• 27.07.2015 00:00
  • (2171)

 Üç yüzyıl gerilere gidelim;

1700’e girerken Karlofça ile 400 yıllık bir dönemin sonuna imza atılmıştı. Yeni Dünya, düzenini Osmanlının durdurulması ile başlatmış, geriye Avrupa ve Balkan halklarının Osmanlıdan nasıl kopartılacağı kalmıştı.

1800’lere girildiğinde Osmanlı İmparatorluğu bir taraftan İngiliz, Fransız ve Rus ablukasına alınmış, öbür yandan da iç sorunları ile boğuşuyordu. Müslüman olmayan halklar üst üste imtiyazlara sahip oluyor, bu da Müslüman Osmanlının çöküşünü hızlandırıyordu. Çünkü bütün imtiyazlar Osmanlı aleyhine yeni oyunlara vesile kılınıyordu azınlıklar tarafından.

1800’lerin ortalarına doğru Jön Türkler Fransa’da, İngiltere’de konuşlanarak Osmanlı Halifesi için olmadık ithamlarda bulunuyordu. Sultan Abdulhamit’in tahttan indirilmesine kadar varan ithamların başında “Sultan zorba oldu” idi. 20. yy’ın ilk yıllarına kadar süren Jön Türk-İttihad Terakki yönetimi Osmanlıyı içinde bulduğu durumdan kurtarmak amacıyla işe başladıklarını iddia etmişlerdi. Başardıkları tek konu İtalyan Karbonari Örgütü ile Osmanlının başkentinde terör estirmekti, bir de Halifeleri ablukaya almak. Bu süreçte de Rus ajanlarıyla İngiliz ajanlarının cirit alanına dönen İstanbul’da her terör eylemi Halife’nin kayıp hanesine yazılıyordu.

Nihayet Çanakkale Savaşında Osmanlıyı ya da yerine kurulacak devleti geleceğe taşıyacak genç, dinamik ve eğitimli bir nesil yok edildi. İstanbul İşgali, parodileri aratmayan çekilme derken Kurtuluş Savaşında olmayan savaşlarla zaferler-muzafferler ve kahramanlar türetilerek kurulan yeni devletin Bölgesinde pespaye duruma düşürülmesi sağlandı.

21. YY Türkiye için 300 yıllık ataletten asalete dönüş imkânlarıyla doluydu. SSCB çökmüş, Ak Deniz’e inme senaryosu rafa kaldırılmıştı Rusların. Ne var ki 900 yıllık kardeş halkları 1984-1999 yılları arasında 15 yıl boyunca düşük yoğunluklu bir savaşla birbirine düşürmek istemişti SSCB’yi dağıtan güçler. Kimse neden, niçin demedi, diyenleri de ortadan kaldıran derin bir güç vardı Türkiye’de.

2002 yılında Türkiye’nin ötekileri olan dindarların oluşturdukları kadro milletin teveccühüyle -muktedir olmasa da- iktidar olmuştu. Sonradan muktedir olan bu kadro içerde ve dışarıda oynanan bütün oyunları bozarak Türkiye’yi Bölgesinin en prestijli ve güçlü ülkesi yapmayı başarmıştı.

Recep Tayyip Erdoğan yaşlı, yorgun ve sonu yaklaşan Batı için tehlike/li olmuştu. Batı için tehdit ve tehlike olan R. Tayyip Erdoğan’ın bertaraf edilmesi gerekiyordu. Batı, eski oyunlarını bırakmış, artık muktedir olmuş Ak Parti iktidarını daha tehlikeli mesajlarla yola getirmeye çalışıyordu. Tam da bu noktada Türkiye 30 yıllık çatışma dönemini kapatıp ebedi barışı sağlamak için besmele çekmişti. Çözüm Süreci olarak anılan bu sürecin başarısız olması için Batı bütün konvansiyonel metotları denedi, olmadı. Suriye üzerinden Türkiye’yi vurmak istedi, tutmadı. Çünkü Kürtlerle Türkler 942 yıllık kardeşliğin tadını bozmak istemediler.

Batı için oyun çoktu. Zaten elde hazır beklettikleri taşeron örgütlere talimat verdi. Sakallandırılan bu örgütün adı İŞİD/DAİŞ idi. Daha önce el Kaide ile Afganistan ve Pakistan’ı hizaya getirdikleri gibi DAİŞ ile Türkiye hizaya çekilecekti. DAİŞ Irak ve Suriye içlerine, oradan da Suriye Kürtleri üzerine salındı. Hiç hesapta olmayan bu salınma üzerinden yürüttükleri algı ile hazırladıkları Türkiye-DAİŞ işbirliği pompalandı. Bununla PKK yeniden harekete sokulacak, Türkiye bir iç çatışmaya hatta iç savaşa sürüklenecekti. Kısmen başarılı oldular.

DAİŞ’in Kobani’ye yönelik saldırısı Batı’nın bu planın en büyük kazanımı oldu. “Türkiye DAİŞ’e destek verdi ve Kürtler yok ediliyor” söylemi Altan kardeşler ve FETÖ için kullanışlı argümandı. En son 5 Haziran günü Diyarbakır’da HDP mitingine, 20 Temmuz’da da Suruç’ta Sosyalist gençlerin basın açıklamasına bombalı saldırılarla “AKP-DAİŞ ortaklığı!” pekiştirildi. Kirli olduğu kadar tehlikeli olan bu algıya Batı ciddi katkılar sundu.

Çünkü Bölgede yeni bir denklem kuruluyor. Türkiyesiz olmasını istedikleri bu denklem nasıl vücut bulacak? Bizim gazeteden Hüsamettin Aslan’ın dediği gibi “Türkiye’de yaşanan son olayların seyri IŞİD’e karşı Türkiye’yi bir müdahaleye zorluyor. Aynı zamanda Türk-Kürt gerilimi ile Türkiye’nin iç siyaseti kutuplaştırılıyor.” Bununla boğuşan Türkiye bu denklemin dışında kalmaz mı?

Hedef içe kapanık Türkiye, bu yüzden Türkiye DAİŞ ile mücadelede yeni bir süreç başlattı. Bu süreç Ağustos sonlarında daha da belirginleşecek.

Türkiye DAİŞ belasından kurtulmalı, çünkü DAİŞ Türkiye için ciddi bir tehdit ve tehlikedir. Her zaman daha büyük acılara sebep olacak şekilde Türkiye içlerine saldırmaları söz konusu. Bu saldırı Türkiye’nin geleceğine, beraberliğine, stratejik aklına yapılıyor.

İşte son dört yıldır bütün uğraş bu denklem üzerine kurulu. İran’ın cicileştirilmesi, DAİŞ’in sakallandırılıp bölgede kör bıçakla adam kesmesi, bu sarıklı teröristlerin Türkiye ile ilişkilendirilmesi vs her şey yaşlı ve bitkin Batı’nın boşaltması mukadder olan bölgedeki yerini, bütün dini ve etnik unsurlarıyla barışık, özgür, tam bağımsız bir Türkiye’nin almasını istemeyen bir Haçlı ittifakı tuzağı.

Tuzak demişken, tuzakları başlarına yıkan duaların kabul merciini hesaba katmıyorlar, kayıpları bundan olacak, biiznillah.