• 22.04.2015 00:00
  • (3037)

 Tarih miladi 571 yılını gösterirken Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah vefat etmiş ve geriye hamile olan eşini bırakmıştı. Abdullah’ın vefatından kısa bir süre sonra eşi Âmine Hatun bir erkek çocuk dünyaya getirmiş ve adını Muhammed ibn-u Abdullah koymuştu.

O günlerde, yıllarda hiçbir çocuk dünyaya gelen küçük Muhammed’in yerinde olmak istemezdi. Neden istesin ki?Karanlık çağın en koyu döneminin yaşandığı bir bölgede babasız olmak, babasız kalmak o kadar kolay mı?Hiç kimse yetim olmayı istenmezken aşiretlerin “sahibine göre” muamelelere tabi tuttuğu bir toplumda yetim olmak hiç arzu edilir mi?

Muhammed sadece babasız mı kalmıştı?

“Kimsesi yoksa ezilmeli”anlayışının hâkim olduğu memlekette bir de annesiz kalmak bir çocuk için dayanılır gibi değildi.Zorda kaldığında, haksızlığa uğradığında eteğinden tutacak, kucağına sığınacak yegâne varlık olan anneden de mahrum kalmak… Muhammed hem yetim ve hem öksüz.

Aslında büyük öncülerin, zora aday olanların “yaşaması gerekli acılar” bunlar olsa gerek kıvama ermeleri için… Serüveni biliyorsunuz; sığındığı dedenin kaybı, amcaya emanet edilmesi ve ızdırapla geçen gençlik yılları.Bu acıları yaşayan birisinin yerinde kim olmak ister?

İlerde insanlık ailesinin zirvesinde olacak şahsiyet:Muhammed ibn-i Abdullah.

Peki, ileride Muhammed Resulullah olacak kadar insanlığın zirvesi olan şahsiyeti bu kadar zirveye çıkaracak şey ne idi?Hangi güç, hangi yetki(li), hangi özellik, kim, ne, nasıl bir şey O’nu zirve noktasına taşıyacaktı?O’nu insanlığa baş tacı yapacak şey ne ola ki?İnsanlık tarihi boyunca analar ne evlatlar doğurmuştu; Aristo, Sezar, K. Marx, Gandi, Napolyon vs. Hepsi kendi çağlarına ve sonraki çağlara damga vurmuş insanlardı. Hatta Aristo gibilerinin insanlığa sunduklarının önemli bir kısmı bu gün bile geçerli. Ama hiç biri (selam üzerlerine olsun) Nuh, İbrahim, Musa, İsa gibi Muhammed-ül Emin gibi anılmıyorlar. Onları küçümsemek amacıyla söylemiyorum, ancak müthiş farkı da göz ardı edemeyiz.

Elbette ki Hz. Peygamber SAV şahsiyet olarak, erdem olarak, emniyet olarak ve daha pek çok insani özellikleri itibariyle bambaşka güzelliklere sahip idi. Hemen hemen herkesin bildiği Muhammed-ul Emin olarak isimlendirilmesi durup dururken olmadı. Hilf-ul Fudul adlı “inancı, ırkı ve statüsü ne olursa olsunkimsesizleri, güçsüzleri, haksızlığa uğrayanları koruma ve haklarını arama cemiyeti”nin kuruluşunda en aktif rolü üstlenmesi, Resul-i Ekrem’in insanlar için peygamberlik öncesi bile ne kadar sorumluluk duygusu taşıdığını ortaya koymaktadır.

Evet, ama bu saydığımız ve daha nice güzel özellikleri tek başına Muhammed-ul Emin’i insanlık tarihinde en zirve noktasına taşımaya yetmezdi.

O SAV sade/ce Muhammed iken onu yakıp kavuran bir hal, bir dert, bir elem vardı. Hicaz yarımadasında gidişat içler acısıydı. Bu sebeple hem hayali hem de düşüncesi büyüktü; böyle gitmezdi, bir şeyler yapmalı ve bir çare bulunmalıydı.

Bildiğiniz gibi Mekke halkı ataları İbrahim’in tek ilah O da Allah inancını bırakıp çok tanrılı anlayışı benimsemişlerdi. Allah ile beraber etkilerini-yetkilerini kendilerinin belirlemiş oldukları çok tanrılı inanca sahip olmuşlardı. Yani onlar Allah (cc)’ı inkâr etmiyorlar, sadece onunla beraber takviye ilahlar belirlemişlerdi ki bunun adı da şirkti.

Zaten müşrikler Allah’ı inkâr etmiyorlar(dı). Yalnız O’nunla beraber başkaca da tanrılar ediniyorlar/dı. Bereket tanrısı, yolculuk tanrısı, ailenin özel tanrısı vs.

ŞirkÇok ilahlı inanç, yani kargaşa, kaos… Çok tanrılı olmakla tek İlah O da Allah inancı asla bir olamazdı.

Adı üzerinde şirk-kaos toplumu… Araplar adaletsizliğin en acımasız devrinde asabiyetin de temel belirleyici olduğu kabilelere bölünmüşler, haksızlık yapan bir kişi kendi kabilelerinden ise ona sahip çıkarlardı. Zalim ise bizim zalimimize kimse karışamaz” mantığı, daha doğrusu mantıksızlığı hüküm sürüyordu. Kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, tefeciliğin insanı ebedi köleliğe sevk ettiği, nice ahlaksızlığın kl gezdiği bir toplum o müşrik toplum…

O her şeyiyle iflas etmiş, batmış bir toplum.Bu toplum iflah olmazdı, olamazdı. Hiç bir güç, hiçbir kuvvet, hiçbir felsefi akım o asırda Mekkelileri adam edemezdi. İşin doğrusu ben Mekke diyorsam siz bunu büyük oranda -Yesrib de dâhil- Hicaz Yarım adasının önemli bir bölümü olarak anlayınız.

Muhammed-ül Emin bu gidişattan öyle rahatsız idi ki bazen toplumunu terk etmek, başını alıp gitmek istiyordu, da, nereye gidecekti? O bu acılarla kıvranıyor, bu acılarla yatıp yine bu ızdıraplarla uyanıyordu.

Ne zamanki 40 yaşına geldi artık insanlık derdi, endişesi, insanların başıboşluğu onu dört bir yanından sarıp kavurmuştu… Toplumun ızdırabı onu evinden, barkından etmiş ve o da her zaman gittiği efkâr mağarasına sığınıp ibadet ve tefekkür ediyordu. Muhammed-ül Emin mağarada acılarla kıvranır bir halde kendinden geçiyordu, kendine geldiğinde yine; ‘ne olacak bu toplumun hali, insanlık perişan, çare Allah’ım?’ diye inliyordu.

Bu acıların yoğunlaştığı dönemde, Allah Teâlâ’nın onu görevli olarak tercih ettiğini bildirme vakti gelmişti ve Rabbi onu elçisi olarak seçip kutlu sözlerini vahyetti.

Vahyetti ne oldu?

Ne olmadı ki? Düşünebiliyor musunuz? Bir mağaraya Muhammed ibn-i Abdullah olarak girdi ve o mağaradan Muhammed Resulullah SAV olarak çıktı…

Allah vahyi ile, yani Kur’an ile onu en şerefli mertebeye taşımıştı;

“Allah’ın Resulü.”Yeryüzünün karanlıkları onun mübarek dudaklarından dökülecek kutlu sözlerle aydınlanmayı bekliyordu. O SAV kapkaranlık bir asrı, cehalet ve vahşet asrını mübarek ayetlerle asrısaadete dönüştürüyordu. Öyle kolay mı?

Muhammed Mustafa SAV’in dudaklarından dökülen ilahi buyruklar tüm insanlığa hayat sunuyordu. İnanmayanlar ısrarla kendilerine yaşamın anlamını sunan bu hayat pınarını kurutmaya çalışsalar da artıksemalardan arza kesintisiz akan bu kutsal pınar kurutulamayacak ve insanlarda ölülerin dirilişini andıran bir diriliş gerçekleştirecekti.

İlahi vahiy Resul-i Ekrem’in hayatıyla, cehaletin, vahşetin, sefaletin kol gezdiği Hicaz bölgesini kısa sürede savaşlara, sürgünlere, açlığa ve daha nice sıkıntıya rağmen ihya etti.

Peki o iflah olmaz/olamaz dediğimiz toplum 23 yıl gibi kısa süre içerisinde dünyaya yön verecek, insanlığın kurtuluşuna vesile olacak değişim ve dönüşümü ne ile, nasıl gerçekleştirdi acaba?

Elbette KUR’AN ile, Kur’an-ı Mubin’i yaşayarak (sünnet) ile… Bu konuda hemfikiriz… Kur’an bu vahşet kültüründen rahmet toplumu çıkarmıştır. Bunu, inanalar Kur’an’a uyarak, Resulullah SAV’e uyarak, samimi davranarak, kendilerine karşı dürüst davranarak başardılar. En çok da insanları öldürmek değil yaşatmak için cehd ettikleri için. Çünkü “bir insanı yaşatan bütün insanlığı yaşatmıştır” düsturu vardı yaşamlarında. Ve özgür kılarak insanı, yaradanını, sahibini inkâr özgürlüğü özgürlüklerin zirvesi değil de nedir?

Ya biz, biz ne yapıyoruz? Galiba biz dinin özünü, ruhunu, maksadını ritüellere indirgedik. Yani Sırrı Furkan’ı ihmal ettik.

Twitter.com/ahmetay_