• 24.04.2014 00:00
  • (3069)

 Geçen sabah yürürken hiç beklenmedik bir anda, kendini göstermek isteyen küçük bir kız gibi hiddetli tıpırtılarla başlayan bir Nisan yağmuruna yakalandım.


Sokak tıpkı benim gibi beklemediği bir anda yağmura yakalanan insanlarla doluydu...

Nedense pek çoğumuz epeyce ıslanacağımızı görmemize rağmen yağmurdan kaçmadık. Etraf yağmurda yürüyen insanlarla doluydu.

Ben de yürümeye devam ettim. Yağmur hızlanmaya, sokaktaki insanlar azalmaya başladı, etraf tenhalaştı, yağmurda yürümek tuhaf bir şey haline dönüştü bir anda.

On dakika içinde değişmişti durum.

Aniden yağmur bastırmış, insanlar önce yağmura aldırmamış ama biraz sonra yağmurda olmak tuhaf bir şey haline dönüşmüştü.

Sokakta tek başıma kalmıştım neredeyse.

Bir de ilerdeki saçağın altında duran üç liseli genç vardı... İki oğlanla bir kız.
 

***



“Hayat da böyle” diye düşündüm.

Her saniye başka bir anlam taşıyor, her saniye başka bir durum yaşanıyor.

Her anın hayat içinde karşılığı başka.

Böyle kendi düşüncelerimle oynaşıp eğlenerek yürümeye devam ettim.

Islanıyordum ama üşümüyordum, hoş bir duyguydu.

Küçük, anlamsız ve eğlenceli bir meydan okuma gibiydi başkaları yağmurdan kaçarken ıslanarak yürümeye devam etmek.

Kendi halime gülümseyerek liselilerin yanına kadar geldim.

Bir tartışma vardı aralarında.

Anladığım kadarıyla genç oğlanlardan biri genç kızı kıskanmıştı, bunu tartışıyorlardı.arkadaşları ise ne yağmur varmış, ne de arkadaşları kavga ediyormuş gibi telefonuna dalmış, dünyadan kopmuştu.

Tek bir cümle duydum yanlarından geçerken, genç oğlan genç kıza “Şimdi sen kıskançlığı küçümsüyor musun, o zaman aptalsın... Aşk bu, bilgiç olunmaz” dedi.

Dönüp onlara doğru baktım, bir an onlara kahve içmeyi teklif etmeyi geçirdim aklımdan, hem kurur, hem de kıskançlık üzerine sohbet ederdik.

Oğlanın söylediği cümle ilgimi çekmişti, “Sen şimdi kıskançlığı küçümsüyor musun, o zaman aptalsın. Aşk bu bilgiç olunmaz.”
 

***



Kıskançlık benim de küçümsediğim, aşağıladığım, ‘sıradan’ insanların acınacak bir hastalığı olarak gördüğüm bir duyguydu çünkü gençken.

Sonra kıskançlıktan bahsettiğimiz bir gün babam “Ben Nazım Hikmet okuduğumda kıskançlığı küçümsemekten vazgeçtim” demişti:

“Sevdiğin kadını kıskanabilirsin bunu anladım, önemli olan bunu nasıl söylediğin, Nazım bunu çok iyi söyler, hatta o kadar iyi söyler ki kıskançlığa imrenebilirsin.”

Bir erkeğin sevdiği kadını kıskanmayı ‘küçümsememeyi’ Nazım Hikmet’in mısralarından öğrenmesi galiba beni çok etkilemişti.

O günden sonra ne zaman kıskançlıkla ilgili bir şey duysam Nazım Hikmet gelir aklıma, farkında bile olmadan.
 

***



Hayatın küçük eğlenceleri işte...

Kendimi bir anda yağmurun altında sokakta tek başına Nazım Hikmet’i ve aşkı düşünürken bulmuştum.

Oldukça tuhaf bir şeydi hayat, her anın karşılığı başkaydı... Aynı yağmurda bir dakika önce romantik ve cesur gözükürken bir dakika sonra tuhaf ve ıslanmış gözükebiliyordunuz.

Bir cümle bir anda bütün düşüncelerinizi değiştirebiliyordu.

Birden bir şiir aklınıza gelebiliyordu.

Artık neredeyse eve gelmiştim, sıcak bir şeyler içmeyi hayal ediyordum.

Bir yandan da “Aşk bu, bilgiçlik olmaz” sözünü düşünüyordum.

Doğru söylüyordu çocuk, aşk acemi bir şeydir...

Bilgiçsen, tecrübeliysen, yaralı yerlerini zırhlarla örtüyorsan, yaşadığını ilk aşk zannedecek kadar kendini bırakamamışsan bu bir aşk olmaz.

O genç oğlan, sevdiği kıza aşkı anlatmaya çalışıyordu yağmurun altında.

Nazım Hikmet “Kıskanıyorum” diye şiir yazıyor, babam Nazım’dan sevdiği kadını kıskanmanın utanılacak bir şey olmadığını öğreniyordu.

Ve yağmur başladığında hiç aklımda olmayan duygularla ve düşüncelerle dönüyordum eve.

Sıcak bir çay koydum kendime.

“Hayat eğlenceli” diye düşündüm.