• 23.05.2017 00:00
  • (1883)

 Bir ülkenin devlet başkanıyla ilgili olarak okuduğum en ağır yazı, Almanya’da çıkan haftalık der Spiegel dergisinin 20 Mayıs 2017 tarihli nüshasında karşıma çıktı. Derginin yayın yönetmeni Klaus Brinkbaumer imzasıyla…

“Bir kere zeki değil; makamının özelliklerini ve yerine getireceği görevleri anlamaktan çok uzak. Okumuyor. Önemli belgelere, istihbarat raporlarına göz atma âdeti yok ve önceliklerini belirlemesini bekleyen konular hakkında pek az bilgisi var.”

Muhatabının ABD başkanı olduğu düşünülürse çok ağır ifadeler bunlar.

Sadece bunlar olsa neyse; Brinkbaumer şunları da yazısında Trump için sıralıyor:

“Ahlâksız. Sayısız kere sergilediği üzere, yalancı, ırkçı ve aldatmaktan da geri durmayan biri.”

Lâfını sakınmayan Alman gazeteci böyle birini ABD’nin başına yakıştırmıyor ve ne yapıp edip görev süresinin kısaltılması yolunda adımlar atılmasını bekliyor.

Bayağı uzun yazının esas şu cümlesi beni dehşete düşürdü:

“Pasifik Okyanusu’nda Amerikan ve Çin savaş gemileri birbirlerine yakın mesafede seyredip duruyor. Kuzey Kore ile sürtüşme tırmanıyor. Donald Trump’ın kendisini siyaseten kurtarmak için nükleer savaş riskini göze almayacağından kim emin olabilir?”

Dehşete kapılmamak mümkün değil.

Trump’ın ziyaret noktaları ve Türkiye

Özellikle Suudi Arabistan ve İsrail’de ekibiyle birlikte verdiği pozlara bakıldığında, ‘ABD başkanı’ unvanına sahip Trump’ın varlığının dünyamızın geleceğini tehdit eden en önemli unsur haline dönüşebileceği endişesine kapılmamak elde değil.

Her iki ülkede yaptığı konuşmalar, satır aralarında, geniş kitlelere ‘tehditler’ de içeriyor.

İsrail’den sonraki durağı Vatikan olacak Donald Trump’ın…

Suudi Arabistan.. İsrail.. ve Vatikan…

Yeni ABD başkanının yurtdışında çıktığı ilk gezisinde durak olarak seçtiği yerler bunlar…

Vatikan’dan da NATO Zirvesi’ne katılmak üzere Brüksel’e geçecek Trump.

NATO’nun patronu sayılan ülkenin başkanlık koltuğunda oturan biri olarak, örgüte nasıl görevler yüklemek isteyebileceği daha şimdiden beni düşündürüyor.

Suriye’de işlerin ters gitmesini selefi Barack Obama’nın izlediği politikalara bağladı Türkiye.. ve ülkemiz Trump’ın başkanlık yarışını kazanmasına en fazla sevinenler arasında yer aldı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın geçen hafta Washington’da Trump’la yüz yüze görüşmesi, özellikle yeni başkan için kullanılan övücü sözlerle dikkat çekmişti.

Suudlular da kendisini başka devlet adamlarını kıskandıracak bir coşkuyla karşıladılar.

Oysa, Alman gazetecinin nezaket sınırlarını bayağı zorlayan satırları arasında yer alan kişisel özelliklerinin yarısı bile doğruları yansıtıyor olsa, Trump’ın dünyanın en güçlü devletinin başında bulunmasından en çok rahatsızlık duyması gereken insanların yaşadığı coğrafya bizimki, Ortadoğu…

Biraz daha fazla basirete ihtiyacımız var…

 

SÖZCÜ gazetesi ve ben

Okurlarım bilir: Düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğü konusunda hassas bir gazeteciyim.

Muhalif tavrıyla bilinen ‘Sözcü’ gazetesiyle ilgili haberleri muhtemelen okuyorsunuz ve dolayısıyla konuyla ilgili tartışmalarda adımın geçtiğinden de haberdarsınızdır.

Benimle ilgili neredeyse her konuda olduğu gibi gerçeklerin ters yüz edildiği pek çok haber yayımlanıyor şu sıralarda.

Evet, ‘Sözcü’ gazetesi sahibinin yurtdışında (İsviçre’de) eğitim görürken yolunun o zamanlar Cemaat olarak adlandırılan yapıyla kesiştiğini yazan benim. Bunu da bir tanığın bana anlatımına dayandırmıştım. İtiraz gelince, gazete sahibinin göndereceği açıklamayı memnuniyetle sütunumda yayınlayacağımı da ikinci bir yazımda bildirmiştim.

O açıklama hiç gelmedi.

İyi de, benim o iddiam 2010 yılında Yeni Şafak’ta yazdığım sırada yayımlanmıştı; hatta biraz da eskisi de var: 28 Temmuz 2008’de de konu etmiştim. Henüz ortada FETÖ yok ve o yapıya her kesimden olumlu bakıldığı sırada… Nitekim, yalnız şimdi kaçak olanlar değil, sonradan itirafçı olacak kalemler de iddiayı dile getirdiğimde o yapıya ait gazetelerde beni hayli eleştirmişlerdi.

Konunun ayrıntısı geçen yılın Nisan ayında çıkan ‘Ben Böyle Gördüm – Cemaat’in Siyasetle Sınavı’ adını taşıyan kitabımda da (s. 155-156) yer alıyor zaten. Gizlisi saklısı yok yazdıklarımın…

Burak Akbay kendisinden beklediğim üzere “Hayır öyle bir şey hiç olmadı, benim onlarla yolum hiç kesişmedi” diye bir açıklama gönderseydi, konu daha o günlerde (2010’da) kapanırdı.

Geçen yılın Ağustos ayında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı konuyla ilgili tanıklığıma başvurduğunda da, bütün bildiğimin 2010 yılında yazdıklarım ve 15 Temmuz’dan aylar önce çıkan kitabımda yer verdiklerim olduğunu söylemiştim.

2010’da, yani henüz ortada fol yok yumurta yok iken, ilginç bulduğum bir bilgiyi paylaştığım için bugün suçlanmam tuhaf.

Hiçbir gazetenin yayınlarından dolayı kapatılma tehdidi altına düşmesine, gazetecilerin görüşleri yüzünden tutuklanmasına taraftar olmadım, bunlara her zaman karşı çıktım.

Basın içi sorunlar basının kendisi tarafından çözülmelidir. Geçmişte bizlerin sütunlarımızda yaptığımız gibi.

Ergenekon’la ilgili belgeyi de, sahihliğinden kuşku duyan ifadelerle, taa 2001 yılında yayımlamıştım; ‘Ergenekon’un Silivri Mahkemeleri‘nde yargı konusu olmasından yaklaşık 7 yıl önce…

Tekrarlayayım: Sözcü konusunu 2008’de, Ergenekon belgesini 2001’de yazdım.

Kusura bakılmasın, ama dünyanın her yerinde benim yaptığıma ‘gazetecilik’ deniliyor.

Bilin istedim.