• 19.12.2018 00:00
  • (1505)

 17-25 Aralık darbesine gelmeden aylar evvel Fetullah’çıların dershanelerin kapatılması üzerinden başlattıkları Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı yıpratma kampanyası iftiralarla, şantajlarla, yalan haberlerle sürüyordu.

Aslında bu operasyon 7 Şubat 2012’de fiilen başlamıştı, ama biz, “Yok canım, Hocaefendi! cemaat bunu yapmaz. Olsa olsa cemaat içindeki bir klik yapıyordur” diyorduk. Gerçi o dönem yazılarımda cemaat içinde Erdoğan-Ak Parti düşmanı bir grup var ve yaptıkları kabul edilemez, dolayısıyla ya cemaat bu grubun kendilerinden olmadığını söylemeli ya da bunlar kendilerinden ise bu grubun cemaatle ilişkisini kesmeli, aksi taktirde hizmet hareketi bunların işledikleri suç ve günahların ortağı olacaktır diyorduk.

Biz bunları söylerken cemaatten “Yezid, Firavun, harami” türü hakaretler başladı. Biz, hayır hayır, hocaefendi! bunlara dur diyecek diye bekliyorduk. Hatta o dönem bir televizyon kanalına konuşan Başbakan Erdoğan, “Kardeşlerimiz” diyordu. Biz böyleydik; ihaneti, sinsiliği, kalleşiği bilmezdik.

17 Aralık 2013’ten 6 gün önce yazdığım YARADAN AŞKINA başlıklı yazımda:

“Biz birbirimize düşmüşken,

İsrail’in diş gıcırdattığını, Almanya’nın el ovuşturduğunu, İngilizlerin sinsi sinsi güldüğünü, Neo-Conların purolarını keyifle içtiklerini nasıl olur da göremiyoruz?

Gelin,

Bu ülkenin makûs talihine son veren bu iktidarı, kendisini hayatına mal olacak şekilde halka hizmetkâr eyleyen Başbakan Tayyip Erdoğan’ı hep beraber sahiplenelim” diye çağrıda bulunmuştum.

Hayır, biz FETÖ’cülerin tekin olmadıklarını biliyorduk, buna rağmen 17-25 Aralık ve sonrası yaptıklarına ihtimal vermiyorduk. 1986’dan beri bütün arkadaş çevremle aynı şeyi söylerdik:

“Fetullah Gülen CIA-MOSSAD projesidir, Türkiye’de İslami yapılanmaları baltalamak için aramıza sürülmüştür” diyorduk. Bu düşüncemizi kahir ekseriyetle koruduk. Ergenekon operasyonları sürecinde biraz değişse de genel yaklaşımımız hiç değişmemişti.

Bütün bildiklerimize rağmen bırakın 15 Temmuz hain darbe girişimini, 17-25 Aralık yargı-emniyet darbesini bile beklemiyorduk. Onların kadrolaşma suretiyle bürokraside yapılanarak tahakküm kurma derdinde olduklarını ve devletin buna göz yummayacağını tahmin ediyorduk. Lakin devletin FETÖ tarafından ele geçirildiğini fark ettiğimizde iş işten geçmişti.

Doğrusu erken ayılanlardan biriydim, çok zeki olduğum için değil, yaşadıklarımdan dolayı ayılmıştım. Bu konuyu müstakil bir yazıda anlatacağım.

FETÖ’nün bütün pisliklerine rağmen bana, “Cemaatle hükümetin arasını bozmaya çalışıyorlar, sen de Ak Partili olarak biliniyorsun, lütfen yazılarında bu birliği bozacak bir şey yazma” diyen siyasette ve bürokraside yer alan tanıdık ve dostlar bütün yumuşatmalarıma rağmen yazılarımı okuyunca, “Çok sert olmuş, lütfen mutedil ol” diyorlardı. Oysa ben sadece Mehmet Baransu, Emre Uslu gibilerin fitne çıkardıklarını yazıyordum. Ak Partili kimi yetkililer bunu dahi sert görüyorlardı.

Sonra adamlar ilk fırsatta kamikaze dalışı yaparcasına bize saldırdılar.

Biliyorduk ki 17-25 Aralık operasyonu FETÖ’nün beslendiği, büyütüldüğü, kollandığı yerde planlanmıştı. Türkiye’nin parlak geleceği belliydi, bunu durdurmaya yönelik bir operasyondu 17/25 Aralık yargı-emniyet darbesi.

O gün Başbakan Erdoğan FETÖ’nün üstüne kararlı bir şekilde gitmemiş olsaydı FETÖ devleti teslim alırdı.

Düşünebiliyor musunuz?

Ordunun en kritik yerleri onların elinde, Genel Kurmay Başkanı’nın en yakınındakiler onların elemanları, devletin en hassas kurumları FETÖ’nün elinde, Cumhurbaşkanının 4 yaveri de onların kriptoları vs vs…

Allah Recep Tayyip Erdoğan’dan razı olsun, partisinde, bakanlar kurulunda onu yalnız bırakanlar olduğu halde o yılmadı, mücadeleyi gevşetmedi. Doğrusu gücünü milletten alan Sayın Erdoğan’ı millet hiçbir zaman yalnız bırakmadı. O da milletin bu asaletine uygun davranarak kendi ifadesiyle FETÖ’nün inlerine girerek onların bu milleti daha büyük felaketlere sürüklemesine mani oldu.