• 10.03.2014 00:00
  • (4288)

 Asırlarca her yönüyle istismara maruz kalan kadın, aynı zamanda bu istismarı yapan“erkek”in kadını olmuştur. Fiziki/pazu gücü olarak avantajlı olan erkek, bu durumu hep kendi lehine kullanmış, kadını kendisine uymaya "mecbur" bırakmış. Kadın da istisnalar dışında bu durumu yadırgamamış, yadırgayanlar olmuşsa da başarılı olamamışlardı.

İşin daha vahimi, kadınlar ne zaman erkeklerce gasp edilen haklarıile ilgili bir talepte bulunmuşise eşleri olan erkekler tarafından sert tepkilerle karşılaşmışlar. İşin bu acı boyutunun yanı sıra bu sertliği “kendilerinden olan” erkekler(in)den görmeleri haksızlık ve zulüm olduğu gibi çelişkidir de.

Günümüzde kadına yönelik taciz, haksızlık ve şiddet, maalesef yerini “fetvalı taciz”lere, namus ve töre cinayetlerine bırakmış. Buna bir de kimi “dini anlayışlara daya(k)lı” gidişatı da eklerseniz kadının bir türlü “zavallı” duruma düşürülmekten kurtulamadığını görebiliriz.

Kadın, insan olması hasebiyle değerli olmasına rağmen erkeğin “ edermetre ”sine göre hak ettiği değeri göremediği halde “erkeklerin kadınlarıneden 'namusu' olarak gördükleri" bir doktora tezine konu olsa gerek. Zira erkek “kadın(ı)” için değil de, her ne ise “kadında olan/duran” ve/ya bulunması gereken ve adına kendisinin “namusu” dediği şeyden dolayı cinayet işleyebiliyor.

Erkek neden kadında görmesini istemediği ve kendisi için kınanmayı bile gerekli görmediği bir yanlıştan sebepten/suçtan/ hatadan dolayı “namusu” olan kadını(nı) öldürmeyi “erkekliğin gereği” görebilsin? Bunu anlamakta, algılamakta güçlük çektiğinizi kendimden biliyorum. Sakın bu sitemim gayri meşru ilişkiye cevap verdiğim sonucu çıkarılmasın, bundan Allah'a sığınırım. Sadece erkek ile kadının 'namus' konusundaki adaletsizliklerine dikkat çekiyorum. Her şeyde kadının aleyhine norm, adet oluşturmak büyük zulumdür.

Aslında dinler kendi dönemlerin koşullarına dikkat ederek kısmen (bu 'kısmen' insandan kaynaklı sıkıntıdandır, yoksa -hâşâ- Rabb'imiz için sıkıntı söz konusu olamaz)çözüm üretmişlerse de, sonradan bu çözümler geliştirilememiş, statikleşen öneriler ve emirler (yeni) dönemin şartlarıyla paralel bir dönüşüm yaşayamadığı için verimsiz bırakılmıştır.

Bildiğiniz gibi istisnalar dışındahem İslam öncesi hem de sonrası kadınlar için hiç de "ne güzel yıllardı o yıllar" diyeceğimiz bir dönem yaşanmamıştır. Ancak asrı saadette İslam'ın kadını "gömül(düğ)ü yerden "çıkardığını da hiç kimse inkâr edemez. Daha doğrusu Mekke ve çevresi kızlarını yani kadınlarını yani "insan ve insanlığın yarısını" toprağa gömerek yok ettiğini ve vahyin bunu şiddetle yasakladığını biliyoruz.

Gerçekten de insan(lığ)ın yarısı Mekke ve cıvarında yere gömülüp öldürülüyor, onuruyla beraber yok ediliyordu. İslam Peygamberi kadını kopartılan yarısına kavuşturmuş ve "en hayırlınız ailenize en iyi davrananınızdır", "bana üç şey sevdirildi; namaz, kadın ve güzel koku" diyerek kadın ve kızları toplumun en değerlileri olarak kabul etmiştir. Gerçi o dönemin kadın haklarına yaklaşımında -dini olmadığı halde dini olduğu algılanıp anlaşılan ve dolayısıyla kabul gören bölgesel, kültürel ve tikel sebeplerden dolayı günümüzle kıyaslandığında problemli olan yönleri yok değil. Ancak bunların İslam'ın güzelliğine gölge düşüremeyecek boyutta olduğu da muhakkaktır. Neticede dinler karakterleri gereği bölge, kültür ve gelişmişliği dikkate almaktaydı. Yoksa dinlerin, “dokunduğunda toplumu değiştirecek sihirli değneği” tarihin hiçbir döneminde olmamıştır.

İslam vahyindençok sonra Orta Çağ Avrupası kadının ruh sahibi olmadığını, ruh sahibi olsalar bile ruhlarının hiçbir zaman erkeklerin ruhuna benzeyemeyeceğini tartışır olmuş ve bir kısmınca da kadının "insani eksikliği" kabul görmüştür. Şimdilerde ise gelişmiş ülkelerde “kadının kişisel haklarını gölgede bırakan ‘kadının cinsel obje’ olarak görülmesi anlayışı” ön plana çıkmaktadır. Anlayacağınız gelişmiş ülkelerde kadın öncelikle "zevk aracı""mal/meta" muamelesi görmektedir. Erotizm Baronlarının kadını getirdiği bu durumu dünyaya 'kadın haklarının kemal'e ermesi' olarak sunması, ayrıca bunun kadınların büyük çoğunluğu tarafından kabul görmesi ayrı bir acıdır.

Batı'nın kadına bakışı bu değişmez anlayış/sızlık üzerinden sürerken, Kur’an kadın için “zewc(e)” yani “öteki/öbür/diğer tek” diyor. Her ne kadar Müslümanlar bu Kur'an'i anlayışa uygun davranmamış olsalar da bu zihniyetin 'ilericiliği' normarif değer olarak tartışmasızdır. Şimdi bize düşen bunun üzerinde durup düşünmek ve kadınlarımızın gerçekten de bize “öteki/öbür/diğer tek” olup olmadıklarını sorgulamaktır. Ne güzel tanım; “öteki tek”. Erkek bir tek, kadın öbür tek…

Şimdi kendimize soralım; kadının "insanın yarısı" olan hüviyetini hiçbir zaman yaşamasına imkan tanıdık mı, bu değerini yaşatmasın izin verdik mi? Bu soruyu sormamızın sebebi sadece bir hak gaspı ile ilgili değil, onsuz insanlığın devamının  mümkün olmadığı 'öbür tek'ten söz ediyoruz. Tarih ve kutsal metinler kaydetmişlerdir ki; insanlık ailesi babasız neslini sürdürebiliyorken bir anne olmadan insan nesli varlığını sürdüremez. Meryem (as) bir kadındı, unuttuk mu?

Evet, Mariya/Maria/Meryem bir kadındıve Fatima ve Zeyneb.

Kadın!

Yani 'öbür yanın' ya da 'öbür yanı' olduğun kadın,

Yani sevgili...

Twitter:@ahmetay_