• 19.02.2014 00:00
  • (3669)

 İmam Hatip Lisesi öğrencisiyken başörtüsünü “birilerinin annesi gibi” bağlamayınca ağır hakaretlere maruz kalıyordu. Yaşına göre çok ağır olsa da bu baskı ve hakaretlere tahammül etmek için örtüsünün anlamına sığınıyordu Zeyneb Zehra.

Milli güvenlik dersine giren subay ve her dönemin adamları bazı hocaları tarafından aşağılansa da 28 Şubatçıların zulmüne boyun eğmiyor, arkadaşlarıyla güç birliği yaparak yıldırma taktiklerine direniyordu Zehra. Dayanılmaz hakaretleri, küfürleri duymak onun kemiklerini sızlatıyordu.

Her gün okuldan eve döndüğünde gözleri buğulu olsa da dik durmak için yeterli gerekçeleri vardı Zehra’nın. Çünkü bütün dindarlar hatta pek çok laik ve ateist de başörtüsü zulmüne karşı çıkıyordu. Bu da onun direncini arttırıyordu ki,

Furuattır” sözünü duydu,

O gün yıkılmıştı Zehra, bu söz yüzlerce kez duyduğu hakaret ve küfürlerden daha ağır gelmişti.

Bundan böyle işlerinin daha da zorlaşacağını biliyordu,

Nitekim haklı da çıktı,

Bir süre sonra “bu fetva!” gereği çöz(ül)enler olmuş, başörtüsünü çıkarmayanlarla beraber Zehra da okula sık sık gelen 28 Şubatçı müfettişlerin hakaretlerine maruz kalıyordu. Müfettişler Zehra’ya başlarını açan arkadaşlarını göstererek;

Senin bunlardan ne ayrıcalığın var? Bak eğer baş örtmek zorunlu olsaydı koskoca hocaefendi böyle söyler miydi? Devlete savaş mı açıyorsun?” gibi sıkletinin kaldıramayacağı ithamlarla yıldırmaya çalışıyordu 17 yaşındaki Zeyneb Zehra’yı.

Gerçi o daha 14 aylıkken 12 Eylül’ün darbecileri babasını da “devletin temeline bomba yerleştirmek”le suçlamış, o günden sonra işkence ve yasaklarla karşılaşmıştı babası ve büyükbabası. Bunu biliyordu Zehra.

Okuldaki her dönemin adamları, abdestli polisler, Milli Güvenlikçi subay ve sokaklara salınan paralı başörtüsü tacizcileri tarafından canından bezdirmek istiyorlardı Zehra’yı.

Bir gün okuldan eve dönerken üzerindeki lacivert pardösünün yırtılmış olduğunu görmüştü babası, bunu hayra yormamış Zehra’ya sormuştu,

O da bütün Zehralar adına babasına:

Bize Erzurumlu Şalcı Nineyi, Antepli, Maraşlı anneleri anlatmıştın babacığım, bu ne ki, üzme kendini, sen az mı çektin, geçer evelallah” demişti. Babası çok sonraları öğreniyordu ki 28 Şubat’ın “abdestli polisler” başörtülü kızları döverken parçalamışlar üzerindeki pardösüyü.

Yılmamış, artık kendisi gibi İHL öğrencisi olan sevgili kardeşi Esra’sına da kol kanat germek üzere direncine kararlılık katmıştı.

O günlerde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken okuduğu şiir yüzünden cezaevine gönderilen R. Tayyip Erdoğan’a fotokopisini hala yanımda sakladığım mektuplarında “yakın gelecekte başbakan olduğunda kendilerinden ziyade gelecek nesillere sahip çıkacaklarına olan güvenlerini” yazıyorlardı Zehra ve Esra.

Fetullah Gülen’in “şefaatte birinci sıra verdiği” ve Türkiye’nin en büyük banka hırsızlıklarının yaşandığı dönemin başbakanı olan Ecevit’in başörtüsüyle Milletin Meclisine gelen Merve Kavakçı’ya “had bildirme”si sonrası kâbus başlamıştı. O kâbus dolu aylarda çile ve zulüm artıyor, çocuklarda dayanma gücü gün be gün tükeniyordu.

Çok daraldıklarında Zehra “hani Kur’anYâ eyyuhellezîne âmenusbirû ve sâbirû ve rabitu… Ey iman edenler, zorluklara direnin, direnişte birbirinizle irtibat halinde (dayanışma içinde) olun…’ diyor ya, biz de bu ayetteki emir gereği bu baskılara karşı yılmadan-yıkılmadan direneceğiz. Hâşâ, Allah bize boşuna direnin ve direncinizde kararlı olun demez ya” diyerek küçük Esra’sının Ayeti Kerimeye uygun güç depolamasını sağlıyordu.

Bir gün sevgili Esra’sı polislerden işittiği çok ağır küfür ve hakaretlerden dolayı hıçkıra hıçkıra ağlayarak eve dönmüş, geç saatlere kadar ağzına bir lokma dahi almamıştı. Sadece “açmayacağım başımı ölsem de açmayacağım, Allah bu zulme daha fazla izin vermeyecek” diyebiliyordu. Yanına gitti Zehra ablası, usulca sokuldu;

Hadi kalk Ali’nin (RA) torunu, elini yüzünü bir güzel yıka da baba bize büyük büyük annemiz, Rasulullah’ın kızı (torunu) Hz. Zeyneb ninemizin Yezid’in sarayında söylediklerini anlatsın” dedi ve başladı Hz. Zeyneb’in insanlık tarihini onurlandıran konuşmasını kelimesi kelimesine anlatmaya. Sevgili Esra pür dikkat dinliyordu ablasını. Ne zaman ki sıra Hz. Zeyneb’in:

“Şu meclisin huzurunda zevkten dört köşe olarak ve ağzın kulaklarına değerek, elinde asayla Ebu Abdullah el-Hüseyn'in dişlerine vuruyorsun. O dişlerin, o dudakların Resülullah'ın öpüp sevdiği dişler ve dudaklar olduğunu biliyor musun bari? Yemin ederim ki güzellikte Gençliğin Efendisi'ni, Resülullah'ın ve Ali'nin oğlunu, Abdulmuttalib sülalesinin nur saçan tek ışığını söndürmekle bizi derin bir eleme boğdun…sözlerine geldi sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlaştılar Hz. Zeyneb için. Örtülerinden dolayı çektikleri çilenin büyük büyük anneleri Hz. Zeyneb’in de çektiğini onun ağzından şu cümlelerle anlattı Zehra:

“Sizin kadınlarınız perdelerin arkasında saklanacak da, Resûlullah'ın kızları, onlar hep tutsak edilecek ve pazar pazar, kapı kapı dolaştırılıp halka teşhir edilecek öyle mi? Bu mu sizin adaletiniz? Bizim hicaplarımızı açtırmakla Resûlullah'ın Ehl-i Beyt'inin masumiyetini gerçekten ayaklar altına düşürdün.Yanaklardan halının üstüne düşen ve 9 şiddetindeki bir depreme yol açabilecek gözyaşları dışında ses yok.

Bir süre geçtikten sonra birbirlerine en küçükleri sevgili kardeşleri Dilan’ı göstererek:

Bunlar için de olsa and olsun ki direneceğiz, bizim çektiklerimizi bunların çekmemeleri için direneceğiz ve bıkmadan gayret edeceğiz” diye yemin ettiler.

Netice itibariyle yıllarca ülkenin sadece ötekisi değil, “yarasa”sı, “ninja”sı, “örümcek kafalı”sı, “başı örtülü, beyni kapalı”sı, “yobaz”ı, “gerici”si, “beyinsiz”i…

Hele hele “örtülü fahişeler”i ilan edilmişti Zehralar Esralar bu ülkede ve bu alçakça sözlerin hepsini kulaklarıyla duydu Zeyneb Zehra da Esra da.

Esra, okula gitmek için sabah evden çıkar dolmuş durağına varıncaya kadar bu hakaretlerle karşılaşırdı, akşam da eve varıncaya dek. Buna rağmen yol arkadaşları ve kardeşleri olan “Zehra Develioğlu’nun kemik eriten bu acısını biz yaşamadık” diyor Zeyneb Zehra ve Esra.

Hayır hayır bebeğiyle tartaklanıp taciz edildiği için değil, köksüz medyanın “Zehra Develioğlu Kabataş’ta bir şey yaşamamış, anlattıkları fanteziden ibaret” alçaklığıyla onun haysiyetine tecavüz ettikleri için “kemik eriten bu acıyı biz yaşamadık” diyorlar.

Sadece başbakan Tayyip Erdoğan’a vurmak için bu dayanılmaz acıyı yaşamış bir hanıma reva görülen aşağılık muameleyi ehli vicdanın kabul etmesi mümkün değil.

Ve bunca acıları yaşayan sevgili kızlarım Zeyneb Zehra ile Esra’nın babaları olarak ben de muhterem Zehra Develioğlu’nun yaşadıklarından ziyade, onun yaşadıklarına “yalan” deyip gazetelerine “fantezi” manşetler atanlarla onlara vokalistlik yapan “furuatçı” medyanın yaptıklarını çocuklarımın yaşadıkları çilelerden daha ağır buluyorum.

Allah Tebarek Teâlâ’nın sabrını zorlamayın, tevbe edin, henüz vakit var…

Twitter: @ahmetay_