• 21.06.2015 00:00
  • (2588)

 “Ey iman edenler!

Oruç sizden öncekilere olduğu gibi sizlere de yazıldı, belki bu sayede takvaya erersiniz.” Bakara/183

Ayeti Kerimede buyrulduğu gibi bizden öncekilere farz kılınan oruç,“zamanlar üstü bir hüküm olarak tüm semavi dinlerin ortak noktalarından biri”dir. Kişi, oruçta kendini tutarak bedenini aç bırakır, nefsinin arzularını dizginler, kötü sözden dilini daha da muhafaza ederek sabrını arttırır. Bu ruhun güçlenmesi ve dolayısıyla insanın zorluklara tahammül göstermesi ve sıkıntılara karşı daha dirençli olması demektir.

Tabi ki oruç tutmak açların halinden anlamayı, varlığın kıymetini bilmeyi, israfın insafsızlığını da öğretir.

Biz bu yazıda oruçtan ziyade Ramazan-Kur’an ilişkisi üzerinde duracağız. Orucun ilahi takdir gereği Ramazan ayında tutulması farz kılınırken başka sebebi de olmalıydı. Kur’an-ı Mubin orucun farziyeti ile ilgili ayetten 2 ayet sonra bunu açıklıyor:

“İnsanlığa rehber olan, bu rehberliğin apaçık belgelerini taşıyan ve hakkı batıldan ayıran Kur’an işte bu ayda indirilmiştir.” Bakara/185

Ayeti Kerimede anlaşılacağı gibi oruç ibadetinin Ramazan ayına farz kılınışı Kur’an’ın ilk olarak bu ayda indirilmeye başlanmasıyla da alakalıdır. Bildiğiniz gibi Ramazan ayına “Kur’an ayı”deniliyor. Kur’an, yeryüzü halkının iki cihan saadetini sağlamak için bütün varlık âlemini yoktan var eden Allah cc. tarafından indirilmiştir. Allah, vahyini/Kur’an’ını indirmeye başladığı geceye bin geceden daha hayırlı Kadir gecesi/leyletül Kadr ismini vermiştir.

Şimdi Kur’an öncesi Mekke’nin içinde bulunduğu içler acısı durumu hatırlayıp Vahyin hangi ortama indiğine ve Peygamberin (as.) o yıllarda ne kadar acı çektiğine bakalım.

Mekke’nin asırlardır süren içler acısı durumu akl eden herkesi derinden üzüp çare arayışlarına sevk etmişti. Zalimlerin, müstekbirlerin (büyüklenenler) mazlum ve mağdurlara (mustaz’af) reva gördükleri insanlık dışı muamele Muhammed as. için dayanılır gibi değildi. İnsanlara merhameti, gördüğü manzara karşısında kat be kat derinleşiyor, derinleştikçe de omuzlarına devasa bir çaresizlik yükü iniyordu.

Ne yapmalıydı ki bu vahşete son verebilsin? Bir şeyler olmalıydı, daha önceleri çaresiz kalanlara elini uzatan Allah, Mekke halkına da desteğini gönderecek miydi? İnsanların adeta iliklerine nüfuz etmiş olan ihtiras, mal çoğaltma yarışı, kabile gücüne tapma anlayışı vahşileşen bu insanları nasıl ve ne ile adam edebilecekti?

Kız çocuklarını diri diri toprağa gömerek ölüme terk edecek kadar insanlıktan çıkmış bu halkın ıslah olmaması halinde daha ne dayanılmaz acılar yaşanacağını kestirmek zor değildi Hicaz’da.

Bu dertlerin tesiriyle sessizce çıkıp Sevr Mağarasına gider ve Rabbinin eşsiz şefkatine sığınırdı Muhammed el Emin. Gider Sevr Mağarasında tefekküre dalar, Rabbine yakarır, oradan Mekke’yi, içler acısı durumunu temaşa ederdi. Her gidişi bu minvaldeydi.

Son gidişi başka bir sancılıydı. Günlerce dualarla, taatle İbrahim’in Rabbine yalvarırdı. Musa’yla İsrail oğullarını kurtardığı gibi vahşete doymayan halkını da kurtarsın diye inim inim inleyerek Allah’a yalvarırdı. Diri diri toprağa gömülen bebelere acısın diye sancılarından elaman ettiği karnına bir elini dayayıp diğer eliyle göğün kapılarını zorluyordu.

Peki, bu vahşi gidişata “mucizevi” bir müdahale olmazsa 20 yıl, 50 yıl sonra bu bölge ne’ce olacaktı? İnsanlık göz göre göre ateş kuyusunda (vahşete) boğuluyorken nasıl duyarsız kalabilirdi? Sağında oturan amcasının çocuklarını hangi vahşi savaş veya ihtiras öldürecekti? Komşusu, çocukluk arkadaşı ve amcası Ebu Leheb’in çocukları nasıl bir vahşet sonucunda hayata veda edeceklerdi? Muhammed el-Emin bütünüyle akraba olan Mekkelilerin birbirlerini nasıl boğazlayacağını düşündüğünde dayanılmaz sancılarla kıvranıyordu?

Ey bebelerin sahibi (el-Malik)! Ya sen kurtarırsın bu zalim kullarını ve çocuklarını, ya da hiç kimse.

Ey mazlumun Rabbi! Ya sen acırsın bu halkına, ya da çocukları büyüdüğünde bugünleri aratacak vahşilikler baş gösterecek. Ne olur acı bize feryatları mağaradaki her zerreyi duaya mecbur ediyordu; çevredeki kayalıklar, taşlar, böcekler, geceler, nebatatla beraber.

Mekkelilerin sergiledikleri vahşetten dolayı çektiği “doğum sancıları”, Muhammed Mustafa’ya adeta “çare O cc. başkası değil” inancını/anlayışını zerk ediyordu damla damla…

Muhammed el Emin, Sevr’de yaşadığı son on gündeki acılarla tarihte yaşanmış ve yaşanacak bütün acıları kendisi çekiyor gibiydi.

NOT: Bu yazımızın devamı inşaallah Kadir Gecesine denk gelecek şekilde yayınlanacaktır.