• 21.05.2014 00:00
  • (3115)

 Özellikle cumhuriyet sonrası belli bir dönem Türkiye İngilizlerin Türkiye’si idi, Fransızların, Almanların, İtalyanların, Rusların Türkiye’si idi. Sonra da en çok ABD ve İsrail’in Türkiye’si oldu.

Bir ülkenin yöneticilerinin kim oldukları, neci oldukları elbette ki önemlidir. Ancak daha önemli olan o ülke üzerinde zımnen hak iddiasında bulunan yabancı devletlere bu ülkenin idarecilerinin ne dedikleridir.

Türkiye 1. Dünya Savaşı sonrası şartlarında kurulan bir devlet. Osmanlının yıkılışını isteyen güçler elbette ki imparatorluğun yerine başka bir devletin kurulması gerektiğini biliyor ve istiyorlardı. Kendi kontrollerinde, Batı/lı görünümlü, ama Doğulu, anayasasından tutun yazılı olmayan ve/ya yazılı olup halktan saklanan ve adına Kırmızı Kitap dedikleri gizli anayasaya varıncaya kadar kendilerinin istediği şekilde dizayn edilen bir ülke ve devlet yapısı olmasını istediler bu yeni devletin.

Bu yüzden uzun yıllar boyunca Türkiye Türklerin falan değildi, saydığımız ülkelerin izin verdikleri kadar vatandaşına bakabiliyordu Türkiye’yi yönetenler.

Türkiye bir dış politikaya sahip olamamıştı, önce İngilizlerin, sonra da NATO blokajında ABD’nin politikalarına uygun “dış işleri”ne sahipti. Hangi ülkeyle-milletle ne kadar ilgileneceğimize NATO karar veriyordu. Dost-düşman tanımını NATO yapıyor bizler de uyuyorduk.

Keza, ülkenin bir iktisat-maliye politikası da yoktu. Sanayisi olmayan, üretemeyen, ihraç edemeyen, pazar oluşturamayan bir ülkenin ekonomik politikası olmaz, olamazdı. Bu konuda hükümetlerin maalesef sadece “günü kurtarma”ya dönük çalışması vardı. Neticede gidip el âlemden 70 sent dilenecek bir ülkesiniz, bu durumdaki bir ülkenin neyin ekonomisi ve neyin politikası olabilirdi ki?

Ülkenin bir hukuk devleti olmasına da “üzerimizde hakkı bulunan ülkeler!” tarafından izin verilmiyordu, bu yüzden hep kanun devletiydik. Aslında sadece kanun devleti olmamız yeterli gelmiyordu ki aynı zamanda polis devleti de olmuştuk.

Bütün bunlar yetmeyince askeri müdahaleler-darbeler yapılır, aşınmış mevziler yeniden tahkim edilir ve ülke ağalara (Batı’ya) peşkeşe devam edilirdi. Bunu kemal-i edeple yerine getirmeyen birileri olunca da darağacında sallandırılırdı velev ki başbakan da olsa.

Son on iki yılda durum değişti,

Ülkesini, milletini seven, milletin değerlerine sahip olan, küresel düşünebilen ve buna uygun gelecek tasavvuru inşa eden bir kadro Türkiye’de muktedir olmaya başladı.

Bu muktedir kadro;

Ülkeye yüz yıl önce yitirdikleri özgüveni kazandırdı.

Ülkeyi mali darboğazdan kurtardı.

Devlete uluslar arası saygınlık kazandırdı.

12 yılda ülkede üst üste devrimler yaparak 78 milyon insanın 1. Sınıf vatandaş olmasını sağladı. Ülke normalleşti, yani Batı’nın Haç’lı blokajından sıyrıldı.

Bu Türkiye, Ortadoğu’yu sömürerek ayakta duran Haç’lı ülkelerin korkulu rüyasıdır. Bu Türkiye Haç’lı ülkelerin bütün sömürü planlarını alt üst ediyor. Bu Türkiye Haç’lı ülkelerin 20 yıl sona bugünkü gibi rahat davranmaması demek.

Batı bu yüzden Türkiye’yi büyütmeyi hedefleyen Tayyip Erdoğan’ı çizdi. Batı, başbakan Erdoğan’ın milletiyle arasını bozmak ve onu devirmek için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup ruhlarını Haç’lı ülkelere adayan elemanları kullanıyor.

Soma’da bir facia yaşandı, bundan ne çıkardılar bakalım:

Erdoğan ile müteahhidin ortaklık iftirası,

Erdoğan adam dövdü” Doğan medya iftirası.

Erdoğan markete kaçtı” Paralel-Hürriyet ortak yapımı.

“Erdoğan’a oy verdik böyle olduk”diyen “müftünün karıları” yalanı.

DerSpiegel’in alçaklık hoperlörlüğü…

Müstehaktır” alçaklığı ve “ne şehit ne gazi…” edepsizliği.

Bu haberleri özgürlük abidesi yaptığınız bir Haç’lı ülkesinde yazın sizi ataları Wlad’a teslim ederler, bunlar kazıktayken de üstüne de Törkiş kafe içerler. Ama diktatör dediğiniz Tayyip Erdoğan’ın başbakan olduğu ülkede bunları yazarsınız ahlaksız olduğunuz bile söylenmiyor.

Ülkedeki işbirlikçiler Haç’lı devletlerin Türkiye’ye kaybettirdiği bir yüzyıla (20. YY) yeni yüzyıllar eklemek istiyor. Bunu ülkenin Haç’lı menfaatlerini korumakla memur kesimleri üstlendi. Ülke Haç’lıların önümüzdeki asrın planlarına karşı kurtuluş mücadelesi verirken kaosçu kesim “kızlarımızın dekoltesi… parkta viskimizi… beden benim sana ne” gibi gerçek ve mantıkla uzaktan yakından alakası olmayan sebeplerle ülkeyi yangın yerine çevirebiliyor.

Yukarıda da anlattığım gibi bütün bu kargaşa, kaos girişimleri başbakan Erdoğan ve hükümetine gözdağıdır.

Tarihimizde siyasilere, iktidara tehdit amaçlı farklı mesajlar da verilmişti:

Ali Şükrü Bey,

Vakti zamanında İngilizlerin ülkemiz üzerindeki menfaatlerini sorgulayan Ali Şükrü Bey suikaste kurban verilirken İngilizlerin ülkedeki sesleri mutluluklarını gizlememişlerdi. Bu suikasttan sonra uzun yıllar boyunca milletvekilleri hep suikast endişesi yaşadılar.

Adnan Menderes,

Milleti devletle buluşturan, ülkeyi normalleştirmek için çabalayan Menderes de idam edildi, Menderes’in bu idamı ise ondan sonra gelen başbakanların beynine darağacını çivilemekti ve bunda başarılı oldular. Çünkü Menderes’ten sonra hiçbir başbakan ülkenin menfaatlerini Haç’lıların menfaatlerinden üstün tutma cesareti göstermedi.

Necmettin Erbakan,

Ülkesinin menfaatlerini üstün tutanları bazen de 28 Şubat 1997’de olduğu gibi tepe taklak devirdiler.

Şimdi de Tayyip Erdoğan,

Önümüzdeki yıldan itibaren İstiklal Savaşı sürecinde imzaladığımız anlaşmalar 100. Yılını doldurmaya başlıyor. Bu 100. Yıl sürecinde yeni anlaşmaların mücadelesini veren Batı-Haç’lı devletler “ülkesinin menfaatlerini üstün tutan Tayyip Erdoğan bu süreçte masada olmasın” istiyor ve onu siyaseten bitirmek için çabalıyorlar.

Yoksa Der Spiegel, NYT, WSJ, BBC, CNNİnt neden Gezimizle, Somamızla bu kadar ilgilensin?
Olabilir ilgilenirler, onları anlıyoruz, da,
Bizimkilere ne oluyor?

İnanın “bizimkiler”i de anlıyoruz, biliyoruz.
@ahmetay_