdan dolayı kardeşlerin birbirini vurmasına hep beraber kurşun, bomba, mayın taşıyorduk. Türki cumhuriyetler Sovyetler Birliğinden ayrılmış –bu kardeşlerimiz tabirimi mazur görsünler- başı boş bir haldeyken onlara ağbilik yapacak olan 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğunun miras yedisi Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri sadece PKK’ya silah yağdırıyor, cenazelerde nutuklar atıyor, intikam yeminleri ediyordu. Ha, bir de faili meçhullere imza atıyorlardı.

Türki Cumhuriyetlerin bağımsızlığına kavuşacağını önceden bilen Kraliyetin haçlıları, Türkiye ile bu ülkelerin irtibatını koparmaya çalışıyor ve bağımsızlıklarını elde etmiş Türki Cumhuriyetlerin Türkiye’ye bel bağlamamasına yoğunlaşıyorlardı. Bunu başarmanın en etkili yolu sadece kendi derdiyle ilgilenen bir ülke haline getiremeliydiler Türkiye'yi. Böylece kardeşleri olan bu ülkelerin nezdinde bir saygınlığı, örnekliği kalmasın Türkiye'nin.

Kraliyet, SSCB dağılmadan çok evvel planını hazırlamıştı. Bu planın gerçekleşmesi için Türkiye'de Cumhuriyetle beraber var olan “irtica tehdidi ve Kürt (bölünme) sorununda” Kürtler üzerinden kanlı bir süreç yaşatmak Kraliçeye uygun bir olan plandı. Haçlı kraliyet ailesinin emrindeki işbirlikçi yerliler vasıtasıyla 12 Eylül darbesi, katliamlar, Diyarbekir Zindanı ve PKK…

İstedikleri buydu,

1984'ün Ağustos'u bundan sonra kanlı geçecek 30 yılın başlangıç ayıydı. 1989’a geldiğimizde Kraliyetin planı epeyce yol almış, 1000’i aşkın ülke evladı çatışmalarda hayatını kaybetmişti.

Ogün bu gündür iç istikrarını başaramamadan dolayı sağlanamayan Türki cumhuriyetlerle CİDDİ ilişki yeni yeni Ak Parti iktidarı ile sağlanabildi.

Tabi, aradan tam 20 kocaman yıl geçti.

Zaten son üç yüz yıldır ayakları üzerinde durmaya çalıştığında Kraliçe ve işbirlikçileri bu ülkeye hep diz çöktüren darbeler indiriyordu. İşin daha vahimi bu işbirlikçiler daima “bizden” birileri olmuştu. Yani haçlı dünyasının ülkemiz üzerinde oynadığı kirli oyuna bu ülke insanı ortam hazırlamış ve oyunda bizzat rol oynamıştı.

Şimdi de öyle;

Arap, Kafkas, İran, Irak petrolleri yüzünden dünya birbiriyle geçen yüzyılın KONVANSIYONEL anlaşmalarını, buna bağlı olarak ülke, yeni oluşturulacak ülkecikler ve sınırları yeniden gözden geçiriyorken bir şeyi hesaba katmamışlardı:

21. YÜZYILIN HEMEN BAŞINDA GÜÇLENEN BİR TÜRKİYE,

Türkiye, Tayyip Erdoğan liderliğinde 'hasta adam' olmaktan çıkmayı başardı,

Vizesiz AB sürecine geçildi,

Kürdistan petrolünün Türkiye üzerinden pazarlanması ve bunun getireceği güven(li) ortam(ı)nın yanı sıra ülke ekonomisine sunacağı yüz milyarlarca dolarlık gelir imzaları atıldı,

Kafkas doğalgazı-petrolünün Anadolu üzerinden Batıya sevkiyatı imzalandı,

Otuz yıllık evlat acısının dindi,

Görünürde düşman olan Batı-İran yakınlaşması sürecinde bakın bizi nelerle uğraştırıyorlar:

Hakan Şükür Milletvekili olduktan sonra ilk icraatini gerçekleştirdi;

2,5yıl sessizlikten sonra MİLLETE VEKİL olamayacağını anlayınca partisinden istifa ettirildi.

İşte tam da Hakan Şükür’ün istifası üzerine benzin bidonları taşıyanlar ateşe doğru ilerlerken sayın başbakanın baş danışmanı Yalçın Akdoğan "Fenalığa fenalıkla mukabele etmek, husumeti artırır, kin ve nefreti derinleştirir. Öç almak, üste çıkmak, öne geçmek zincirleme hatalara ve içinden çıkılamayacak bir sarmala sebep olur. Nefsin ve enaniyetin peşine takılmak, kazananı olmayan bir külli kayıba götürür” yazısıyla “uhuvvet/kardeşlik” dedi. Dedi ama Kraliyet ve işbirlikçileri çoktaaan planladıkları hamleyi başlatıp bu çağrıyı gölgede bıraktı.

Öyle ki;

Hüseyin Gülerce’nin “İnsanı, Allah’ın hatırı adına değerli bulmalıyız. Muhabbeti öne çıkarmalı, evrensel insanî değerlerde buluşmalıyız. Küresel barış, ancak bunu kabul eden bir insanlık korosunun şarkıları eşliğinde mümkündür”dediği bu içten sözleri de havada patladı. Patlayınca sayın Gülerce de etkilenmiş olacak ki o da Hakan Şükür’ün istifası tehdit değildir, herkes aklını başına alsın yoksa çok fena olacak moduna girdi.

Sonra 3 bakanın oğlu, Fatih belediye Başkanı ile HalkBank genel Müdürü seher vakti operasyonundaYOLSUZLUK iddiasıyla gözaltına alındı.

Kim yolsuzluk yapmışsa sonuna kadar gidilsin, kime uzanacaksa uzansın.

Ancak bu “kapalı” operasyonun (ŞİFRELERİ değil) açık seçik 3-4 MÜŞKÜLATI var:

1.     Birbirinden bağımsız bu üç olay neden aynı güne denk getirildi?

2.     Kraliyet ailesinin Mossad Siyonistleriyle ortaklaşa istemedikleri HalkBank neden hedefe girdi?

3.     Altı aydır biten bir dosya neden seçimlere 3 kalaya bırakıldı?

4.     Hükümetin memurları olan polisler vatan aşkından dolayı mı kendi bakanının oğlunu bu kadar süre takip edebildi?

Hepimiz çok iyi biliyoruz ki hiçbir ülkede polis kendi bakanının oğlunu bakanını istifa ettirecek noktaya getirmeye cüret edemez. Ancak ülke içinde ve/ya dışında çok güçlü bir LOBİ desteği olmalı ki polis buna cüret edebilsin. İşte hepimiz çok iyi biliyoruz ki o LOBİ istedi diye bu kahraman! Polisler bakanların oğullarını 'rüşvetle yakaladılar' ki hükümet seçim öncesi sara türü nöbetlere girsin.

Aslında yukarıdaki sorulara daha başka sorular ekleyebiliriz, o soru vecevaplarını da bir başka yazıya bırakalım.

Evet,

NEDEN?

Neden bu farklı 3 dosya aynı güne?

İranla barışıp petrodolarların hesabını yapan Kraliyet ve avanesi ile yerli işbirlikçileri HalkBanktan neden rahatsız? Müdürün (doğruysa) ayakkabı kutusundaki paraları için sonuna kadar gidilsin, ama HalkBank İran ile ticaret köprüsü olduğu için ABD’li siyasilerin “durdurun şu bankayı” mektuplarını nereye koyacaksınız?

Bütün bunlar bir tarafa da beni asıl kahreden şey;

Cemaatin burada,  bunlarlane işi var? Neden bu planlara destek çıkıyor?

Hakan Fidan konusunda neden İsraille aynı ses?

7 Şubat Darbesi'nde neden aynı ses?

Gezideki hali sormuyorum, başbakana cemaatin gazetesinde 'Ecevit hasta, yatırın görevden el çektirilsin' muamelesine tabi tutan densizi anmadan geçemiyorum, NEDEN?

Halkbank'ta NEDEN?

Namuslu insanların kasetomontajlarla namussuz göstermek hangi haşa islamla, dinle, insanlıkla açıklanabilir? Bunu cemaat yapıyor demiyorum, ama 'kaset-seks' nidaları cemaatten yükselmişti.

Tamam,  değil ya, tutun ki Başbakan Erdoğan düşmanı olsun cemaatin, ama bunlar nasıl dost Allah billah aşkına?

Kim düşman, kim dost bu neyin nesi?

Cemaat tez vakit bir şeyler yapsın, bir şeyler söylesin,

Bu duruş ülkeye, bu taraf Cemaatin dindar insanlarına, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin yolundayız diyenlerin bu yeni dostlukları bu Müslüman halka haksızlıktır, çok haksızlıktır, çoktan da çok haksızlıktır.

Bu ülkede sağcı-solcu, Faşist-Komünist kavgasına sebep olanlara 40 yıldır lanet ediliyor. Peki yarın Cemaat-Anti Cemaat kutuplaşması olursa kim kime lanet edecek? Artık ömribillah eski güvenirliği sağlamak mümkün olabilecek mi?

Toplumda oluşan nefreti görmeyen aklın yerli ve selim olduğuna -vahy gelmeyeceğine göre- kimse bizi inandıramaz. Çevrenize bir bakın, kim gülüyor kim üzülüyor, kim bu yangın sönsün diye dua ediyor kim kızışsın diye fitne üretiyor iyi bakın.

Henüz vakit erken, Başbakan Tayyip Erdoğan'a yabancıların organize ettiği bu operasyon Cemaati ağır yaralıyor, hani sabır, hoşgörü, müsbetlik...

Haçlı Seferlerinin temsilcilerine gösterdiğiniz HOŞGÖRÜNÜN onda birini istiyoruz, gram fazla olmasın, sadece onda biri.

Lütfen

Yarın çok geç olacak hatta yarın hiç olmayabilir de,

Hafazanallah...

Twitter:@ahmetay_