• 4.02.2017 00:00
  • (1652)

 Teknoloji gazeteci-yazara kolaylıklar sunmasaydı bugün halimiz nice olurdu, düşünmek bile istemiyorum.

Eskiden, yerleşik düzenimizden uzağa gittiğimizde, günümüzün yarıdan fazlası yazdıklarımızı gazetenin merkezine gönderme çabasıyla geçerdi.

Birçok kez cihazların başında kuyruk oluşturduğumuzu, hızlı yazamayanlarımızla kavgaya tutuşulduğunu hatırlıyorum.

Özal ile bilgisayar oyunu oynardık

Bir keresinde, ABD başkenti Washington’da, şimdilerde Yeni Birlik gazetesinde yazılarıyla gündemi yorumladığı gibi ‘Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı’ unvanı da bulunan İlnur Çevikfaks cihazının telefonuyla gazetesinin merkeziyle konuşurken, o cihazdan yazısını çekmek için bekleşen hayli kıdemli bir yazar, sonunda dayanamayıp kavgayı patlatmıştı.

Teleks cihazında incecik sarı rulolar üzerine delikler açarak yazılır, gazete yazı veya haber merkezine ulaştığında kâğıt üzerinde belirirdi.

Cihaz o kadar hayatımızın merkeziydi ki, o dönemin önemli gazetecilerinden Teoman Erelonu sütununa başlık olarak seçmişti; ‘Teleks’ idi Erel‘in köşesinin başlığı…

Önce faks cihazı çıktı; herkeste bulunmadığı için yazıyı elimle veya daktiloyla yazdıktan sonra bulunduğum yabancı kentteki postaneye gidip oradan parası mukabili yazıyı gazete merkezine fakslatırdım.

Bizim PTT’ler fakslanan yazının bir nüshasını kendi arşivlerinde saklamak isterlerdi.

Daha sonra dizüstü bilgisayarla tanıştı gazeteci milleti.

Isınmak hiç de kolay olmadı.

Pek çok ünlü meslektaşa nice zorlamalardan sonra aldırmayı başarmışımdır taşınabilir bilgisayarı.

Biraz da, Turgut Özal’ın yurtdışı gezilerinde uçakta beni sıklıkla yanına çağırması dikkat çektikten ve sebebinin yanımda taşıdığım küçük bilgisayardaki ‘mayın tarlası’ oyunu olduğunu öğrenmelerinden sonra…

Cumhurbaşkanı Özal o oyunun hastasıydı.

Bir keresinde acele Çankaya Köşkü’ne gelmemi istemiş, hangi konuyu görüşeceğimiz merakıyla koşarak yanına gittiğimde, ABD’den yeni getirttiği tenis bilgisayar oyunuyla beni tanıştırmıştı.

Acemiliğimi bir türlü üstümden atamadığımı görünce, yine ‘mayın tarlası’ oyununa geçmiştik.

İlk taşınabilir bilgisayarlar küçük olmasına küçüktü ve nereye gidersek yanımızda götürebiliyorduk, ancak kapasiteleri çok kısıtlıydı. Bir de fazla hacimli olmayan bir yazıcıya ihtiyaç duyuluyordu. Yazılanı o cihazda yazdırdıktan sonra faksın başına koşuyorduk.

Sıra beklememiz gerekebiliyordu.

Başıma gelenler

Birinci Körfez Savaşı öncesi, o kente giden savaştan önceki son uçağın yolcusu olarak indiğim Bağdat’ta, gazeteyle otelden modem bağlantısı kurabilmem için tam 48 saat odamda alesta beklemiştim.

Oradan sonra Suudi Arabistan üzerinden Mısır’a gitmem gerektiğinde, gemiden teleksle göndermeye kalkıştığım yazı için, kaptan tam 250 dolar tahsilat makbuzu kesmişti de, sonraki üç gün yazıları yazmaya devam etmiş, ancak para yetiştiremeyeceğim için gazeteye geçememiştim.

Sorunlar hiç durmaksızın devam etti.

Ta ki, ‘tın, tın, tın’ sesiyle ilk modemlerle tanışana kadar…

Akıl durduran bir şey gibi gelmişti modem; el kadar bir cihazı telefon hattına bağlıyor, oradan gazetenin modemiyle ilinti kuruyordunuz ve o tatlı sesin varlığı yazınızın karşı tarafa geçmekte olduğunu size bildiriyordu.

Kolaylıksa, bir gazeteci ve yazar için bundan alâ kolaylık mı olur?

Aslında olurmuş.

Bugün yazar dostlarımızdan çoğu yazısını cebinde taşıdığı telefonda yazıyor, yine onunla internete bağlanıp yazdığını gazetenin bilgisayarına ânında iletiyor. Bu arada cep telefonuyla çektiği fotoğrafı da kolayca merkeze geçebiliyor isteyen herkes.

‘Mobil journalism’ deniliyor buna, ya da kısaca ‘mojo’

Bizim millet kadar hareketlisi yok

Son bir ayı Türkiye içerisinde bir yerden diğerine dolaşarak geçirdim. Kimi sosyal birer zorunluluk gereği, kimi de tatili değerlendirmek üzere… Bir el çantası içerisinde taşıyabildiğim birkaç parça âlet ve cihaz bana yazdıklarımı sizlerle paylaşma imkânı sağladı.

Bundan bir 30-35 yıl önce, böyle bir şeyin bir gün mümkün olabileceğini biri söyleseydi, kimsenin inanacağını sanmıyorum.

Söylediğimde pek az kişi anlattıklarıma kulak vermişti.

Gezi raporum şu: Dünyanın en hareketli milleti Amerikalılar bilinir; bu gezi sırasında gözlediklerime bakarak hiç tereddütsüz Türk milletinin Amerikalıları geçtiğini söyleyebilirim.

[Sosyolojiyle uğraşanlar Vance Packard adını işitmişlerdir. İlginç konuları ele alan iki popüler sosyologdan biriydi Packard (diğeri ‘The Power Elite’ kitabının yazarı C. Stuart Mill’dir). Amerikalıların bir yerden diğerine gitmekten yorulmadığını ilk tespit eden Packard’tır.]

Dün gezimin son durağı olan İzmir’den öğleye doğru bir saatte hareket ettim. Cep telefonumun yol haritası nihai durağa araçla 5,5 saatte varabileceğimi müjdeliyor, bunu anlamam için bütün yol güzergâhını yeşile boyanmış gösteriyordu.

Maharetli şoförümüz (oğlum oluyor bu) ve Yandex programı sayesinde gıdım gıdım gidilen yerlerde yan yollara sapmak şartıyla, İstanbul’a ancak 9 saatte varabildik.

Henüz bayramın ve tatilin son günü de olmadığı halde.

Bütün millet yollardaydı.

Tatil beldeleri, o beldelerdeki oteller, moteller, pansiyonlar tatil günleri boyunca yerli ziyaretçilerle dolup taştı. Eskiden bazı gazeteler “Halk plajlara koştu, vatandaş denize giremedi” diye haber yaparlardı; halk da vatandaş da bol bol denize girdi yazın bu son günlerinde.

Mesai yapanlar dışında.

Eski günlerde yaşıyor olsaydık, ben ya mesaide olacak ve yazı yazacaktım, ya da yazı yazmayı düşünmem gerekmeyecek tarzda tatilin tadını çıkaracaktım.

Teknoloji sağolsun, hem yazılar yazdım, hem de tatil yaptım.

Şimdiden sonrası.. ‘full-time’ mesai zamanı…