• 31.12.2014 00:00
  • (2624)

 Resul-i Ekrem’in (SAV) vefatından kısa bir süre sonra “Kur’an karşısında hadislerin konumu” ve“hadislerin sıhhati” meselesinden kaynaklandığına inandığım İMANIN ŞARTLARI ile ilgili tartışmaların hayırlara vesile olacağını ümid ediyorum.

Kur'an'ın, Yahudi ve Hıristiyan teolojisindeki çarpıtma, tahrif, reform gibi handikapları yaşamamış olması ciddi bir avantaj olsa da Müslüman âlimlerin özellikle kelami konularda anlaşamayacakları 14 asırlık tecrübeyle sabittir.

İslam dünyası dini pek çok konuda Resul-i Ekrem’in (SAV) vefatından hemen sonra“metinlerin doğası gereği” yorumlama farklılıklarından kaynaklanan tartışmalara sahne olmuştur. Ama metinlerden kaynaklanmayan tartışmalar çok daha hararetliydi. Uzun süre Kur’an’ın Mushaf halinde çoğaltılamayışı, dolayısıyla “din”i bilgi ile iştigal edenlerin ayetler üzerinde derin tefekküre imkân bulamayışı, insanların her türlü inanç ve alışkanlıklarıyla birlikte kitleler halinde Müslümanlığı kabul etmesi ve bunlar için dinin kolaylaştırılmasından dolayı oluşan dualite, okur-yazar sayısının azlığı, kültürel farklılıklar, diğer din ve kültürlerden etkilenme gibi değişkenler dini tartışmalara çeşitlilik kazandırdığı gibi sertlik de katmıştır.*

Öteden beri hayatın içinde hadislerin Kur’an’dan daha çok ön plana çık(artıl)ması sorunsalının yaşandığı bir gerçek. Bunun çeşitli sebepleri var.

•        İnsanların kitleler halinde Müslümanlığı kabul ederken, dinlerini öğrenme ve yaşama isteklerinin karşılanması için rivayetlerle amel etmenin kolaylık sağlaması,

•        Korkutma ve umut (xaywf-reca) için ifrat ve tefrite kaçacak boyutta rivayet uydurulması,

•        İnsanlar iddialarına destek amaçlı “Allah Kur’an’da buyuruyor ki” demektense, çok da kaydı olmayan Peygamber AS’ın sözleri için rahatlıkla “qale (qale qale) Resulullah SAV” diye başlayan girizgâhla iddialarına “delil” oluşturma gibi kolay bir yol bulması rivayet geleneğini domine etmiştir.

Bundan başka maalesef seri hadis üretimine geçildiği dönemler de olmuştur. İmam Ali’nin RA hilafeti süreci[1] ve şehadetinden sonraki dönem hadis uyduranlar için “münbit” zamandı. Emevi hanedanlığı ile hadis üretme faaliyeti neredeyse “otomatiğe” bağlandı. Ümeyyeoğulları’nın saltanatı için “ne kadar rivayet, o kadar mükâfat” dönemi uydurma hadisçiliğin zirve yaptığı dönemlerdi.[2] Bunun bir diğer sebebi de rivayetlerle kurulacak olan yönetici-yönetilen-kader ilişkisinin hanedanlığın elini güçlendireceği gerçeğidir.

İmanın şartları ve daha özelde Kader(e İman) konusunda da aynı durum yaşanmaktadır. Zira sorunun ana nedeni Kur’an’a ve hadise yaklaşımdır. Buna “imani/itikadi konularda Kur’an dışında bir kaynak makbul değildir” yaklaşımını da eklediğinizde tartışmaların ne kadar çok parametreye sahip olduğunu da görmüş oluruz. İslam âlimleri buna “itikad/iman şüpheden arî olmalıdır, zira iman zan ile (ahad hadis ile) oluşmadığı gibi, şüphe üzerine iman bina edilemez” ilkesi gerekçe gösterilmiştir.

Doğrudur, iman/itikad “yanlış olabilme ihtimalini peşinen kabul” anlamına gelen zannı[3] kaldırmaz. Çünkü “bir şeyin imana konu olabilmesi için o şey hakkında ‘delaleti ve subutu kat’i’ nas olması gerekiyor.”[4]Oysa biliyoruz ki Sünenlerde İmanın şartları da, ulemanın, imanın altıncı şartına en kuvvetli delil dedikleri meşhur Cibril hadisi de farklı varyantlarda bulunuyor.

İman ile ilgili olarak İmam-ı Azam’a ait Fıkhu’l-ekber’de Allah’a, Meleklerine, kitaplarına, resullerine, ölümden sonra dirilişe, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine, insanların hesaba çekileceğine, mizan’a, cennet ve cehenneme, bütün bunların hak olduğuna iman etme... şartları yer aldığı halde, bilahare“iman esaslarının ilk kez ‘âmentü’ ile formülleştirilmesi Ebu Hanife’nin el-Fıkhu’l-ekber adlı risalesine dayandırılır.”[5] Dikkat edilirse buraya kadar anlattıklarımızdan anlaşılan “İmanın Şartları”olarak Ehlisünnet tarafından kabul edilen maddeler direkt ‘delaleti ve subutu kat’i nas’ ile belirlenmiş değil.

Acaba gerçekten de “İmanın Şartları ve Kadere İman” böyle bir şüphe ve zan üzerine mi inşa edilmiş?

İmanın 6. Şartı olarak kabul edilen Kadere İman, bazılarının iddia ettiği gibi İmanın Şartlarına (Cibril hadisinin farklı varyasyonları dikkate alındığında) ekleme midir?

Yukarıda da belirtmeye çalıştığımız gibi “itikadi (imana taalluk eden) konularda bağlayıcı olan söz, belge, delilin gerçekliği su götürmez doğrulukta olması şarttır” diyen ulemanın kendisidir. İtikad dışında kalan diğer konularda (istisnai durumlar hariç) ulemanın büyük bir kısmı mutlak doğruluğu bulunmayan hadis, icma, kıyas ve ictihada uymanın gerekliliği ortadadır demişler.

Ancak, asıl mesele Vahy-i Ğayri Metluv denilen “tilavet edilmeyen vahiy”, yani Kur’an’da olmayan “kayıt dışı vahiy[6] olduğuna inandıkları hadisler ile mütevatir (aklın yalan üzerine ittifak etmelerini kabul etmeyeceği kalabalık bir topluluğun, aynı şekilde kalabalık bir topluluktan rivayet ettikleri hadisler) denilen, sika, söz ve mana itibariyle doğruluğunda asla şüphe duyulmayan ‘delaleti ve subutu kat’i’dir dedikleri hadisler konusunda düğümleniyor.

Kur’an dışında ve imana delil teşkil edecek kadar kesin olan rivayet/ler var mıdır, yok mudur tartışması sorunu içinden çıkılamaz hale getirmiştir. Bu konuda farklı yaklaşımlar olduğu sürece bizim tartışmalarımızın da bir nihayeti beklenmemelidir.

Biz önce“İmanın Şartları” için Kur’an’da neler bulabileceğimize bakalım.

Devam edecek…

@ahmetay_

 

*Her ne kadar sonraki 2-3 asırda Kur’an Mushaf halinde çoğaltılmış ise de pek de yeterli olduğunu iddia eden olmamıştır.



[1] Prof. Dr. Suphi esSalih, Hadis İlimleri ve İstilahları, s. 228.

[2] Sadık Cihan, Uydurma Hadislerin Doğuşu ve Sosyo-Politik Olaylarla İlgisi, s. 142. Vecdi Akyüz, Hilafetin Saltanata Dönüşmesi, s. 79.

[3] Zannı inançtan ayıran en belirgin özellik, zanda, sujenin, yanlış olabilme ihtimalini peşinen kabul etmiştir. Hanifi Özcan, Epistemolojik Açıdan İman, s. 53.

[4] Mustafa İslamoğlu, İman, s. 71.

[5] Faruk Beşer, Yeni Şafak, 26. 12. 2014.

[6] Kayıt dışı vahiy tanımı daha önce kullanılmamış ise bana aittir.