• 27.08.2014 00:00
  • (3253)

 Küresellik, coğrafi sınırlandırmaların tamamen kurgusal olduğunu, ülke ve toplulukların kapalı örgütlenmelere gidemeyeceğini ve bütünüyle “dünya”dan uzak kalamayacağını savunur. Küreselcilik de neo-liberalizme uygun, pazar ekonomisini benimseyen hâkim ideoloji kurma arayışıdır.

Küreselleşmeekonomik, kültürel ve siyaset alanına hükmeder. Globalizm, “öteki ülkelerin”, mal, tüketim ve pazar; inanç, yaşam tarzları ve değerler; yasama, diplomasi ve sosyo-politik duruşlarında küreselleşme karşısında teslimiyetini sağlar.

Küresel güçler hegemonik yapısını farklı aktörler üzerinde kurar ve sağlama alır.

Küreselleşmede IMFDünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslar aşırı güç merkezleri 2. ve 3. Dünya dediğimiz gelişmemiş ve kısmen de gelişmekte olan yani “öteki” olan ülkelere siyasi, ekonomik ve kültürel ayarlar vermede başat aktörlerdir.

Konunun daha iyi anlaşılması için sadece bir kuruluştan örnek verelim:

IMF’e üye olan ülkeler arasında bulunan ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Japonya, S. Arabistan bu kuruluşun oy hakkının % 50’sini elinde bulundurur. IMF’ye en çok para yatıran bu altı ülkenin oyları diğer tüm ülkelerin oyları kadardır. Üstelik bu ülkeler muhtaç ülkelere ne kadar borç vereceklerinin kararını da kendileri verirler. Yani 200’e yakın ülkenin üyesi olduğu IMF’de demokrasi tersten işliyor. Çünkükararların tümünü bu altı ülke tek başına çıkarmaya ve red etme gücüne sahiptirler. (Parayı veren düdüğü çalar)

Anlayacağımız para sahibi bu ülkeler muhtaç ülkelere IMF üzerinden borç para vermeden önce siyasi, ekonomik ve kültürel alanda istedikleri yasa değişikliklerini bu ülkelere dikte etme hakkını elde etmişler. IMF sahip olduğu bütçesiyle uluslar arası müthiş bir güce sahiptir.

Ticareti/parayı, silahı, teknolojiyi elinde bulunduran uluslar ötesi bu güç, yaklaşık 70 yıldır ekonomik üslerini askeri üslere dönüştüren ABD’nin kontrolündedir.  Bütün bir dünyayı ABD’nin güvenlik alanıolarak kabul eden bu sömürgeci global sistem, Siyonist sermaye ve Kraliçe desteği sayesinde yürüttüğü siyasetle sürekli dünyayı dizayn etmeyi hedefler.

Parayı IMF, Dünya Bankası, NAFTA, WTO gibi kuruluşlarla elinde tutan bu küreselci sistem, “öteki” ülkelerin siyasetine de “İnsan Hakları Örgütleri” ve “arpasını verdikleri” diğer STK’lar eliyle ve “demokrasi, temel hak ve özgürlükler, teşebbüs hürriyeti” gibi dünyada kabul görmüş söylemler üzerinden hâkim olmaktadır. BM’nin yapısı da tam olarak böyle değil mi?

Özellikle II. Dünya Savaşından sonra askeri,  siyasi, ekonomik alandaki üstünlüğü tartışmasız kabul edilen ABD, diğer “paylaşımcı” ülkelerle dünyanın pek çok ülkesine nüfuz etti. Bunu saydığımız küreselcikuruluşlar üzerinden gerçekleştirdi.

Dünyada baş gösteren ekonomik krizlerden sonra, ama özellikle 1973 petrol-Ekonomik Buhranı sürecinde bu örgütler eliyle Küreselci ülkelerin direkt müdahalesi olmadan (non-governmental) yukarıda saydığımız ekonomik ve siyasi baskılarla gelişmemiş ülkeler zapturapt altına alındı.

En nihayet 1980’lerin sonunda SSCB çöküşü ile ABD/Batı, uluslar arası baskı unsuru olan bu örgütler vasıtasıyla dünyanın gidişatına yön veren yegâne güç haline geldi. NGO’ları (hükümetdışı kuruluşlar) aynı zamanda kitleleri belli hedeflere yönelik harekete geçirme ve bu çerçevede düzenlenen protesto kampanyalarındaki rolüyle de tanıyoruz.

Küreselci sistem sevk ve idare edecek ülkelerde global anlayışı temsil edecek olan “uzantılarını” NGO’lar üzerinden harekete geçirir. Unutulmamalıdır ki uluslar aşırı küresel güç, gelişmelerini kendilerine borçlu olan ülkelerde distribütörlükler açmayı ihmal etmemiştir. İlerde değineceğimiz Türkiye’deki TÜSİAD, TOBB, BAROLAR BİRLİĞİ gibi kuruluşlar bu amaca hizmet etmek üzere küresel güçler tarafından kur/dur/ulmuşlardır.

Bu güçler farklı yapısıyla 80 yıl boyunca (hatta Osmanlının son yüzyıllık döneminden itibaren) Türkiye’yi ciddi anlamda etkiliyordu;

Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü iktidar partilerini (tabi ki muhalefetleri de) kontrol altında tutar, bazen kontrol kaybolunca “elemanlarını” gönderip (mesela Kemal Derviş) işleri istedikleri gibi dizayn ediyorlardı.

Tabi, Küreselci güçler sadece “sivil ve ticari örgütlerle” Türkiye’ye hedef belirlemiyordu. Bu yöntemin dertlerine deva olmadığı dönemlerde yine küresel hegemonik güçler tarafından yönlendirilen askerlerle darbeler yaptırır, anayasalar ve yasalar değiştirilir ve hegemonyalarını tahkim kılma yoluna giderlerdi başbakanları astırma pahasına.

Küresel hegemonik güçlerle Türkiye özelindeki bu çarpık ilişkileri Ak Parti muktedir oluncaya kadar devam etti.

Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Ak Parti iktidarı bu neo-liberal kapitalist sistemi sorgulamaya başladı. Bu sömürü çarkını ülkesinin çıkarlarına aykırı bularak kurdukları kirli düzene uymayacağını deklare etti.

Bizim II. KURTULUŞ SAVAŞI dediğimiz süreç başlamış oldu.

Devam edecek…

@ahmetay_