• 5.03.2014 00:00

 İçerde sürekli kavgalı bir Türkiye istiyorlardı. PKK silah bırakınca neye uğradıklarını şaşırdılar ve öteden beri hazırladıkları gücü devreye sokmak zorunda kaldılar. Amaç, Türkiye’yi 20. Yüzyılda olduğu gibi 21. Yüzyılda da bölgesine müdahale edemeyecek hale getirmek.

17 Aralık paralelci operasyonun yolsuzlukla uzaktan yakından alakalı olmadığını vicdan taşıyan her beniâdem kabul eder. Her yüzyılda bir dünyaya büyük ayar çeken güçler yapacakları taksimatta kendilerine fazla ortak istemiyorlar.

Bu yüzden 1914 sonrası dönemde Türkiye için biçilen “küçülme” rolü 2014’e girdiğimizde yeniden güncellenmek isteniyor. Bu süreçte yine eski yöntem, fakat yeni piyonlar kullanılarak Türkiye’nin önünü kesmek istiyorlar.

İşin üzücü yanı, bu kurşun piyonlar bizden, kendi aramızdan birileri. Beslediğimiz, büyüttüğümüz, oburlaştırdığımız, bencilleştirdiğimiz bizden birileri.

Nasıl mı?

Bana soruyorlar;

"Neden insanlar değerlerine, kutsallarına, vatan ve milletine zarar verebiliyor? Nasıl oluyor da insan kendi vatanına, devletine, milletine, dini inancına zarara vermek isteyenlere imkân hazırlayabiliyor?" Cevabı çok ağır, lakin basit:

Herkesin bir fiyatı var; benim, sizin, onun, bunun, başbakanın, reisi cumhurun, hocaların, şeyhlerin velhasıl bütün insanların bir 'fiyatı' var. Bunu yadırgamamalıyız. Fiyatı verip insanın kişiliğini/benliğini ve bütün çabasını satın alabilmek mümkün ve bu istisnasız herkes için geçerli. Ancak bu alış-verişteki en önemli hususu dikkatlerden kaçırmamak lazım:

O da;  'alıcının kim olduğu, bu fiyatı kimin belirleyeceği' konusudur. Yani satıcı kişinin kendisi, ancak alıcı makam, kurum, devlet veya kişinin kim olduğu hayati önem taşıyor. Bakınız;

Allah cc. Kur'an-ı Mecid’de (Tevbe/111) mü'minlerin (benliklerinin, çabalarının) fiyatını NET olarak belirliyor;'…Allah mü’minlerden karşılığında cennet va’d ederek mallarını ve canlarını satın almıştır’ diyerek, alıcımızın kim ve fiyatımızın ne olduğunu belirliyor. Buna bizim asla bir itirazımız yoktur ve olamaz, bu alış verişle de iftihar ediyoruz. Fakat biliyoruz ki başkalarının da bir fiyat belirleyicileri ve fiyatı vardır. Bütün mesele 'fiyat belirleyici'dedir. Kulların belirleyeceği fiyat kulun imkânları dâhilindedir. (Aslında kullarla girilen bu kadar önemli bir alış veriş “bey i fasid” hükmündedir) Oysa âlemlerin Rabbi insanların ödülünü de belirlerken, insanın (kişiliğinin/benliğinin) fiyatını da belirlerken sonsuzluğun sahibi olması hasebiyle dünyada eşref-i mahlûkat kılar kişiyi, ahrette de hesapsız olarak belirler fiyatı ve ödülü (min ğayril hisab).

Onların ödülleri Allah katında [kendilerini bekler:] içinden ırmaklar akan, sonsuza kadar kalacakları sınırsız nimet bahçeleri; Allah onlardan hoşnuttur ve onlar da Allah'tan: bütün bunlar Rablerini ürpertiyle hissedenler içindir!” Beyyine/8.

Yani Allah için çabalayan (cehd), Allah’ın yeryüzündeki halkına iyilik yaparak kendilerini Âlemlerin Rabbi’ne satanların hem dünyada bir fiyatı vardır hem ahirette.

Bu konuda da Üstad Bediüzzaman’ın enfes bir tefsiri var:

Üstad’ın tefsirinde "satmak ile çalıştırmak" eşanlamlı olarak kullanılmaktadır. Üstad Bediüzzaman ayette geçen "satın almak"ı "çalıştırmak" şeklinde anlamakta, yani aklını, bedenini Allah’ın rızasına uygun “çalış(tır)mak” aynı zamanda “Allah’a satılmak” olarak tefsir eder. Çünkü akıl ve beden kimin hesabına çalışırsa, ücretini de o verir. [1]

Evet,

Kişi kime satmışsa benliğini, sattığı alıcısına ihanet etmez ve benliğini onun istediği şekilde çalıştırır.

Şimdi pazılın parçalarını birleştirelim bakalım ne çıkar:

Bu ülkeye yüz yıldır “DUR!” diyen Batılı güçler tam 100 yıl sonra bu devlete/ülkeye dönüp “biz sana dur dememiş miydik, bu ne pervasızlık?” diyerek ülkeyi harekete geçiren kaptan R. Tayyip Erdoğan’ı uyardılar. Sayın başbakan da onlara ülkesinin menfaatlerini kollamak gibi kutsal bir görevi olduğunu söyledi. Bunun üzerine “vay, sen misin bize kafa tutan” diyerek dâhili elemanlarını harici elemanlarla beraber harekete geçirdiler bu Batılı güçler. Yoksa cemaat kendiliğinden devletin canı cehenneme, bana cemaat yeter demezdi.

Cemaatin devletçiliği;

Allah’ın emri dışında asla bir şey yap(a)mayan “Cibril-i Emin gelse parti kursa ‘kusura bakma, sana oy vermeyeceğim, benim için Türk toplumunun vifak ve ittifakı önemlidir’ denildiğinde biliniyordu. (Hâşâ, dilim kurusun, sanki Cibril as nifaka geliyormuş da, kusura bakma… diyor. Küstahlığa bakın hele)

Cemaatin devletçiliği 1980 askeri darbesiyle cuntaya dizilen methiyelerden biliniyordu. Milyonlarca Müslüman’a zulmeden 28 Şubat cuntasına “müctehitdirler” denildiğinde biliniyordu.

Çevik Bir’e tazimden biliniyordu vs.

Ama ne zaman ki fiyat belirlemesinde mutabakata varıldı her şey değişti. Verdiler fiyatı, aldılar hizmeti. Hani kurumlar özel firmalardan hizmet alımı adı altında ekipman satın alırlar ya, o işte.

Onun için herkes fiyatını, yani benliğinin, şahsiyetinin ederini iyi tespit etmeli ki ucuza gitmesin. Şahsen benim sağ elime Kuzey Yarımküreyi, sol elime de Güney Yarımküreyi verseler, ayı da ayaklarımın altına kırmızı halı gibi serseler ben insanıma, dinime, ülkeme karşı ihanet içinde olamam, dedim ya fiyat meselesi fiyat.

Bu yüzden kendisine dünyevi fiyat biçenin ücreti vardır,

Verirler ücreti alırlar hizmeti, bu kadar basit.

Sorularımız cevap buldu değil mi?

Evet, biliyorum çok ağır, söylemiştim.

Twitter: @ahmetay_

 



[1]Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s: 32, İstanbul, 1994